<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yaşlıyım Haklıyım</title>
	<atom:link href="https://www.yasliyimhakliyim.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yasliyimhakliyim.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 24 Feb 2026 15:27:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.1</generator>
	<item>
		<title>“Tamam, umudu diri tutacağız”</title>
		<link>https://www.yasliyimhakliyim.com/tamam-umudu-diri-tutacagiz/</link>
					<comments>https://www.yasliyimhakliyim.com/tamam-umudu-diri-tutacagiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şadiye Dönümcü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Feb 2026 15:27:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Basında Yaşlılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yasliyimhakliyim.com/?p=12271</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="vc_row wpb_row vc_row-fluid"><div class="wpb_column vc_column_container vc_col-sm-12"><div class="vc_column-inner"><div class="wpb_wrapper">
	<div class="wpb_text_column wpb_content_element" >
		<div class="wpb_wrapper">
			<div class="txt-wrapper">
<div class="desc" tabindex="0">“Geçmiş Bugündür” sergisinin ana çatısını Türkiye’nin ilk dijital müzesi ve insan hakları arşivi olan “Tarihsel Adalet için Bellek Müzesi” oluşturuyor.</div>
</div>
<div class="info-wrapper d-none d-lg-flex">
<div class="left-part">
<div class="authors-wrapper">
<p>Tarihsel Adalet için <a href="https://bellekmuzesi.org/" target="_blank" rel="nofollow noopener">Bellek Müzesi</a>’nin de sloganı olan “Geçmiş Bugündür”<strong> </strong>sergisi;  İstanbul’da <a href="https://bianet.org/etiket/tutun-deposu-7174">Tütün Deposu</a>’nda 12 Eylül 2023’te açıldı. Gördüğü yoğun ilgi üzerine serginin açık olduğu süre 11 Kasım 2023’e uzatıldı. İyi ki uzatıldı ve yolum İstanbul’a düştü de gezebildim sergiyi.</p>
<p>“Geçmiş Bugündür” sergisinin ana çatısını Türkiye’nin ilk dijital müzesi ve insan hakları arşivi olan “Tarihsel Adalet için <a href="https://bianet.org/etiket/bellek-muzesi-106666">Bellek Müzesi</a>” oluşturuyor. Dijital alandan fiziksel alana taşınan koleksiyonlar, arşiv malzemelerinden parçalar ve içeriklerin yer aldığı sergiyi çok değişik ve karmaşık duygularla gezdiğimi ve etkisinin Depo’dan çıktıktan sonra da sürdüğünü söylemem gerek. Ve bu durumu sadece ben değil, tüm gezenler yaşıyor olmalı.</p>
<div class="box-1">
<h3>235 dijital ve fiziki dosya</h3>
<p>· <strong>Bellek Müzesi</strong>’nin daimî koleksiyonunda; 235 dijital ve 93 fiziki dava dosyası, binlerce sayfalık hukuki belge, 35 ayrı bağışçıdan edinilen 40 bin bellek nesnesi, 300 saati aşan 120 sözlü tarih kaydı, 518 fiziki belge, 65 gazete ve 150 kitap bulunuyor.</p>
<p>· <strong>Bellek Müzesi</strong>, çeşitli kurumlar, insan hakları örgütleri, hak savunucuları, hukukçular, tanıklar, akademisyenler ve yazarların katkılarıyla aşağıdan yukarıya bir tarih anlatımı, açık ve erişilebilir arşivler ve 12 Eylül’ün muhataplarının aktif katılımıyla yaratılacak dinamik bir süreci inşa etmeyi hedefliyor.</p>
</div>
<p>Serginin şimdiye kadar 12 Eylül Darbesi üzerine yapılmış en kapsamlı <a href="https://bianet.org/etiket/sergi-459">sergi</a> olduğu kesin. Kolektif veya bireysel olarak üretilmiş sanat eserleri; yazar, gazeteci ve araştırmacıların elinden çıkmış. Gelişmeye, genişlemeye, yeni açılımlara, alt bölümlere ayrılmaya gereksinimi olan bu serginin yeni belgelerle, bilgilerle, yeni teknolojik gelişmeler aracılığıyla desteklenmeye gereksinimi var.</p>
<p><strong>Dava Dosyaları Koleksiyonu</strong></p>
<p>12 Eylül Darbesi ve sonrasındaki hukuk sistemine mercek tutan bu koleksiyondaki dosyaların Müzenin hukuk ekibi tarafından incelenerek analizinin yapıldığını öğreniyoruz. Aynı ekip, sağlanan verileri diğer koleksiyonlardaki bilgi ve verilerle bağlayarak insan hakları ihlallerini ve insanlığa karşı suçları görünür kılıyor ve hukuk sistemi içinde bunların nasıl gerçekleştiğini de aktarıyor. Ve buradan da ihlal türlerinin işkence, zorla kaybetme, hukuk dışı/keyfi infaz, idam ve cinsel şiddet suçları olduğunu öğreniyoruz.</p>
<p>Gülçin Aksoy’un “Anonim” (2014) adlı yerleştirmesi bir platform üzerine dizilmiş, kese kâğıdı geçirilmiş kafalardan oluşuyor. Kese kâğıtları 12 Eylül döneminde dünyadaki savaş ve işgal haberleri bulunan gazetelerle yapılmış. Ve kafalara  ‘anonim’ damgası basılarak bir ordu gibi dizilmiş.</p>
<p><strong>Tanıl Bora ve kelimeleri</strong></p>
<p>“Beyazıt Meydanı’ndan Taksim Meydanı’na Bellek Mekânları: Devrimci Öğrenci Hareketinin 10 Yılı (1975-1985)” , Türkiye Raporları-2022’den yararlanarak harita ve mekânlar başlığıyla hazırlanmış.</p>
<p>Anayasa, Hak, Düzen, Eylem/ci, Arkadaş, Parka, Devrim/ciler, Olay/lar, Öğrenci, Kavga, Militan, “Goşist, Pasifist, Revizyonist”, Bozkurt, Huzur ve Güven Ortamı vb. gibi kelimeleri tanımlamış Tanıl Bora. Örnek mi? “Korsan: Parka”, “Militan: Adanmış, baş koymuş insan.”</p>
<p>Bülent Aydın, ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı Sultanahmet Askeri Cezaevi’nin 1986’da kapatılıp restore edilerek otele dönüştürüldüğünü, kapısının da Kadırga’da bir bedestende durduğunu söylüyor. Bununla bağlantılı olarak Sevim Sancaktar’ın “Sultanahmet Cezaevi Kapısı, Kadırga” isimli yerleştirmesi de sergide görülebilir.</p>
<p><strong>Tek tip elbise direnişi</strong></p>
<p>Askeri Cezaevleri için Ağustos 1983’te çıkarılan genelge ile siyasi tutuklulara tek tip elbise giydirilmek istenince tüm cezaevlerinde başlayan direniş sonrası genelge Danıştay kararıyla iptal edilmişti. Sergiden “Paşam dedim, biz çocukları göremiyoruz, 45 gün oldu” cümlesi kalıyor akılda. Sergide 12 Eylül Darbesi sürecinde ihlale uğradığı teyit edilen isimler üzerinden yapılan sayısal çalışma işkence haritasında yer alıyor.</p>
<div class="box-1">
<h3><strong>Sergiden cümle cümle… </strong></h3>
<p>“1975’ten sonra bir aile olarak ancak 1992’de bir araya gelebildik.”</p>
<p>“Belki dışarı çıktığımda bir Zeki Müren sesi çalacak.”</p>
<p>“Bir tane aile fotoğrafımız yok birlikte. Bunu yaşamamıza izin vermediler.”</p>
<p>“Sırtında bir şeyle doğuyorsun, hani anladın mı, yükle doğuyorsun.”</p>
<p>“Hayatta kalmış olmanın bir suçluluk duygusu var.”</p>
<p>“Keşke seni çok sevdiğimi daha çok söyleyebilseydim sana.”</p>
<p>“Bir kişi o kadar insanı insanlıktan çıkaracak hale getiremez.“</p>
<p>“Asla içim soğumaz, hiçbir şey geri gelmiyor.”</p>
<p>“Hafıza mücadelesi bu ülkede göz ardı edilmiş bir mücadeledir.”</p>
<p>“Tamam, umudu diri tutacağız.”</p>
<p>“Orada kavgamın geçtiği yerde olmak istiyorum.”</p>
<p>“Özlemle türkü söyleyerek baş ettim.”</p>
<p>“O makasın sıcaklığı hala yanağımda.”</p>
<p>“<strong>Tamam, umudu diri tutacağız.”</strong></p>
</div>
<p>Sergiden cümleleri duvarlardaki yazılardan aldım ama videolardaki anlatımları yazıya dökmem namümkün. Zaten gerek de yok. Sergiye gidip kendi duygularınızla izlemek, dinlemek, görmek daha anlamlı; “Bellek Nesneleri” ve “Adalet Arayışı” koleksiyonlarında da olduğu gibi.</p>
<p><strong>“Geçmiş Bugündür”<em> </em></strong>sergisinde sendikal örgütlenmeden kadınların siyasi mücadelesine ve anti-faşist direnişe kadar birçok tanıklığın yanında, darbenin kolektif belleği, askerî rejim ve hukuk sistemi, insan hakları ihlalleri, adalet mücadelesi, uluslararası dayanışma, cezasızlık, yüzleşme ve hesap sorma pratiklerine dair bilgilerin de olduğunu eklemeliyim. Müzenin sözlü tarih çalışmalarına/kayıtlarına verdiği önem, sergiye de yansımış, elbette.</p>
<p>Aylin Tekiner, Doğa Yirik, Gülçin Aksoy, Gülsün Karamustafa, Nil Yalter, Özlem Sulak, Sevim Sancaktar ve Tan Oral’ın eserleriyle, Gültan Kışanak ve Osman Kavala’nın yazılarıyla katkı verdiği, çok sayıda kişi, grup, topluluk ve kurumun atölyelere ve içeriklere destek olduğu serginin yürütücülüğünü Research Institute on Turkey ile Demokrasi ve Bellek Araştırmaları Derneği yapıyor. Konseptini ve küratöryel çerçevesini Aylin Tekiner, Eylem Delikanlı ve Sevim Sancaktar; sergi tasarımını Karşılaşmalar’dan Sevim Sancaktar’ın üstlendiği sergiye emek harcayan herkesin eline en çok da yüreğine sağlık.</p>
<div class="box-1">
<p><strong>Güneş Terkol’un anlattı(rdı)ğı hikâye: “Vazgeçmeyeceğiz.”</strong></p>
<p>Kocaman, 5.25 m2’lik bir pankarttı, sanatçı Güneş Terkol’un 2023 tarihli “Vazgeçmeyeceğiz” işi. Bellek Müzesi çalışmaları kapsamında Terkol, Temmuz ayında düzenlediği hikâye anlatım atölyesinde bir araya getirmiş 21 Cumartesi Annesini/İnsanını. Sanatçı, “<em>Buluşmamızın başlangıcında tüm katılımcılar kendi hikâyelerinden bahsetti. Bireysel olandan ziyade kolektif olana odaklanan atölyenin sonunda kumaşlara işlenen hikâyeler ortak katılımıyla bir pankartta bir araya geldi. Süreçte ortak geçmişe sahip ailelerin ve hak savunucularının deneyim ve mücadeleleri ile hayatta ilerlemeye dair düşünce ve hayallerinin  simgeleştirilmesi üzerine kolektif bir akıl ve güçle gerçekleştirilen atölyede, hüznümüzü ve neşemizi paylaştığımız bir deneyim ve aktarım süreci geçirdik</em>” diyor işini tanıtan metinde. <strong>“Vazgeçmeyeceğiz” </strong>pankartında anlatılan “Mezar hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz”, “Yasımız isyanımız”,<strong> “</strong>Kayıplarımızı aramaktan, Galatasaray’dan vazgeçmiyoruz” hikâyeleri iç sızısı.</p>
</div>
<p>Sergiyle eşzamanlı olarak Doç. Dr. İsmet Akça’nın katılımıyla  “12 Eylül Darbesi’nin Tarihsel ve Toplumsal Anlamı/Tarih Vakfı” konulu, Roza Erdem’in katılımıyla “Evvel Zamanla Tanışmak/Otobiyografik Anlatı” konulu ve Dr. Yeşim Yaprak Yıldız’ın katılımıyla “Türkiye’de Epistemik Yozlaşma ve Devlet Şiddetinde Toplumsal Suç Ortaklığı”  konulu paneller yapılmış. Müze, bu panellerin kayıtlarını da değerlendirecektir, mutlaka.</p>
<p>Böyle bir sergiyi yazmak zor, son cümleyi yazmak ko<strong>l</strong>ay oldu. “<strong>Tamam, umudu diri tutacağız.” </strong>(ŞD/AÖ)</p>
<p><em><strong>Yer: </strong>Depo | Tütün Deposu.</em><br />
<em><strong>Adres: </strong>Lüleci Hendek Caddesi No:12 Tophane, İstanbul.</em><br />
<em><strong>Gezilebilecek son tarih:</strong> 11 Kasım 2023</em><br />
<em><strong>Ziyaret gün ve saatleri: </strong>Her gün, 11:00-19:00 </em></p>
</div>
</div>
</div>

		</div>
	</div>
</div></div></div></div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yasliyimhakliyim.com/tamam-umudu-diri-tutacagiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İşbu yazı ‘başka kayda rastlansın’ diye yazıldı</title>
		<link>https://www.yasliyimhakliyim.com/isbu-yazi-baska-kayda-rastlansin-diye-yazildi/</link>
					<comments>https://www.yasliyimhakliyim.com/isbu-yazi-baska-kayda-rastlansin-diye-yazildi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şadiye Dönümcü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Feb 2026 15:26:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Basında Yaşlılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yasliyimhakliyim.com/?p=12268</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="vc_row wpb_row vc_row-fluid"><div class="wpb_column vc_column_container vc_col-sm-12"><div class="vc_column-inner"><div class="wpb_wrapper">
	<div class="wpb_text_column wpb_content_element" >
		<div class="wpb_wrapper">
			<div class="txt-wrapper">
<div class="desc" tabindex="0">29 Ekim&#8217;de son bulan &#8220;Başka Kayda Rastlanmadı: Reşat Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi&#8221; sergisi dijitale de aktarılacak.</div>
</div>
<div class="info-wrapper d-none d-lg-flex">
<div class="left-part">
<div class="authors-wrapper">
<p>İyi ki yolum düştü İstanbul’a ve son gününde gezebildim SALT Galata’daki “<strong><em><a href="https://bianet.org/etiket/baska-kayda-rastlanmadi-114201">Başka Kayda Rastlanmadı</a>” </em></strong>sergisini.</p>
<p>Tarihçi ve romancı “Reşad Ekrem Koçu <em>ve<strong> </strong>İstanbul Ansiklopedisi Arşiv<strong>i”</strong></em> çalışmalarından yararlanarak, SALT ve Kadir Has Üniversitesi iş birliğiyle yaklaşık beş yıldır süren çalışma kapsamında gerçekleştirilen bu sergide; ‘G’ harfine kadar 11 cildi basılan ansiklopedinin tasarım aşamasındaki kalan maddelerinin arşiv malzemeleri yer alıyordu.</p>
<div class="box-1"><strong>Sergiye dair</strong><strong>: </strong>SALT’ın <em>İstanbul Ansiklopedisi</em> üzerine Kadir Has Üniversitesi ile birlikte yürüttüğü bu arşiv ve araştırma projesi 2018 yılında, Salt Araştırma ve Programlar Eski Direktörü Meriç Öner ile mimar-akademisyen Arzu Erdem tarafından başlatıldı. Bülent Tanju, Cansu Yapıcı, Gülce Özkara ve Masum Yıldız’ın programladığı, Emirhan Altuner’in tasarım ve prodüksiyonunu yaptığı, Ahmet Metin Öztürk ve arkadaşlarının proje ekibinde yer aldığı, illüstrasyonlarını Cem Dinlenmiş’ın yaptığı bu serginin gerçekleşmesinin her aşamasında editör ve çevirmen, kurulum, araştırma- dijitalleştirme araştırmalarında ve SALT Galata’da 24 Mayıs-29 Ekim 2023 tarihleri arasında sergilenmesinde görev alan, destek ve katkı sunan çok sayıda kişi ve kuruluş bulunuyor.</div>
<p>SALT Galata’nın o güzelim binasının dört katına yayılan sergi, içerik itibarıyla mekân ve konum olarak çok yakışmış buraya. Malum İstanbul her daim müstesna bir kent, malum Galata ve civarı her dem İstanbul’un müstesna bir semti.</p>
<div class="box-1">
<p><strong>Reşad Ekrem Koçu</strong>  <strong>kimdir?</strong></p>
<p>1905 İstanbul doğumlu. Bursa Lisesi (1921) ve İstanbul Darülfünun Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü (1931) mezunu. Ahmed Refik Altınay’ın öğrencisi ve asistanı. Altınay 1933 yılında yürürlüğe giren üniversite reformuyla görevinden uzaklaştırılınca, Koçu da yeni kurulan üniversiteden istifa etti. Kuleli Askerî Lisesi, Vefa Lisesi ve Pertevniyal Lisesi’nde tarih öğretmenliği yaptı. Tarih öğretmenliğinin yanı sıra <em>Cumhuriyet</em>, <em>Yeni Sabah</em>, <em>Milliyet</em>, <em>Hergün</em>, <em>Yeni Tanin</em> ve <em>Tercüman</em> gibi gazeteler ile <em>Hayat Tarih Mecmuası</em>, <em>Resimli Tarih Mecmuası</em>, <em>Tarih Dünyası</em>, <em>Hayat</em>, <em>Yeşilay</em>, <em>Büyük Doğu</em>, <em>Hafta</em>, <em>Türk Folklor Araştırmaları</em>, <em>İstanbul Enstitüsü Mecmuası</em> gibi dergilerde makaleler yazdı. Tarihî romanlar ve romanlaştırılmış monografiler yayımladı. İstanbul’a dair tarihî, coğrafi, mimari, edebî, folklorik ve kültürel konuları ele alan, “<em>şehrin muazzam kütüğü”</em> olarak nitelendirdiği “<em>İstanbul Ansiklopedisi</em>”ni 1944 Kasım’ında fasiküller hâlinde yayımlamaya başladı. “<em>Bundan sonra, üzerinde belki de ömrümü yıpratacağım</em>” dediği ansiklopedi için ömrünün sonuna kadar çalıştı.</p>
</div>
<p>Düzensiz aralıklarla yayımladığı 34 fasikülün ardından 1951’de ekonomik nedenlerle ansiklopediye ara verdi. 1958’de ilk fasikülden itibaren yeniden yayımlamaya başladığı ansiklopedi 173 fasikül ve 11 cilt sürdü, <em>Gökçınar (Mehmed)</em> maddesi ile biten 1973 tarihli son fasikül ile <em>ansiklopedi</em> yayını sona erdi. Koçu, 6 Temmuz 1975’te vefat etti, Sahrayıcedid Mezarlığı’na defnedildi. İstanbul’un “<em>muazzam kütüğü</em>”nü oluşturmak üzere çıktığı yolda, ansiklopedisi uğruna babadan kalma köşkünü, parasını ve sağlığını kaybeden tarihçinin mezar yeri saptanamamaktadır.</p>
<p>Yedi bölümden oluşan sergide metin taslakları, kupürler, kolaj ve çizimlerin yer aldığı panolar ve katlar arasında yüzüme yerleşen gülümsemeyle, küçük puntolu yazıları okumakta zorlanan gözlerimle, ağrıyan ayaklarımla 20. Yüzyıl İstanbul’unda gezerken mutluydum; <em>-başka bir</em> -hayata kaçtığım için.</p>
<p>Serginin ilk bölümünün adı “<strong>Haliç Kenarında İki Yalı Boyu: Galata ve Eminönü</strong>” olup “Gülhane Parkı”, “Gümrükönü Salaşları”, “Haçik Aga’nın Gazinosu”, “Hal(ler)”, “Hamam(lar)”,  “Hammal Odaları”,  “Hammal Kahvesi”, “Hidayet Camii”, “Hocapaşa Yangınları” başlıkları altında belgeler vardı.</p>
<div class="box-1">
<p><strong>Bir karikatür altyazısı:</strong></p>
<p>Külhanbeyi balıkçı ileriki kaldırımdan geçen genç hanımları kastederek avaz avaz bağırır:</p>
<p><strong>Balıkçı</strong> —Hey anam babam hey… Yaradana maşallah de… Analarının güzel kuzuları bunlar, yemede yüzlerine bak!..</p>
<p><strong>Yaşlı hanımlar</strong>: Yok hemşire yürü balıkçcılar bizi de çatır çatır yerler… Rahmetli Efendi, ‘<em>balıkçılar içinden geçmeyin, yanlışlıkla geçerseniz bile besmele-i- şerif çekin, etrafınıza okuyup üfleyin</em>.’ derdi.</p>
</div>
<p>İkinci bölümün adı “<strong>Nereye Gidiyor Bu Çocuklar: Küçük Delikanlılar, Kızlar ve Genç Kadınlar”</strong> olup “Karaköy Börekçisi”, “Köpekler ve Sokak Köpekleri”, “Lüfer Balığı”, “Salıpazarı Deniz Hamamı”, “Taksi”, “Trafik”, “Tükürük Cezası”, “Yeniçeri Kahvehanesi”, “Yüksek Kaldırım”, “Gecekondu, Gecekondulardan Vücud Bulmuş Mahalleler–Semtler”, “Gülay (Hippi)” ve “Gündelikçi” başlıkları altında belgeler vardı.</p>
<div class="box-1">
<p><strong>Arşivdeki kupür başlıklarından örnekler: </strong></p>
<ul>
<li>Muhabbet tellalları kırpılıp kuşa döndü.</li>
<li>Randevu evi erketeliği yapan sivil giyimli iki bekçi, baskına gelen Ahlak Zabıtası şefini tanımayıp ‘ev’ tavsiye ettiler.</li>
<li>Hippiler frengi yayıyor.</li>
<li>Hamam yanınca sokağı peştamallılar istila etti.</li>
</ul>
</div>
<p>Üçüncü bölümün adı “<strong>Güllü Çorab Hediye Etmek: Aşırı Alaka ve Muhabbet Eseri bilinirdi</strong>” olup “Güner(Elif)”, “Hippi(ler) Hırpani Turistler”, “İntihar Olayları”, “İstanbullu”, “Karaköy Balıkçılar Çarşısı Yangını”, “Karaköy Camii”, “Karaköy Yer Altı Geçidi”, “Tophane Ahvali”, ”Tramvay”, “Gül: Başa Gül Takınarak Süslenme”, “Gülle Topuk”, “Güneş yanığı”, “Vücud Modası”, “Güllü Çorab” ve “Güzellik Müsabakaları/  Yarışmaları” başlıkları altında belgeler vardı.</p>
<div class="box-1">
<p><strong>Arşivdeki küpür başlıklarından örnekler…</strong></p>
<ul>
<li>Basık ökçeli bıçkınların hali harap.</li>
<li>Bir Alman kadını Türk kadınlarını kıskandı.</li>
<li>Bunlar artist falan değil,  yeni moda kısa donlular.</li>
<li>Muhabbet tellalları kırpılıp kuşa döndü.</li>
</ul>
</div>
<p>Dördüncü bölümün adı <strong>“Bu Şehir Kütüğünde Elbet ki Anılacak İnsanlar” </strong>olup<strong> “</strong>Hacıbektaş Yortusu”, “Halhal”, Hamamcı Olmak”, “Hacı Olmak”, “Haylaz”, “Hıdırellez- Hıdır İlyas”, “İstanbul Hatırası Resim Çektirme”, “Küfe”, “Nargile”, “Görücü, Görücü Gezmek, Görücüye Çıkmak”, “Saka Gediği”, “Topukda Yüzme”, “Görgün (Melek)” ve “Gürbüz Yogi Kazım” başlıkları altında belgeler vardı.</p>
<div class="box-1">
<p><strong>Arşivdeki haber küpürü başlıklarından:</strong></p>
<ul>
<li>Ayazpaşa’da geceleri bir vampir dolaşıyor.</li>
<li>Suçu: Camii musluğunu açık bıraktı.</li>
<li>14 yıl hapis yatan ihtiyar katil iki kişiyi bıçaklayarak öldürdü.</li>
<li>Yumrukla adam öldürdü.” Kavga 5 liralık bir don yüzünden çıktı. Maktul de katil de hamal.</li>
<li>Senenin ilk cinayeti dün tekmeyle işlendi.</li>
</ul>
</div>
<p>Beşinci bölümün adı “<strong><a href="https://bianet.org/etiket/resat-ekrem-kocu-114198">Reşat Ekrem Koçu</a> ve İstanbul Ansiklopedisi</strong>” olup “Şekerci Hafız Cemil Efendi”, “Meddah Hakkı Efendi”, “İngiliz Hidayet”, “Hrisantos”, “İçli İdris”, “Hergeleci İbrahim Pehlivan”, “İspiro”, “Peruz Hanım”, “Gökçınar Mehmed”, İsmail Hakkı Göktürk”, “Hiç Mehmed Vasıf”, ”Kahveci Gürcü Nusret”, “<strong>Reşat Ekrem Koçu</strong>”, “Sabiha Bozcalı”, “Görgülü Kemal” ve “Gülşen” başlıkları altında belgeler vardı.</p>
<div class="box-1">
<p><strong>Arşivden haber başlıkları:</strong></p>
<ul>
<li>Kayıp çocuk bulununca babası evlat katili damgasından kurtuldu.</li>
<li>İsveçli sinema oyuncusu Eva Bender Tophane rıhtımından denize atladı.</li>
<li>Kız organlarına sahip olduğu anlaşılınca ordudan terhis edildi.</li>
<li>20 yıllık erkek Dursun paylaşılamayan kadın oldu.</li>
</ul>
</div>
<p>Altıncı bölümün adı “<strong>Vak’anın Adli Safhası Tespit Edilemedi</strong>” olup “Hasfırın Cinayeti”, “Hırsız(lar)”, “Kulp İbrahim”, “Rızabey Sokağı Vampiri”, “Serpil Akduman”, “Yankesici(ler)”,  “Baloz(lar)”, “Bekar ve Bekar Uşağı Nizami”, “Dolly”, “Gündoğdu Bozo”, “Hamam Sokağı Evleri”, “Hamam Boğçaları, Hamam, Kadınlar Hamamında Sahhakelik”, “Hamlacı(lar)”, “Hammal(lar)” ve “Haneberduş(lar)” başlıkları altında belgeler vardı.</p>
<p><strong>Arşivden haber başlıkları:</strong></p>
<ul>
<li>Kızları pusuya düşüren artist ajanı İsmet adliyede kaçtı.</li>
<li>Yurtdışına para kaçırmak isteyenlere mani oluyormuş. RAKİ: ‘Ben adi dolandırıcı değil, ekonomik mücahidim’.</li>
<li>Nasırına basan genci tırnak çakısı ile öldürdü.</li>
</ul>
<p>Yedinci bölümün adı “<strong>Ancak İstanbul ‘da Evlenenlerdir ki, İstanbul’un Kendi Halkından Sayılmıştır</strong>.” Buradaki başlıklar şöyle: “Hanım Oynaş(lar)ı”, “Hiyotis”, “Huvarda(ca) Eğlenme”, “Huvarda Kantoları”, “Hünsa”, “Bursalı Hammal Hüseyin”, “Kargılı Çöpçü Hüseyin”, “İşmar, Kafe  dö Komers”, “Kemeraltı Gülleri ve Kopukları”, “Koltuk”, “Kopuk”, “Parlak Kosti”, “Köçek”, “Külhanbey(ler)i”, “Lavirentos Meyhanesi”, “Mahbub(dostluk)”, “Melek Girmez Sokağı”,  “Meyhane(ler)”, “Muhabbet Tellalı”,  “Pedimu”, “Prinççi Gazinosu”,  “Sırık Hammalları”, “Strep-Tease”, “Şerbethane  Balozu”,  “Taksim Belediye  Gazinosu”, “Tepebaşı Cumhuriyet Pavyonu” ve  “Yüksek Baloz.”</p>
<p>Yukarıda Koçu’nun arşivinden yayımlanmış ya da ansiklopedi için maddeleştirilme hazırlığı yapılan haber başlıklarından örneklerden görüleceği üzere, Koçu’nun kendi ifadesiyle İstanbul’un “muazzam kütüğü” çıkarılmaya çalışılmış. İstanbul genelinde Galata semti özelinde, 19. yüzyıl başlarından 20. yüzyıl ortasına uzanan bir zaman diliminde buranın sakinleriyle tanışıyoruz Koçu ve sergiye emeği geçenler sayesinde.</p>
<p><strong>Sergi diyor ki;</strong></p>
<p>Koçu’nun kurduğu çerçevede, <em>-özellikle-</em> kişilere ilişkin bazı maddelerin sonunda yer alan “hakkında başka kayda rastlanmad<em>ı</em>” ibaresi, şehrin herhangi bir sakininin muazzam kütüğündeki varlığını açıklarken kullandığı “<em>vesile-i rahmet</em>” gerekçesi ise Koçu’nun çalışmasını resmî tarih anlatısının dışına çıkarmaya yeter. “<em>Başka Kayda Rastlanmadı: Reşad Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi”</em>, başka yerde kaydı olmayanların “tuhaf” ve “münasebetsiz” şehrine bakıyor; vesile-i rahmet için.</p>
<p>Koçu’nun ansiklopedi özelinde yaptığı kent tarihi çalışmalarının, sanat tarihçisi Semavi Eyice tarafından, “Koçu’nun işin ciddiyetini biraz kaçırmış” olduğuna dair yorumlandığını da öğrendim sergi panolarından. Ve “<em>İstanbul Ansiklopedisi”</em>‘nin basılı ciltleri ile birlikte yaklaşık 40 bin ögelik bir belge grubu dijital ortama aktarılarak çevrimiçi erişime açılacağını da öğrendim sergiye dair sosyal medya hesabından.</p>
<p>Sergi arşivinde Koçu’nun özel yaşamına dair fotoğraf ve belgeler de dikkat çekiciydi. Reşat Ekrem, babasının yuvası yıkılmasın diye evlenmediğini öğrendiğimde, öldüğünde arkadaşlarının verdiği ölüm ilanında <em>‘’Uzun senelerden beri matbuat âleminde çalışmış ve kendisine mümtaz bir mevki yapmış olan Ekrem Reşat Bey’i kaybettik. Merhum, birçok gazetelerin muhtelif sahalarında çalışmış mütevazı, dürüst, faziletli bir arkadaştı</em>” diye yazdığını, <strong>‘</strong>adli safhası tespit edilemeyen vaka’ notuyla paylaştığı tanıklıklarında sadece mağdurlara değil, suçlulara da yer verdiğini gördüğümde, bilmediğim birçok yeni sözcük ve meslek adı girdi dağarcığıma.</p>
<div class="box-1"><strong>Sergide öğrendim “külhanbey”in birçok çeşidi olduğunu… Mesela ‘</strong>küçük beyler’, ‘fiyakacı’ da dendiğini… Mahalle, meyhane, palavracı, dil, yumruk, bıçak, kalleş kabadayılar olduğunu… Büyük-küçük kabadayılar diye sınıflandığını, gözü pek, sakar, mektep, kıyakçı, çamur ve sulu kabadayılar da olduğunu… Hatta hacamatcılar ve yedi belalılar diye de isimlendirildiğini…</div>
<p>Ne tarihçi, ne sanat tarihçi, ne de sanat eleştirmeniyim sevgili okur. Son gününde, ayırabildiğim sınırlı zamanda gezdiğim <strong>‘Başka Kayda Rastlanmadı: Reşat Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi’ </strong>sergisine dair “bir başka kayıt daha olsun diye yazıldı, iş bu yazı. (ŞD)</p>
</div>
</div>
</div>

		</div>
	</div>
</div></div></div></div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yasliyimhakliyim.com/isbu-yazi-baska-kayda-rastlansin-diye-yazildi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayat kelimelerle örülür</title>
		<link>https://www.yasliyimhakliyim.com/hayat-kelimelerle-orulur/</link>
					<comments>https://www.yasliyimhakliyim.com/hayat-kelimelerle-orulur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şadiye Dönümcü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Feb 2026 15:24:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Basında Yaşlılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yasliyimhakliyim.com/?p=12264</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="vc_row wpb_row vc_row-fluid"><div class="wpb_column vc_column_container vc_col-sm-12"><div class="vc_column-inner"><div class="wpb_wrapper">
	<div class="wpb_text_column wpb_content_element" >
		<div class="wpb_wrapper">
			<div class="txt-wrapper">
<div class="desc" tabindex="0">Dünyada dil müzesi örnekleri var mıdır bilmiyorum. Türkiye’deki tek örneği ise Ankara’da, Ulus’ta, Kale’nin eteğinde, eskiden zaire pazarı ve tiftik ambarı olarak kullanılan ve restore edilen eski bir binada açıldı: Kelime Müzesi.</div>
</div>
<div class="info-wrapper d-none d-lg-flex">
<div class="left-part">
<div class="authors-wrapper">
<p>“<em>Kelimeler doğduğumuz anda bize bila bedel verilen, her yanımıza sonsuz bir ifade gücüyle saçılmış vaziyette bulunan, içine doğduğumuz işte tam bu yüzden hak ettiği ehemmiyeti göstermediğimiz değerlerimiz. Dünyaya geldiğimiz anda yüzümüze ilk bakan kişinin söylediği ilk kelimeyle birlikte tanıştığımız ve ömür boyu milyonlarca kez duyduğumuz söylediğimiz yazdığımız<strong> </strong>okuduğumuz ama çok da dikkat etmediğimiz kelimelerle yepyeni bir bağ için kuruldu. Dikkatle yaklaşın lütfen kelimelere. Hiçbiri yabancınız değil.<strong> </strong>Hepsi sizin.<strong> </strong>Hepsi bizim.<strong> </strong>Hepsi bizim kelimelerimiz. Bizim dilimiz</em>.” diyor ve ekliyor Kelime Müzesi “<em>Hoş geldiniz</em>.”</p>
<p>“Bendeniz” hoş buldu, çok hoş gördü seni sevgili Kelime Müzesi.</p>
<p><strong>Daha iyi anlaşılmak istiyorsan lütfen daha fazla kelime ile konuş…</strong></p>
<p>Dünyada dil müzesi örnekleri var mıdır bilmiyorum. Türkiye’deki tek örneği ise Ankara’da, Ulus’ta, Kale’nin eteğinde, eskiden zaire pazarı ve tiftik ambarı olarak kullanılan ve restore edilen eski bir binada açıldı; 26 Eylül 2022’de.</p>
<p>Ankara’nın müze bölgelerinden biri olan Kale’de Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Erimtan Arkeoloji Müzesi ve Çengelhan Rahmi Koç Müzesine yakın komşu, Gökyay Vakfı Satranç Müzesine uzak komşu olan Kelime Müzesi; (bazı) Türkçe kelimelerin, atasözlerinin ve deyimlerin anlamını çocuklara ve gençlere öğretmek amacıyla kurulmuş olsa da, benim gibi ileri yaştaki gençler için de çok eğitici ve öğretici. Dahası gezmesi çok eğlenceli, keyifli.</p>
<p>Yazar Şermin Yaşar’ın açtığı bu müzeye Ankaralıların ilgisi büyük. Bina giriş dahil üç katlı ve çok geniş olmadığından sabah tenha saatlerde gezmekte yarar var.</p>
<p>Bir kase ve içinde rengahenk değişik puntolarda harfler. Bir deyim, laf salatası. Bir açıklama: Anlamsız, boş, anlaşılmayan sözler.</p>
<p>Daniska ne demek? Baltık denizindeki Danzig liman kentinden ülkemize ithal edilen ürünlere Danzig damgası vurulurmuş. Halkımız Danzig kelimesini önceleri danziga ve danişkaya ve sonunda ‘daniska’ dönüştürmüş; oldukça iyi, bir şeyin en iyisi kalitelisi manasında. Müze diyor ki; “<em>(İşte) Bir kelimenin halk ağzında uğradığı değişimin daniskası… “</em></p>
<p>Bir cam küp. İçinde küçük bir Sait Faik’in heykeli var ve üstünde bir plaket; “<em>Deli Tarla” adlı kitabıyla 67. Sait Faik Abasıyanık Hikaye Armağanı’nı kazanan Şermin Yaşar’ı kutlarız</em>.” Heykeli Sait Faik öykülerinden cümlelerin yer aldığı irili ufaklı kağıttan yapılma kayıklar.</p>
<p>İlmik mi? İlmek mi? Şişe takılı bu sözcüklerin işlendiği henüz bitmemiş bir örgü parçasının sorusunun doğru cevabı sizce ne?</p>
<p>Peki, basma kalıbı ne? Ya “basmakalıp? Öğreniyoruz/ hatırlıyoruz ki; tahtadan yapılmış ve kumaş üzerine baskı yapmaya yarayan basmakalıbı ile binlerce desen baskısı yapılabiliyor. Sonraları özgün olmayan değişiklik göstermeyen aynı şekilde devam eden manasına gelen basmakalıp kelimesine dönüşür; bizim basma kalıbı. Bedri Rahmi Eyüböğlu’nun “Yazma Destanı” adlı şiirinde de karşımıza çıkar: “Ihlamur ağacından oyarlar kalıbı/ Bir kalıpla on bin yazma basılır. / Kalıp deyip geçme, yürek ister, bilek ister, göz ister, / On binlerle çarpışır birinin ayıbı.”</p>
<p>Kol ve bacaklardan tutup havaya kaldırıp götürmeye “karga tulumba” diyoruz ya… Meğer “<em>carga la tromba</em>!” yelken kaldırıp toplama anlamında bir denizcilik terimiymiş. Dilimiz dönmeyince dönüştürmüşüz.</p>
<p>Çerçevelenmiş bir adet pötibör bisküvi. Bis, Fransızca ikinci kez anlamında, bisküvi de ikinci kez pişirilmiş anlamında imiş.</p>
<p>Çoban kelimesi Latince “<em>pastor</em>” kelimesinin karşılığıymış. Pastoral şiirin kır hayatını anlattığını bilsem de, adının çobandan kaynaklandığını bilmiyordum.</p>
<div class="box-2">
<p>İyi ki büyüdükçe insanın adı değişmiyor!</p>
<p>Defne yaprağı bir balık. Eğer yakalanmadan büyümeye devam ederse adı çinekop oluyor. Biraz daha kaçabilirse balıkçılardan, büyümeye devam ediyor ve adı sarıkanat oluyor. Az daha dayanır ve büyürse, adı bu kez lüfer oluyor. Lüfer haliyle yakalanmaz biraz daha büyürse adı kofana oluyor. Ömrü varsa biraz daha büyüyor ve adı sırtıkara oluyor. Balık aynı balık, büyüdükçe ismi de değişiyor.</p>
</div>
<p>Siyah-beyaz, yuvarlak, mikadan yapılma, birbirine metal halkalarla tutturulmuş yüzlerce ‘para” düşünün. Her bir parada yanlış kullandığımız bir sözcüğün doğrusu yazılı. Dakka/ dakika, mozayik/ mozaik, penbe/ pembe, tenbel/ tembel, opsayd/ ofsayt, arabeks/ arabesk gibi.</p>
<p><strong>Müze: “<em>Dil insanın ilk oyuncağıdır</em>”</strong></p>
<p>“<em>Türkçede içi boş, oyuk ya da oyulabilen nesnelerin çoğunun “k” harfi ile başladığını biliyor musun?</em>” diye sordu bana Müze.” Bilmiyordum sevgili Müze” diye yanıtlayınca bir videoda sıraladı. Kova, küfe, kümes, karpuz, koz, koza, kasa, kazan, kase, kubur, kılıf, kadeh, kurna, kulak, kabuk, kab, kundak, kutu, külah, kof, kundura, kabak, kabuk, kuyu, kılıf, küfe, kasa, kabuk, kazan, kadeh, kavanoz, külah, kabak, kalbur, kof&#8230; Sevgili okur; sizin ekleyeceğiniz kelime var mı?</p>
<p>Bir yerleştirme. Onlarca, altın yaldızla boyanmış değişik amaçlarla kullanılan fırça. Traş, suluboya, saç, badana, şişe say sayabildiğince… Fırçaların arasında bir metin: <em>“Sen fırça dediğinde benim zihnimde bunlardan herhangi biri canlanabilir.”</em></p>
<p><strong><em>Metin Altıok: “Bir yüzük yaptım sana/ güvercin teleğinden./ Bir yüzük bükerek/ hoşça kal sözcüğünden.”</em></strong></p>
<p>Biri kadın diğeri erkek terzi mankeni. Üstlerindeki kostümde bir kelime ve anlamı yazılmış yapışkanlı not kağıtları. Mustafa Kemal Atatürk’ün dilimize kazandırdığı geometri terimlerinin yer aldığı bir pano. Boyut-buud, dikey-amudi, doğru-müstakim, komşu kenar-dıl’i mücavir, küp-mikap, yamuk-şıbh-i münharif, hacim-cirm bu kelimelerden bazıları…</p>
<p><strong>Sevdikçe güler kelimeler</strong></p>
<p>Müzedeki kelime duvarındaki her bir harfe ayrılmış bölmeleri açtığınızda o harfle başlayan bir kelimenin –<em>çoğunluğu şarkı ve türkülerde geçen-</em> tanımı yer alıyordu. Fal tuttum harflerden. Torun Atlas’ın ’A’sını açınca karşıma “Ahir” kelimesi çıktı; “<em>evvelim sen oldun, ahirim sensin.</em>” Yeğen Çiğdem’in ‘Ç’sinde “çehre” kelimesi vardı: “<em>Kavgayı bırak, hep bu şarkıyı söyle/ sevdikçe güler her çehre/ amaçlar bir olsun, kalpler birlikte</em>.” Kızçem Pınar’ın falında ‘pervane’, kızçem Bahar’ın falında ise ‘bezirgan’ kelimesi çıktı. Her harf bölümünün altındaki şeritlerde <em>-benim yaşlanmış gözlerimle okuyamayacağım puntoda</em>&#8211; yüzlerce kelime vardı.</p>
<p>Müze “<em>Kelimeler gezer ve vardıkları dilin ahengini alır</em>.” dedikten sonra ekliyor: “Kelimeler dünyayı aydınlatır.”</p>
<p>Müze diyor ki: “Eskiden insanlar sukınır, uvunur, durulanır, yaykanır, yunar, çimer, suya girer, suya düşer, sabunlanır, arınır, aklanır, paklanır, banyolanır yıkanırlardı şimdi duş alıyorlar.”</p>
<p>Müze: ”Gökkuşağının tek bir adı yoktur. O gökkuşağıdır, alaimisemadır, hacılar kuşağıdır, kavs-ı kuzah, meryemanakuşağı.”</p>
<p><strong>Anadolu da, edebiyat da kelimeleri yaşatır</strong></p>
<p>Müze ölçü kelimelerini de toparlamış; pabuç kadar, kafam kadar, şöyle tam şu kadar, hemen hemen, bi‘karış, birazcık, el kadar, avuç içi kadar, iki parmak, kuş kadar, şuncacık, bi’tık, göz kararı, kibrit kutusu kadar, bamya kadar, azıcık, bi’gıdım, fındık kadar, bir arpa boyu, bit kadar, iğne ucu kadar, kıl payı, iğne ucu kadar, diye.</p>
<p>Müze bir güne dair kelimeleri de toparlamış; güpegündüz, dün buçuğu, gece yarısı, gecenin vakti, yarı gece, ikindi ortası, şafak sökmeden, kızıl ikindi, akşam vakti, ilk horoz, kuşluk, kaşık çalımı, gurup, kaba kuşluk, ay karalığı, dün buçuğu, öğlene doğru, gün dikimi, çın sabah, tan vakti, sabaha karşı.</p>
<p>Müzeye dair yazamadığım çok şey var ancak yerim dar. En iyisi gidip yerinde görmek olmalı.</p>
<p>Sevgili <strong>Kelime Müzesi</strong> ve Sevgili <strong>Şermin Yaşar</strong>; iş bu yazı teşekkür babında yazıldı.</p>
<blockquote><p>
<strong>Kelime Müzesi</strong></p>
<p>Ankara-, Altındağ, Kale, Gözcü Sok. No 11.</p>
<p>Pazartesi hariç her gün 10-17 saatleri arası açık.
</p></blockquote>
<div class="box-1">
<p><strong>Kelime Müzesi kurucusu Şermin Yaşar kimdir?</strong></p>
<p>1982, Berlin doğumlu. Fen Edebiyat Fakültesi mezunu. Uzun yıllar reklam ve medya sektöründe metin yazarlığı, reklam yazarlığı, kreatif direktörlük yaptı. Bu arada “oyuncu anne” adlı sosyal medya hesaplarında çocukları Mete-Tuna ve Name’yle oynadığı oyunları paylaşarak diğer anne-çocuklarla arasında köprü kurdu. 2021 yılında “Deli Tarla” kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı&#8217;nı kazandı.</p>
<p><strong>Başlıca eserleri: </strong>Başlarım Şimdi Anneliğe, Tarihi Hoşça Kal Lokantası, Dedemin Bakkalı, Oyuncu Anne, Çok Hayal Kuran Çocuk, Oyun Takvimi, Kötü Alışkanlıklara İyi Öneriler, Dedemin Bakkalı Çırak, Tilki Masalları, Tarihi Hoşça Kal Lokantası, Cingo, Söyleme Bilmesinler, Para Ağacı, Abartma Tozu, Cesaret Sandığı, Ev Yapımı Sihirli Değnek, Garip Bir Kuyruk, Uyuyor Musun, Kalk Yerine Yat, Ah Ne Ala Memleket, Pekicik, Dahacık, Hıhıcık, Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu.</p>
</div>
<p>(ŞD/AS)</p>
</div>
</div>
</div>

		</div>
	</div>
</div></div></div></div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yasliyimhakliyim.com/hayat-kelimelerle-orulur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yüzyılın tanığı: Cumhuriyet Gazetesi</title>
		<link>https://www.yasliyimhakliyim.com/yuzyilin-tanigi-cumhuriyet-gazetesi/</link>
					<comments>https://www.yasliyimhakliyim.com/yuzyilin-tanigi-cumhuriyet-gazetesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şadiye Dönümcü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Feb 2026 15:23:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Basında Yaşlılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yasliyimhakliyim.com/?p=12261</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="vc_row wpb_row vc_row-fluid"><div class="wpb_column vc_column_container vc_col-sm-12"><div class="vc_column-inner"><div class="wpb_wrapper">
	<div class="wpb_text_column wpb_content_element" >
		<div class="wpb_wrapper">
			<div class="txt-wrapper">
<div class="desc" tabindex="0">27 Mayıs’a kadar açık kalacak “Yüzyılın Tanığı: Cumhuriyet” sergisi benim yaşamımın çok önemli bir bölümünün de tanığı adeta.</div>
</div>
<div class="info-wrapper d-none d-lg-flex">
<div class="left-part">
<div class="authors-wrapper">
<p>Cumhuriyet Gazetesinin kuruluşunun 100. yılında, Ankara’da, Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde 7 Mayıs’ta açılan ve 27 Mayıs’a kadar açık kalacak “<strong>Yüzyılın Tanığı: Cumhuriyet</strong>” sergisini gezebildiğim için kendimi şanslı addediyorum. Zira sergi <em>-aynı zamanda</em>&#8211; benim yaşamımın çok önemli bir bölümünün de tanığı adeta.</p>
<blockquote>
<h3><strong>Cumhuriyet Gazetesinin kuruluş öyküsünden…  </strong></h3>
<p>Bağımsızlık savaşı kazanıldıktan sonra yeni anayasanın hazırlık çalışmalarının yapıldığı 1923 yılı yaz aylarının sonunda İstanbul gazeteleri Ankara hükümeti ve Cumhuriyet’in ilanına karşı bir tutum içindeydi.</p>
<p>Bunun üzerine Mustafa Kemal, Yunus Nadi’yi yanına çağırarak Cumhuriyet’i savunacak bir gazete isteğini şöyle iletti:</p>
<p>“<em>Benim Hakimiyet-i Milliye ve illiye ve senin Yeni Gün görevlerini hakkıyla yerine getirdiler. Şimdi, İstanbul’da Babıali’nin göbeğinde Cumhuriyet düşmanlarına ve hilafet yanlılarına karşı mücadele verecek bir gazete çıkaralım, adını da Cumhuriyet koyalım.&#8221;</em>
</p></blockquote>
<p>Çankaya Belediyesi ve <a href="https://bianet.org/etiket/cumhuriyet-gazetesi-280">Cumhuriyet Gazetesi</a>’nin ortaklaşa gerçekleştirdiği serginin küratörü Dilek Karaaziz Şener. Serginin koordinatörü Işık Kansu.<strong> </strong>Sergiye<strong> </strong>&#8220;Arif Kızılyalın, Celal Binzet, D. Eylem Altıok, Deniz Berktay, Eda Kasa, Eren Aysan, Dr. Ethem Torunoğlu, Gülsev Toksöz, Güven Baykan, Hasan Tahsin Benli, Mahmut Soyuer, Murat Sayın, Niyazi Altunya, Öner Yağcı, Seda Çeliktaş Kazak, Şefik Kahramankaptan, Serdar Şahinkaya, Umutcan Polat’dan oluşan ekip destek vermiş.</p>
<blockquote><p>
<strong>Yunus Nadi’nin, ilk sayısı 7 Mayıs 1924’te yayımlanan Cumhuriyet Gazetesi’ndeki “Okuyuculara Sunuş” başlıklı yazısından</strong></p>
<p>“<em>Cumhuriyet’in siyasi programı isminden belli olduğu gibi, onu yayımlayanları siyasi hayatları da bellidir. Cumhuriyet, Türkiye’de büyük kavgalarla elde edilmiş tarihi bir sonuçtur. Biz amaç uğrunda fiilen çalışmış insanlarız. Memlekette bu muzaffer ve galip fikrin çok kuvvetli taraftarları vardır. Cumhuriyet memlekete mal olmuş bir fikirdir.  Biz onun temsilcisi ve koruyucusuyuz. Bu temel düşünce göz önünde tutulduktan sonra kesin olarak söyleriz ki bu gazetemiz ne hükümet gazetesi ne de parti gazetesidir. Cumhuriyet sadece Cumhuriyet’in bilimsel ve yaygın ifadesiyle demokrasinin savunucusudur</em>.”
</p></blockquote>
<p>Gazetenin kuruluşu itibarıyla 100 yıl süresince<strong> </strong>geçirdiği evreler, gazetenin arşivi ve müzesinden seçilen belge, bilgi ve nesneler aracılığıyla –<em>çok başarılı dijital baskı çalışmasıyla</em>&#8211;  aktarılmış.</p>
<blockquote>
<h3><strong>Sergi tanıtım yazısından</strong></h3>
<p>Sergi bir başarı, direnç ile bir saygın kurumun yaşama ve yaşatılma öyküsüdür.</p>
<p>Atatürk’ün adını koyduğu, Yunus Nadi’nin kurduğu Cumhuriyet Gazetesi 100 yıllık tarihi boyunca nice darboğazlardan geçti. Gün geldi sıkıyönetim yasaklarıyla kapatıldı, yazarları tutuklandı, işkenceden geçirildi, hatta öldürüldü. Cumhuriyet’i Cumhuriyet yapan görüşler, düşünceler, zorbaca susturulmak istendi. Zor zamanlarda gazetenin sırtını dayadığı ve güvendiği tek güç odağı ilkeleri ve okurları oldu. Okurunun çok duyarlı olduğu, sahiplendiği Cumhuriyet Gazetesi meslekte kendini geliştirmek isteyen gazeteciler için de bir okul işlevi gördü.  Yazılı ve görsel basın alanı yıllarca Cumhuriyet okulundan yetişmiş gazetecilerden beslendi.”
</p></blockquote>
<p>Cumhuriyet’in kuruluşu, kurucusu Yunus Nadi ve ailesi, gazetenin imtiyaz sahipleri, Cumhuriyet Vakfı, yöneticileri, yazarları, çizerleri, foto muhabirleri, çalışanları, yitirdiği basın şehitleri, uğradığı baskılar, okurları, kitap yayınları, ekleri, sanatçı dostları ve spordan dış politikaya, siyasetten kültüre çeşitli alanlarda tarihsel sürece tanıklık eden gazete sayfalarını içeren sergi gezen kişiyi çok yönlü –ve yorucu- bir yolculuğa çıkarıyor. Belli ana başlıklarla kurgulanan sergide, mekân çok iyi kullanılmış.</p>
<p>Gazetenin ilk sayılarında Ziya Gökalp, Reşat Ekrem Koçu, Ahmet Rasim, Peyami Safa, Abidin Daver, Cenap Şahabettin, Vedat Nedim, Halit Ziya, Cevat Fehmi Başkut, Fuad Köprülü dahil birçok yazarın yer aldığını, 1925’te gazetenin Fransızca baskısının “La Republique” adıyla çıktığını ve 1952’ye dek yayımlandığını, 1935’ten başlayarak gazetenin yanı sıra kitap da yayınladığını, Yunus Nadi’nin oğlu Doğan Nadi’nin, gazetede yazarlıktan yazı işleri müdürlüğüne değin çeşitli görevler yaptığını, Mozart tutkunu olan Nadir Nadi’nin gazetede,  1930’dan önce, daha lise öğrencisiyken ara sıra müzik yazıları yazdığını, 1993’te Berin Nadi tarafından Cumhuriyet Vakfı’nın kurulduğunu, Yunus Nadi’nin çocukları ve yaşayan torunlarının kendi istekleriyle vakfa katılarak kendilerine dedelerinden kalan isim hakkını vakfa bağışladığını öğrendim/ hatırladım.</p>
<h3>Cumhuriyet Gazetesi: Zafer Anıtı ve Kubilay Anıtı</h3>
<p>Yunus Nadi’nin, Başkent<strong> </strong>Ankara’ya<strong> C</strong>umhuriyet’in kuruluşunu ve ulusal kurtuluşu simgeleyecek bir anıt yapılması girişimlerinin sonucunda Ulus Zafer Anıtının Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel tarafından yapıldığını, anıtın 24 Kasım 1927’de açıldığını öğrendim. Yine 1930’da Menemen’de Asteğmen Kubilay’ın gericiler tarafından şehit edilmesinin Viyana’da okuyan Nadir Nadi’yi üzdüğünü, babasına yazdığı bir mektupla gazetenin öncülüğünde Menemen’de bir anıt yapılmasını önerdiğini, Yunus Nadi’nin girişimiyle Cumhuriyetin 10. yıl kutlamaları kapsamında temeli atılan anıtı heykeltıraş Ratip Aşir Acudoğu’nun yaptığını ve  anıtın  26 Aralık 1934’te Başbakan tarafından açıldığını da sergide öğrendim.</p>
<h3>Türkiye’deki ilk güzellik yarışmasını düzenleyen kurum</h3>
<p>Gazetenin 1932’de düzenlediği güzellik yarışmasına, yeterli sayıda başvuru olmayınca iptal edildiğini, aynı yıl içinde Uluslararası Güzellik ve Zerafet Yarışması seçici kurul başkanlığından gazeteye ulaşan bir mektupta; Belçika’da yapılacak uluslararası yarışmaya katılmak üzere bir Türk güzeli belirlenmesi istenince, düzenlenen ulusal yarışmada Keriman‘ın Türkiye Güzeli seçildiğini, Belçika’da Temmuz 1932’de Dünya Güzeli seçildiğine dair haberin başlığı “<em>Türkiye Güzeli Keriman Halis Dünya Kraliçesi İntihap Edildi</em>” idi.</p>
<p>Sergide Cemal Nadir’in Amcabey, Efruz Bey ve Dalkavuk gibi tiplerinin yer aldığı karikatür örneklerini görmek, <em>“isterim haftada bir name bu yaz…/ yazacaksan dediğim vech ile yaz</em>” diyen ve pek sevdiğim Dr. İhsan Ünlüer’in yazı ve karikatürleriyle karşılaşmak güzeldi. Kamil Masaracı, İsmail Gülgeç ve Behiç Ak’ın geçmişteki karikatür ve çizgi bantlarıyla karşılaşmak da keyifliydi.</p>
<p>Kupürün tarihini not etmeyi unutmuşum ama  “<em>Ne açlık, ne polis, ne kömürsüzlük ve ne de ölüm korkusu kaldı</em>” üst başlığıyla “<em>Fikret öldü, yaşasın Fikret</em>” başlıklı Dr. Hıfzı Topuz’un yazısı şahaneydi. Fikret Otyam’ın 1965 tarihli, “Oy Fırat, Asi Fırat”  röportajındaki fotoğraf da, sigara kuyruğu fotoğrafları da…</p>
<p>Cumhuriyet Kitap Kulübü yayınlarının kapaklarının yer aldığı panoyu incelerken bu kitaplardan bazılarının <em>-mesela İLHAN SELÇUK’un “Yüzbaşı Selahattin‘in Roman&#8221;ı</em> &#8211; kitaplığımda yer aldığını anımsadım. Mesela “ana muhalefet dergisi Dinozor” adlı yayını hiç hatırlamadığımı fark ettim.</p>
<p>Cumhuriyet aydınlarının, Cumhuriyet Gazetesi yazarlarının katledildiğine dair haberlerin yer aldığı gazete sayfalarından etkilendim. “1 Şubat 1979: “<em>Cinayet şimdi de basına yöneldi.” </em></p>
<div class="box-12">
<h3><strong>Haber manşetlerinden örnekler</strong></h3>
<p>2 Eylül 1939: Nihayet harb başladı.</p>
<p>23 Kasım 1963: Başkan Kennedy öldürüldü.</p>
<p>14 1963: Yassıada’da karar günü bu sabah açıklanıyor.</p>
<p>26 Haziran 1950: Korea’da dün sabah harb başladı.</p>
<p>5 Ağustos 1980: Dolar 80 TL oldu.</p>
<p>2 Mart 1978: Devalüasyon.</p>
<p>5 Nisan 1949: Atlantik Paktı dün Waşington’da imzalandı.</p>
<p>8 Ağustos 1945: 20.000 ton dinamite muadil tek bomba.</p>
<p><em>(İlk atom bombası dün bir Japon şehrine atıldı, şehrin ne hale geldiği dumandan anlaşılamadı.) <strong> </strong></em></p>
</div>
<p>Çeşitli dönemlerde siyasi yönetimler tarafından yayınları sakıncalı sayılan gazetenin 9 kez, toplam 163 gün kapatıldığı da bir panoda yer alıyordu.</p>
<p>Kendi kişisel tarihimde önemlidir Cumhuriyet Gazetesi. Zamanında boykot edip almadığım da oldu. Artık online okuyorum.</p>
<p>Cumhuriyet Gazetesi’ne emeği geçenlere müteşekkirim.</p>
<p>“Yüzyılın Tanığı: Cumhuriyet Gazetesi” sergisine emeği geçenlere <em>–de-</em> müteşekkirim.(ŞD/AÖ)</p>
</div>
</div>
</div>

		</div>
	</div>
</div></div></div></div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yasliyimhakliyim.com/yuzyilin-tanigi-cumhuriyet-gazetesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir kitap, bir deha</title>
		<link>https://www.yasliyimhakliyim.com/bir-kitap-bir-deha/</link>
					<comments>https://www.yasliyimhakliyim.com/bir-kitap-bir-deha/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şadiye Dönümcü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Feb 2026 15:21:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Basında Yaşlılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yasliyimhakliyim.com/?p=12258</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="vc_row wpb_row vc_row-fluid"><div class="wpb_column vc_column_container vc_col-sm-12"><div class="vc_column-inner"><div class="wpb_wrapper">
	<div class="wpb_text_column wpb_content_element" >
		<div class="wpb_wrapper">
			<div class="txt-wrapper">
<div class="desc" tabindex="0">Onur Ural, bir dehanın fikir dünyasından hayata geçirdiği çarpıcı örnekleri sunuyor.</div>
</div>
<div class="info-wrapper d-none d-lg-flex">
<div class="left-part">
<div class="authors-wrapper">
<p>Yıl 1934. Mustafa Kemal, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin ülkemize yapacağı ziyaretin programını oluşturmak için çalışma arkadaşlarıyla yaptığı toplantıda Orman Çiftliğini ve Merinos Fabrikasını da gezdirme gibi öneriler gelince “<em>Bunlar İran’da da var. Farklı olmalı</em>.” der ve devam eder: “<em>Opera yapacağız</em>.” Ve iki ayda bu opera gerçekleşir. Bu bir mucizedir.</p>
<p>Opera konusunu <em>–bazı değişikliklerle</em>&#8211; İranlı şair Firdevsi’nin Şehname’sindeki Feridun efsanesinden alır. Operanın librettosunu Münir Hayri Bey (Egeli) yazacak, Ahmet Adnan Bey (Saygun) besteleyecektir. Solist, koro ve orkestra yoktur, vakit dardır. Ankara’daki müzisyenler toplanır, İstanbul Konservatuarından Nimet Vahit Hanım ve orkestra getirilir, Ankara Beden Eğitimi Yüksek Okulu öğrencilerinden bale ekibi oluşturulur. Üç perde on iki tablodan oluşan Özsoy Operası, 19 Haziran 1934’te Şah Pehlevi’nin ve Mustafa Kemal’in huzurunda Ankara Halkevi’nde (Türk Ocağı Salonu) sergilenir ve dakikalarca ayakta alkışlanır.</p>
<p>Yukarıda ilk milli opera olan Özsoy Operasına dair verdiğimiz <em>-kısa ve özet</em>&#8211; bilgi, Onur Ural’ın yazdığı “<strong>Deha Atatürk</strong>” kitabından. Ural, her yaştan okura Mustafa Kemal Atatürk’ün az bilinen, bahsedilmeyen, şaşırtıcı ve inceliklerle dolu on öyküsünü aktarıyor.</p>
<p><img decoding="async" src="https://static.bianet.org/2024/06/3333ic.jpg" alt="" /></p>
<p>“<strong>Bir Misafir ve Bir Operanın Öyküsü 1934: Özsoy Operası</strong><em>” kitabın bölümlerinden biri. </em>Denildiği gibi,<em> </em>Mustafa Kemal’in bir devlet adamı olarak, iki komşu ülke arasında yüz yıllardır süren düşmanlığı dostluğa dönüştürmek için, din-mezhep konularını bir kenara iterek, kardeşlik fikrini bir nutukla değil, bir İran efsanesi dayanağında bir öykünün dilinden, sahnenin hareketinden, müziğin gücünden yararlanarak fikrini opera sanatı aracılığıyla işleme fikri ve bunu hayata geçirmesi <em>–elbette</em>&#8211; çok etkileyici. Yazar da bu operanın, Mustafa Kemal’in kurduğu yeni ulusun kültür politikası ve ortak manevi değerlerinin somut bir örneği olduğunu, ilk milli operanın genel devlet politikalarına ışık tuttuğu, tarihte bir devlet adamının isteği ve katkıları ile yapılan ilk opera olmasının önemini halen koruduğunu söylemektedir.</p>
<p>Yazar Ural, 57 yıllık yaşamında yenilgiyi kabul etmeyen, okumaktan yorulmayan, farklı fikirlere sahip insanları dinleyen, değişime açık, zamanın ötesinde düşünen, gerektiğinde risk almaktan çekinmeyen, kadınlara toplumsal hayatta yer almalarını sağlayan haklar veren, sanat(çın)ın yanında duran, gençlerin geleceğin koruyucusu olduğunu bilen bir liderin, bir <strong>deha</strong>’nın fikir dünyasından, hayata geçirdiği çarpıcı örnekleri sunmayı amaçladığını söylüyor.</p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk’e dair çok sayıda çalışmanın/ eserin arasında yerini alan bu kitap, özenli bir çalışmanın ürünü. Dajana Sevil Hacısüleymanoğlu’nun yaptığı resimler ve kapak tasarımı, metni güçlendirmeye katkı veriyor. Hacmi küçük (72 sayfa) ancak içeriği çok zengin kitabı bitirdiğimde, Atatürk’e hayranlığım daha da arttı.</p>
<div class="box-1">
<p>Kitaptan bir bölüm –özetle-</p>
<p><strong>Seyyar Sergi Karadeniz Vapuru Yola Ç</strong><strong>ıkt</strong><strong>ı (12 Haziran 1926)</strong></p>
<p>Cumhuriyetin ilanından üç yıl sonra, Mustafa Kemal’in önerisiyle Türkiye Cumhuriyeti’ni yurt dışında tanıtmak amacı ve uluslararası ilişkiler çabasıyla, Karadeniz Vapuru ile yüzen bir sergi projesi hayata geçirilmesi için öncelikle “Karadeniz Vapuru Sergi ve Seyahat Yönetmeliği” hazırlanıyor. Yüzen serginin uğrayacağı limanlar, sergiye katılım şekli, satış, nakliye, komisyon, antrepo, sigorta hizmetleri, eşyaların teslim yöntemi ve masraflar dahil tüm hususlar mevzuatla düzenleniyor. Sergi Düzenleme Heyeti Başkanı Raufi Bey olur.</p>
<p>Deniz Yollarının (Seyr-i Sefain) 1905- Hollanda yapımı, 4,7 bin grostonluk, 120 metre boyunda, 14 metre eninde, 12 mil hız yapan Karadeniz Vapuru, 3 Nisan 1926’da Haliç Tersanesinde bakım ve onarıma alınıyor. Ambarlar sergi ve satış salonlarına dönüştürülüyor, yer döşemeleri ve elektrik sistemi yenileniyor, tüccar ve şirket temsilcilerinin ticari işleri için İş Bankası Şubesi kurulur.</p>
<p>12 Haziran 1926 tarihinde İstanbul Tophane Rıhtımından Mudanya Limanına hareket eden vapurun ilk ziyaretçileri Bursa gezisindeki Mustafa Kemal olur.</p>
<p>Vapurda pamuk, tütün, meyan kökü, bal, zeytin, meyve, yumurta, tiftik fındık, üzüm, incir, gül yağı, ipek, susam ve yapağı gibi tarım ürünleri, maden ürünleri, halı, keçe, çini, nakış ve el işleri ile hazırlatılan anayasa, zirai gelişme, bankacılık, kooperatifçilik, sigortacılık, madenler limanlar vb. konularda ve ülkemizi tanıtan kitap ve broşürler sergilenir. Her şey çok özenlidir. Örneğin ürünlerin üzerinde dört dilde etiket bulunması gibi.</p>
<p>Kaptan Lütfi yönetimindeki vapurda 125 kamara-güverte-makine çalışanı, 47 kişilik Cumhurbaşkanlığı Orkestrası, 95 kişilik düzenleme heyeti, 18 kişilik mutfak ekibi olmak üzere 285 kişi vardı. Yolcular arasında Anadolu Ajansı kurucularından Şair Kemalettin Bey (Kamu), İstiklal Marşı bestecisi Zeki Bey (Üngör), ilk kadın gazetecilerden Bedia Hanım (Arseven), ilk kadın milletvekillerinden Mebrure Hanım, kolej ve güzel sanatlar öğrencileri, tezgahta halı dokuyan iki genç kız da vardı.</p>
<p>Plan dahilinde davetler, resepsiyonlar ve konserler verildi. Örneğin varılan liman şehirlerinde verilen konserlerden elde edilen gelirin, o ülkenin ihtiyaç sahibi çocuklarına verilmesi dahi planlanmıştı. Örnek bir girişim olan bu sergi seferi 86 gün 22 saat sürdü. Vapur 12 Batı Avrupa Devleti’nin 15 limanına uğradı, 6 limana uğranamadı.</p>
<p>“<em>Madem yabanc</em><em>ılar </em><em>ülkemize gelmiyor, o zaman bir sergi ile biz onlara gideriz</em>.” diyen Mustafa Kemal’in bu düşüncesini hayata geçirdiği Seyyar Sergiye dair 2006 yılında Garanti Bankası ve Netherland Culture Fund sponsorluğunda yapılan “<strong>Karadeniz: Seyr-i T</strong><strong>ürkiye</strong>” başlıklı 57 dakikalık belgesele kitapta yer alan barkottan ulaşılabiliyor.</p>
</div>
<p>Kitabın “<strong>Savaş Devam Ederken Yapılan Bir Kongrenin </strong><strong>Öyküsü</strong> (15<em>-21 Temmuz 1921, Ankara</em>)” bölümü okuyup bitirildiğinde bu maarif kongresinin ne denli anlamlı olduğunu anlaşılıyor. Yazar Ural, Mustafa Kemal’in geleneksel eğitimin milli olmadığını, bütünüyle bilimsel zihniyete kapalı olduğunu, hedefinin öbür dünyaya çevrildiğini, çağın gereklerine ve toplumun ihtiyaçlarına cevap vermediğini, yapıcı ve yaratıcı yeni nesillerin yetişmesine engel olduğu fikirlerinden hareketle savaş koşullarında yapılan bu kongrenin milli tarih, milli sanat ve milli kültürün gelişmesi, yapıcı ve yaratıcı yeni kuşakların yetişmesi için atılan önemli bir adım olduğunu vurguluyor.</p>
<p>Ural, kongrenin eğitim-öğretimin geleceği açısından umut verici olduğunun altını çiziyor, hatta 15 yıl sonra kurulacak köy enstitülerinin temelinin bile burada atıldığını vurguluyor. (Kitapta kongrede Atatürk’ün yaptığı konuşmanın bir bölümünün de karakodu bulunuyor.)</p>
<p><strong>“Bir Köşk ve Bir Çınar Ağacının Öyküsü (8-10 Ağustos 1930)” </strong>bölümü Mustafa Kemal’in<strong> </strong>çevrecilik anlayışının göstergesi olarak kitapta<strong> </strong>yer alıyor<strong>. </strong>Yalova’daki köşkün bahçesindeki çınar ağacının zarar görmemesi için köşkün kaydırılmasına dair ilişkin Koç Holding tarafından hazırlanan “Yürüyen Köşk” belgeselini izlemek isteyenler için de karekod kitap da yer alıyor.</p>
<div class="box-1">
<p>Kitaptan bir başka bölüm –özetle-</p>
<p><strong>Arkeoloji Dergisine Sponsor Olan Bir Devlet Adam</strong><strong>ı</strong></p>
<p>Kurtuluş Savaşının devam ettiği ancak Sakarya Meydan Savaşının sona erdiği günlerde Mustafa Kemal’e önerilen Eti (Hitit) müzesi kurulması fikri kabul görür. Ankara Kalesinde Asar-ı Atika (Eti) Müzesi açılması için yapılan çalışmalar 1 Ekim 1921 tarihinde sonuçlanır ve müze ziyarete açılır.</p>
<p>İleride Anadolu Medeniyetleri Müzesi adını alacak bu müze, dünyanın en kapsamlı Anadolu uygarlığı müzesinin temeli olur. Hitit Medeniyetine dair arkeolojik bulgular araştırılır, çeşitli yerlere dağılan sanat eserleri burada toplanır.</p>
<p>İstanbul Resim ve Heykel Müzesi ile Ankara Etnoğrafya Müzesi de Mustafa Kemal’in talimatlarıyla açılır. Ankara Üniversitesi Türk Tarih ve Coğrafya Fakültesi içinde Hititoloji bölümü de 1936 yılında kurulur.</p>
<p>***</p>
<p>Mustafa Kemal, Anadolu arkeolojisini ve Hititleri dünyaya tanıtmak için 1930 yılında Fransa’da yayımlanan “<strong>Revue Hittite et Asianique</strong>” isimli derginin sponsoru olur. Derginin ilk sayısında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın adı yer alır. Hitit ve Asianic Araştırmaları Dergisi, Atatürk’ün vefatından sonra İsmet İnönü’nün himayesinde bir süre daha yayınlanır.</p>
<p>Yazar Ural, bu müze ve derginin de Atatürk’ün çok yönlü bakış açısının örneği olduğunu belirtiyor.</p>
</div>
<p>Kitapta yer alan Cumhuriyetin 10. Yılı kutlamaları çerçevesinde açılan “<strong>Seyyar Terbiye Sergisi”</strong>nin öyküsü de<strong> </strong>çok hoş. 21 Nisan 1933 tarihinde Ankara Tren Garı’ndan yola çıkan ve üç vagonda sergilenen/ izletilen Seyyar Terbiye Sergisi, Atatürk’ün yürekten inandığı bir proje. Yazar Onur Ural, bu serginin Cumhuriyeti kuran üst aklın sinemanın eğitimdeki önemine verdiği önemin göstergesi olduğunu belirtiyor. Ankara’dan Samsun’a doğru yola çıkan trende 14 ayrı noktada konferans ve sergiler düzenleniyor, filmler gösteriliyor. 44 günde 1002 kilometre yol kat eden treni 10 bin kişi ziyaret ediyor. Gösterilen filmler elbette “<em>halkın ahlakını bozanlar</em>” değil, “<em>halkı terbiye eden/ eğiten/ ibret veren”</em>dir. Cumhuriyet vizyonunu halk ile paylaşan, halka sağlık ve tarım uygulamaları konusunda eğitim veren filmler olduğunu da yazar vurguluyor. Unutmadan yazmalıyım, daha sonra açılacak olan Köy Enstitülerinin mimarı İsmail Hakkı Tonguç bu projenin de fikir sahibi ve her aşamasındaki gönüllü yöneticisidir.</p>
<p>Onur Ural bir hekim ve öğretim üyesi. Yaptığı bilimsel çalışmaların ve yazdığı bilimsel yazıların ötesinde, farklı<strong> </strong>bir çalışmayla/metinle karşımıza<strong> </strong>çıkıyor<strong>; “Deha Atatürk” </strong>kitabıyla<strong>. </strong>İtinalı<strong> </strong>bir çalışma<strong>. </strong>Çok sayıda kaynaktan yararlanan ve bu kaynaklara kitabın sonunda yer veren yazar, ayrıca metnini görsel ve işitsel olarak verdiği karekodlarla da desteklemiş.</p>
<p>Bu yazıda kitaptaki “<strong><em>Kemal’in ‘Üüredicisi’ burada</em> yatıyor</strong>”, “<strong>Türkiye Cumhuriyeti’nde İlk Geometri Kitabını kim yazdı</strong><strong>?” </strong>ile<strong> “Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası” </strong>bölümlerine yer ver(e)medik ama <em>–çok-</em> okunası olduğunu belirtmeliyim.</p>
<p>Yazar Ural<strong>,</strong> bir dehanın fikir dünyasından, hayata geçirdiği çarpıcı örnekleri <em>–iyi ki-</em> sunmuş bize.</p>
<div class="box-17">
<p><strong>Onur Ural hakkında</strong></p>
<p>1964 yılında Giresun’da doğan Onur Ural, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1987 yılında mezun olduktan sonra Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji uzmanı oldu. Akademik kariyerinde 1996 yılında doçent, 2002 yılında profesör unvanını aldı. 1993-2009 yılları arasında Meram Tıp Fakültesi’nde çalıştı. 2009 yılında Selçuk Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı’nı kurdu ve halen aynı yerde öğretim üyesi olarak çalışıyor. Alanıyla ilgili çok sayıda makale, sunum ve kitap bölümüne katkı veren Ural, sinema, tiyatro, tarih ve arkeoloji alanlarına ilgi duyuyor, kitap okumaktan ve seyahat etmekten zevk alıyor.</p>
</div>
<p><em>“Deha Atatürk”</em><em>, Onur Ural, Angora Yayınevi, Ankara, 2024. 72 sayfa.</em></p>
<p>(ŞD/AS)</p>
</div>
</div>
</div>

		</div>
	</div>
</div></div></div></div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yasliyimhakliyim.com/bir-kitap-bir-deha/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir kitap, bir yazar: Ruhumun Kadınları, Isabel Allende</title>
		<link>https://www.yasliyimhakliyim.com/bir-kitap-bir-yazar-ruhumun-kadinlari-isabel-allende/</link>
					<comments>https://www.yasliyimhakliyim.com/bir-kitap-bir-yazar-ruhumun-kadinlari-isabel-allende/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şadiye Dönümcü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Feb 2026 15:20:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Basında Yaşlılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yasliyimhakliyim.com/?p=12255</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="vc_row wpb_row vc_row-fluid"><div class="wpb_column vc_column_container vc_col-sm-12"><div class="vc_column-inner"><div class="wpb_wrapper">
	<div class="wpb_text_column wpb_content_element" >
		<div class="wpb_wrapper">
			<div class="txt-wrapper">
<div class="desc" tabindex="0">Sayın Isabel Allende, “Kafanızdaki köy ile dolaşmaya” devam edin lütfen. Sizin gibi “iyi cadı”ların artması özlemimdir. Benim ruhumun kadınlarından biri olduğunuzu da bilmenizi isterim efenim.</div>
</div>
<div class="info-wrapper d-none d-lg-flex">
<div class="left-part">
<div class="authors-wrapper">
<p>Kendini ve kendisi gibi düşünenleri <strong>“iyi cadı”</strong> olarak niteleyen Şilili yazar <a href="https://bianet.org/etiket/isabel-allende-6742">Isabel Allende</a>‘nin son kitabı  “<a href="https://bianet.org/etiket/ruhumun-kadinlari-119550">Ruhumun Kadınları</a>”nı okudum keyifle.</p>
<p>Yalnızca duyularla algılanabilen değil, aynı zamanda insanın içtenlikle açtığı yüreğinde ve pırıl pırıl berrak zihninde hissettiği bir güzelliğin hakim olduğu bir dünya isteyen; her türlü saldırıya karşı korumalı olan, bozulmamış bir gezegen isteyen; karşılıklı saygıya dayanan, başka türler ve doğa tarafından desteklenen, dengeli bir uygarlık isteyen; birbirimizden ayıran cins, ırk, sınıf, yaş, ya da başka herhangi bir ayrım olmaksızın, kucaklayıcı ve eşitlikçi bir uygarlık isteyen; huzurun, gönüldaşlığın, dürüstlüğün, doğruların ve merhametin hüküm sürdüğü sevgi dolu bir dünya isteyen ve her şeyden daha fazla neşeli bir dünya isteyen bir “iyi cadı“ olan Allende, bu -son-  kitabını Koronavirüs günlerinde yazmış.</p>
<p>Anlatı türündeki kitabın arka kapağındaki metin kitaba ve yazara dair ipuçlarını veriyor: “Allende, anılarının derinliklerine indiği Ruhumun Kadınları’nda biz okuyucularına feminizmle ve kadınlıkla ilişkisini anlatırken aynı zamanda yetişkin yaşamının tüm yoğunluğuyla yaşanması, hissedilmesi ve keyif alınması gerektiğini; hayatında önemli yer tutan, özlem duyduğu ve ona ilham kaynağı olan, tüm zorluklara karşın onur ve cesaretle ayağa kalkıp ilerlemeye devam eden kadınları, “ruhunun kadınları”nı anlatırken yaşam tutkusunu ve aşk için her zaman umut olduğuna inancını bir an bile kaybetmediğini de gösteriyor. “</p>
<div class="box-16">
<h3><strong>Kitaptan… </strong></h3>
<p>“Yengeç gibi ağır adımlarla da olsa, güçlendikçe uygarlığı değiştiren kadın devrimine katılmak nasip oldu bana. Ne kadar uzun yaşarsam kendi kuşağıma  ait olmaktan  o kadar mutlu oluyorum, özellikle de Paula ve Nicolas’ı doğurduğum için; şimdiye kadar erkeklerin sahip olmadığı bu olağanüstü deneyim belirledi benim varlığımı. Hayatımın en mutlu anları yeni doğmuş çocuklarımı bağrıma bastığı zamanlardı. Ve hayatımın en acı dolu anı, ölmek üzereyken Paula’yı kollarımın arasında tuttuğum zamandı.</p>
<p>Kadın olmak her zaman çok hoşuma gitmiş değildir (…) Kadın olarak yaşama koşullarından pek az kadın benim kadar mutlu olurdu, çünkü kadınlar sanki ilahi bir lanetmiş gibi sonsuz bir haksızlığa katlanmak durumundalar; ama şu işe bakın ki her şeye rağmen çoğumuzun hoşuna gider kadın olmak. Aksi seçenek bize daha berbatmış gibi görünür. Neyse ki kendilerine biçilen sınırlamaları alt etmeyi başaranların sayısı günden güne artıyor. Bu yoldaki yorgunlukla ve yenilgilerle baş edebilmek için berrak bir vizyon, tutkulu bir yürek ve kahramanca bir irade gerekiyor. İşte kızlarımızın ve kız torunlarımızın kafalarına sokmaya çalıştığımız şey bu.”</p>
</div>
<p>Allende, eş ve anne rolünü oynarken çok büyük çaba harcadığını, sıkıntıdan patlayacak hallerde olduğunu kabullenmek istemediğini, beyninin sanki şehriyeli bir çorbaya dönüştüğünü, çok fazla düşünmemek için kendine bin türlü iş icat ettiğini, oradan oraya koştuğunu, kocasını sevdiğini, çocuklarının ilk yıllarını mutlu bir dönem olarak hatırladığını söyleyip ardından ekliyor: “Ama huzursuzluktan içim içimi yiyordu.”</p>
<p>Kitapta yazarın, “modern aşk”a ve şimdilerde rağbet gören internetten sevgili bulmaya dair yazdıkları eğlenceli.</p>
<p>Allende, 2015’de yirmi sekiz yıl evli kaldığı ikinci kocasından boşandığında, kız arkadaşlarının ona “Kendine internetten sevgili bul” deyince onun da “Kimse benim ilanıma yanıt vermez ki” demiş. Muziplik olsun diye şöyle bir ilan yazmış: “Belgeleri eksiksiz Latin göçmen, yetmiş üç yaşında feminist büyükanne, restoranlara ve sinemaya gitmek için temiz pak ve yol yordam bilir bir eş arıyor.” Elbette bu ilanı vermemiş ilgili sitelere. Sonra bir şekilde -ve iyi ki-  Roger çıkmış karşısına. “Eğer ben kendime bir sevgili bulabildiysem, kendine bir can yoldaşı arayan her yaşlı kadın için umut var demektir.” diyor Allende.</p>
<p>Allende’nin kitaptaki her satırı düşündürücü ve etkileyici. Anlattığı “ruhunun kadınları” ile – tanışmak çok keyifli. Annesi Panchita, kızı Paula, Lori, Mana, Nicole ve hayatındaki öteki olağanüstü kadınlara adadığı kitabında, insanın hayat mottosu yapabileceği pek çok cümle var. İşte tuttuğum -ve paylaşmam gereken-  bir not. Annesi Panchita, ömrünün son zamanlarında her işi için yardım kabul etmeye razı olduğunu ve bundan şükran duyduğunu söylüyor kızı Isabel’e ve ekliyor: “İnsan birine bağımlı olunca alçak gönüllü oluyor. Ama tevazu kibirli olmayı ortadan kaldırmıyor.”</p>
<div class="box-16">
<h3><strong>Kitaptan…</strong></h3>
<p>Cüretkar büyükannelerin çağını yaşıyoruz ve bizler nüfusun içinde en hızlı artan sektörü oluşturuyoruz. Bizler çok uzun yaşayan kadınlarız, kaybedecek hiçbir şeyimiz yok, bu yüzden de öyle kolay kolay korkmuyoruz; açık açık konuşabiliriz, çünkü rekabet etmek, hoşa gitmek ya da popüler olmak gibi bir derdimiz yok; dostluğun ve işbirliğinin ne kadar değerli olduğunu biliyoruz. İnsanlığın ve gezegenimizin durumuna çok üzülüyoruz. Dünyayı şöyle adamakıllı bir silkelemek için uzlaşmaya varmamızın vakti geldi artık.</p>
</div>
<p>Yaşlılık çalışmaları yapan bir sosyal hizmet uzmanı ve yaşlanan birisi olarak Allende’nin yaşlılığa ve kendi yaşlılığına dair yazdıkları, benim için ayrıca çok kıymetli. “Yaşlılığım benim için harika bir armağan. Kafam hala çalışıyor. Beynimi çok seviyorum. Kendimi daha hafif hissediyorum, güvensizlik duygusundan, mantıksız arzulardan, yararsız komplekslerden ve zahmetine değmeyecek daha başka temel günahlardan kurtardım kendimi. Onları yolda bıraka bıraka ilerliyorum, birer birer silkip atıyorum… Bunu daha önce yapmalıymışım. “diye(bile)n  Allende’ye gıpta etmemek ne mümkün.</p>
<div class="box-16">
<h3><strong>Kitaptan… </strong></h3>
<p>Aşk insanı gençleştiriyor, buna hiç kuşku yok. Ben yeni bir aşk yaşıyorum, belki bunun için sanki otuz yaş daha gençmişim gibi kendimi sağlıklı ve coşkulu hissediyorum. Benim durumumda aşırı bir endorfin söz konusu. Kendimi genç hissediyorum. Yine de ne olur ne olmaz diye kapasitemi sınamaya çalışmıyorum ve sınırlarımı sessizce kabulleniyorum; eskisinden daha az şey yapıyorum ve herhangi bir işte daha fazla vakit harcadığım için zamanımı ölçüyorum; eskiden mecburen girdiğim tatsız angajmanlardan sakınıyorum, gereksiz yolculukları ve sekiz kişiden fazlasının katıldığı sosyal toplantıları kabul etmiyorum, çünkü o toplantılarda herkesin bel hizasında kalıp görünmez oluyorum; gürültülü çocuklardan ve kötü kalpli yetişkinlerden kaçınıyorum. Yetmiş yaşıma kadar aynı anda üç-dört işte birden hokkabazlıklar yapabilir, azıcık bir uykuyla günlerce çalışabilir, on saat boyunca yazı yazabilirdim. Çok daha esnek ve güçlüydüm. Şimdiyse… Tek bir sorumluluğum var; o da yazmak ve buna başlamak sonsuza kadar vaktimi alıyor; dört-beş saatten fazla yazamıyorum onu da fincanlar dolusu kahve ve irade gücüyle becerebiliyorum.</p>
</div>
<p>Yaşlanmanın ‘Tabiat Ana’nın yaşlıları elimine etmesinin dışında kötü bir yanı olmadığını, yaşlıların üretken yılları sona erdiğinde ve çocuklarını yetiştirdikten sonra kaldırılıp atılabilir hale geldiğini, yaşlılığa karşı beslenen önyargının yok edilmesi gerektiğini, insan yaşlandıkça kusur ve erdemlerinin azdığını, geçen yılların insanı bilgeleştirmediği aksine birazcık kaçıklaştırdığını, toplum uzun yaşamla başa çıkmaya hazır olmadığından hayatın son döneminin genellikle trajik olduğunu, yaşlılar öncelikli olmadığından devletin yeterli kaynak ayırmadığını, sağlık sisteminin adaletsiz ve yetersiz olduğunu, huzurevlerinin yaşlıları –çoğunlukla- halkın gözünden uzak bir yere kapatma amacıyla kurulduğunu söyleyen Allende ekliyor: “Yaşlıların çoğunun korkunç kaderi, sonunda başkasına bağımlı, yoksul ve istenmeyen kişiye dönüşmek oluyor.</p>
<div class="box-16">
<h3>Kitaptan…</h3>
<p>Ben neşe içinde yaşlanmaya razıyım, bunun için de bazı kurallarım var: Artık kolay kolay ödün vermiyorum; yüksek ökçeli ayakkabılara, diyetlere ve salaklara sabır göstermeye elveda; ve hoşuma gitmeyen şeye kendimi suçlu hissetmeden HAYIR demeyi öğrenmiş bulunuyorum. Hayatım artık çok daha iyi gidiyor, ama içimdeki savaşçının dinlenmeye çekilmesini düşünmüyorum, zihnimde ve kanımda ateşin biraz olsun kaynamasını tercih ediyorum.</p>
</div>
<p>Allende, hayatın son altı yılının en pahalı, acılı ve yalnız yıllar olduğunu,  başkalarına bağımlı olunan bu yılların korkunç sıklıkta yoksullukla geçtiğini, eskiden aile –yani ailedeki kadınlar- ihtiyarlara baktığını ama yaşadığı bölgede artık öyle olmadığını; daracık evlerde, az parayla,  zahmetli çalışma hayatı ve yaşam temposu yetmiyormuş gibi büyükannelerle büyükbabaların fazlasıyla uzun yaşadığını; doğum oranı düşen ABD ve Avrupa’da yaşlanan insanların bakımı için göçmenlere kucak açılması gerektiği, -hepsi genç olan kadın- yaşlıların bakımını üstlendiğini, sonunda öylesine sevdiğimiz sabırlı ve sevgi dolu dadılara dönüştüğünü söylüyor.</p>
<p>Basit bir yaşamdan, daha az kaygı ve daha fazla eğlenceden,  daha az maddi şey ve daha fazla boş zamandan, daha az sosyal bağlantı ve daha fazla gerçek dostluktan,  daha az yaygara ve daha fazla sessizlikten yana olduğunu söyleyen Allende’nin “Ben duş yapmak için yardıma ihtiyaç duymadan önce ölmek istiyorum. cümlesi etkileyici elbette.</p>
<div class="box-16">
<h3><strong>Kitaptan…</strong></h3>
<p>“Kızım öldüğünden beri Ölüm’ün ne kadar yakın olduğunun tam olarak bilincindeyim ve şimdi artık, şu yetmiş küsur yaşında. Ölüm benim dostum oldu. Onun elinde tırpanıyla çürümüşlük kokan bir iskelet olduğu doğru değil; olgun bir kadın, mis gibi gardenya kokan zarif ve hoş biri. Eskiden çevremde dolaşır dururdu, sonraları yandaki evde dolaşır oldu, şimdiyse bahçemde bekliyor sabırla. Kimi zaman yanından geçerken selamlaşıyoruz ve sanki sonuncusunu yaşıyormuşum gibi her günün kıymetini bilmeme gerektiğini hatırlatıyor bana.”</p>
</div>
<p><strong>Sayın Isabel Allende;  </strong>üretkenliğinizi sürdürdüğünüz, neşe içinde –Roger’la birlikte- yaşlanacağınız, içinizdeki savaşçının dinlenmeye çekilmesine izin vermediğiniz, zihninizdeki ve kanınızdaki ateşin -biraz değil- çokça kaynamasına olanak tanınan bir yaşam diliyorum. “Kafanızdaki köy ile dolaşmaya” devam edin lütfen. Sizin gibi “iyi cadı”ların artması özlemimdir. Benim ruhumun kadınlarından biri olduğunuzu da bilmenizi isterim efenim.</p>
<p>(ŞD/EMK)</p>
<p><em><strong>Künye: </strong>Isabel Allende. Ruhumun Kadınları. Çeviren İnci Kut. Can Yayınları Temmuz 2024, 189 sayfa.</em></p>
</div>
</div>
</div>

		</div>
	</div>
</div></div></div></div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yasliyimhakliyim.com/bir-kitap-bir-yazar-ruhumun-kadinlari-isabel-allende/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alzheimer Çocuklara Nasıl Anlatılır?</title>
		<link>https://www.yasliyimhakliyim.com/alzheimer-cocuklara-nasil-anlatilir-2/</link>
					<comments>https://www.yasliyimhakliyim.com/alzheimer-cocuklara-nasil-anlatilir-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şadiye Dönümcü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Feb 2026 15:18:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Basında Yaşlılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yasliyimhakliyim.com/?p=12252</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="vc_row wpb_row vc_row-fluid"><div class="wpb_column vc_column_container vc_col-sm-12"><div class="vc_column-inner"><div class="wpb_wrapper">
	<div class="wpb_text_column wpb_content_element" >
		<div class="wpb_wrapper">
			<div class="txt-wrapper">
<div class="desc" tabindex="0">Arkadaşım Mukadder altı yaşındaki torunuyla 66 yaşındaki alzheimer teşhisi konan kocası arasında ne yapacağını bilemiyor. Sadece eşine değil, torununa da üzülüyor. Acı olan Mukadder için üzülen yok.</div>
</div>
<div class="info-wrapper d-none d-lg-flex">
<div class="left-part">
<div class="authors-wrapper">
<p>Eski komşum Mukadder telefonda “<em>Sana ihtiyacım var, yarın sabah kahveye gelsen bize!  Gülce yokken görüşelim istiyorum</em>” deyince, gittim. Mukadder’le akranız. Torunu doğduğunda, kızına destek olmak için emekli oldu.</p>
<p>Eşi Hilmi bankacıydı ve aniden emekli oldu. Şaşırdık. Meğer işine dair çok ciddi hatalar yapıyor, yapması gerekenleri yapmıyor, gereksiz tartışmalara giriyor, anlamsız tepkiler veriyormuş işyerinde. Banka, nazikçe, ikramiyesine fazladan üç aylık ekleyerek, emekli etti. Hilmi’ye <a href="https://bianet.org/etiket/alzheimer-6978">Alzheimer</a> teşhisi kondu. Mukadder ve ailesi açısından süreç işledi: ret, kabul ve uyum diye. Hilmi’nin tablosu her geçen gün ağırlaşıyor.</p>
<p>İlkokul birinci sınıfa giden torun Gülce, okul çıkışı a’nanesine gelip, akşamleyin evine gidiyor. Mukadder dışa dönük, sanat-kültür etkinliklerini seven, sporunu yapan, okuyan, sosyal ilişkilerini önemseyen biriydi. Kocasının hastalığı ve torunun okula başlamasıyla zorlanmaya başladı. Sadece yardımcısının geldiği gün 1-2 saatliğine dışarı çıkabiliyor. Çevresiyle &#8211;<em>kızı dahil</em>&#8211;  paylaşmıyor sıkıntılarını pek.</p>
<p>Mukadder için yapabildiğim tek şey onu sıkça aramak ve dinlemek. Son zamanlarda Gülce-Hilmi ilişkisine getiriyor hep konuyu. “<em>Altı yaşındakine laf dinletiyorum, 66 yaşındakine dinletemiyorum” </em>diye yakınıyor. “<em>Hilmi’nin geriye, Gülce’nin ileriye doğru gittiğini unutuyorsun bazen</em>” dediğimde, “<em>Haklısın</em>” diyor.</p>
<p>Mukadder sadece eşine değil, torununa da üzülüyor. Acı olan Mukadder için üzülen yok; yorulduğu, gerildiği, yalnız bırakıldığı, üzerindeki yükü taşımakta giderek daha çok zorlandığının farkında olan yok.</p>
<p>Gülce’yle eskisi gibi oyun oynayamadığı, ona istediği kadar zaman ayıramadığı için de hayıflanıyor. Dedesinin onu tedirgin ettiğinin, kaygılandırdığının, sıkça şaşırttığının farkında. Gülce’yi dili döndüğünce bilgilendirdiğini, rahatlatmaya çalıştığını ama yetmediğini düşünüyor. Kızı “<em>Çocuklar gerçekçidir, Gülce baş eder dedesine dair kaygılarıyla</em>”, demiş. “<em>Biraz haklı kızın</em>” dedim arkadaşıma, “<em>Herkesin yakınlarının hastalığına karşı tepkileri farklı oluyor, kızının da farklı haliyle</em>”, dedim. Sustu. Gülce geldi okuldan. Sohbet ettik, kelime oyunu oynadık. Vedalaşırken kocaman kucakladım onu.</p>
<p>Akşam oturdum bilgisayarın başına. Arama motoruna “<em>Alzheimer çocuklara nasıl anlatılır?”</em> yazdım. Alzheimer Vakfı’nın web sitesinde <a href="http://alz.org.tr/cocuklara-yapilacak-aciklamalar/" target="_blank" rel="nofollow noopener">“çocuklara yapılacak açıklamalar&#8221;</a> linki çıktı karşıma. Beş başlık altında sıralanan notlar çok anlaşılır şekilde sıralanmıştı. Kadim alışkanlığım nedeniyle not alarak okumaya başladım; örtülü niyetim de bu notları Mukadder’e göndermekti. Gülce’nin annesi ya da a’nanesi değildim, müdahil ol(a)mazdım eğitimine ama dolaylı destek verebilirdim.</p>
<p>***********************************************************************</p>
<p><strong>Büyükannesi/büyükbabası Alzheimer olan çocuğa;</strong></p>
<p>* Hastalığa dair sıkça -sabırla- ve örneklerle açıklama yapın. Örneğin: Evin adresini unutabilir, doğru sözcüğü bulamaz gibi.</p>
<p>* Soru sorması, düşüncelerini söylemesi, endişelerini dillendirmesi için fırsat tanıyın.</p>
<p>* Güven verin, dokunun.</p>
<p>* Espriler yapın -ama hastanın yüzüne değil- birlikte gülün.</p>
<p>* Hastanın -zorlanarak da- yapabildiği şeyleri fark ettirin.</p>
<p><strong>Büyükannesi/büyükbabası Alzheimer olan <a href="https://bianet.org/etiket/cocuk-93">çocuk</a>;</strong></p>
<p>* Endişe ve duygularını ifade etmesi için yüreklendirilmeli</p>
<p>* Küçükse yaramazlık yaptığı / “kötü şeyler” düşündüğü için kendini hastalıktan sorumlu tutabilir. Büyükse yakınlarının geçmişte yaptığı bir şeyin cezası diye endişelenebilir. Bunların doğru olmadığı konusunda rahatlatılmalı.</p>
<p>* Hastayla akraba oldukları için kendisinin/ başka bir yakınının bu hastalığa yakalanma olasılığının olmadığına dair rahatlatılmalı.</p>
<p><strong>Büyükannesi/büyükbabası Alzheimer olan çocuk;</strong></p>
<p>* Yaşadığı zorlukları anladığınızı -yani anlaşıldığını- bilmeli, huysuzluk yaptığında  -bile- sevildiğini hissetmeli.</p>
<p>* Hastanın garip davranışlarının nedenlerinin sıkça hatırlatılmasına, çıkan yeni problemlere dair konuşma ihtiyacı duyabilir.</p>
<p><strong>Büyükannesi/büyükbabası Alzheimer olan çocuk; </strong></p>
<p>* Hasta olduğu için üzülür.</p>
<p>* Hastanın geleceği için kaygılanır.</p>
<p>* Diğer yakınlarının davranışları nedeniyle korkar, canı sıkılır, rahatsız olur veya utanç duyar. (Bazen de bu duyguları suçluluk duyar.)</p>
<p>* -Bir zamanlar- kendinden sorumlu olan bu kişiden sorumlu olduğunu varsayar.</p>
<p>* Ona olan hislerini kaybetme duygusu yaşar.</p>
<p>* Diğer yakınlarının stresli olması ve kendisine eskisinden az zaman ayırması nedeniyle hastaya kızgınlık duyar.</p>
<p><strong>Büyükannesi/büyükbabası Alzheimer olan çocuk;</strong></p>
<p>* -Fazla- ilgi ister, yaramazlığı artar, kabus görür, uyku sorunu olur, açıklanamayan acı-ağrılar yaşıyorsa,  bu hasta(lık) nedeniyle çok kaygılı olduğunun ve -daha fazla- rahatlatılmaya ihtiyacı olduğunu gösterir.</p>
<p>* Okulda konsantrasyon zorluğu çeker ve başarısı düşer. Öğretmeni bilgilendirilmeli.</p>
<p>* İçten içe üzgündür ama neşeli/ilgisiz görünebilir. O, susturulmak yerine durum hakkında konuşması, duygularını ifade etmesi için yüreklendirilmeli.</p>
<p>* Çok üzgün/ağlamaklı olabilir ve ilgi ihtiyacı artabilir. Konuşmak için ona zaman ayırın.</p>
<p>* Ergenlik dönemindeyse evdeki değişiklik ve belirsizlikler nedeniyle zorlandıklarından içine veya odasına kapanır ya da dışarıya kaçar. Sakince konuşarak bazı endişeleri azaltılmalı. Anlaşıldığını bilmeli. Normal hayatını sürdürmesi özendirilmeli.</p>
<p><strong>Büyükannesi/büyükbabası Alzheimer olan çocuk</strong>;</p>
<p>* Hastalık sürecine ve hastanın bakımına dahil edilmeli, ancak sorumluluğu sınırlı olmalı ve az zaman almalı.</p>
<p>* Hastaya sevgi ve şefkat göstermeli,</p>
<p>* Hastayla birlikte keyifli etkinlikler yapılmalı,</p>
<p>* Yakınları tarafından hastanın geçmişine dair bilgilendirilmeli,</p>
<p>* Hastayla geçirdiği zamanları hatırlaması için fotoğraf/videoları çekilmeli,</p>
<p>* Hastayla kontrollü yalnız bırakılmalı,</p>
<p>* Çabaları nedeniyle yakınları tarafından takdir edilmeli.</p>
<p>*****************************************************************************</p>
<p>Okumam bittiğinde Mukadder’e e-posta yazdım.</p>
<p><em>“ (…) Eve gelince internette, Alzheimer Vakfı’nın web sitesinde Alzheimer için çocuklara yapılacak açıklamaları okudum. Tuttuğum notlar ekte. Unutma, sevgili arkadaşım; “Hiçbir şey kalıcı değil! Her şey geçici. Geçip gideni geri getiremezsin. Her şeyin geçip gideceği gerçeğini değiştiremezsin. (…)</em> “</p>
<p>Yanıt geldi Mukadder’den.</p>
<p><em>“(…) Hayatın adil olmadığını düşündüğüm şu günlerde, hayatın bereketinin sadece olumlu şeylerden ibaret olmadığını hatırlattı yazdıkların. Bir yerde okumuştum: ‘Kronikleşen tükenmişlik tedavisi zahmetlidir, normalleşebilmek için başkalarının devamlı desteği gerekebilir.’ Sağ ol arkadaşım. Yazdıklarını hayata geçirmeye çalışacağım. Gülce’ye ‘deden seni anlayabilecek ve kendini ifade edebilecek olsa, seninle gurur duyardı’, diyeceğim sık sık.(…)”   </em>(ŞD/BK)</p>
</div>
</div>
</div>

		</div>
	</div>
</div></div></div></div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yasliyimhakliyim.com/alzheimer-cocuklara-nasil-anlatilir-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyükanne-Büyükbaba ve Torun İlişkisi: &#8220;Aşkın Anlama Uzanan Ufku&#8221;</title>
		<link>https://www.yasliyimhakliyim.com/buyukanne-buyukbaba-ve-torun-iliskisi-askin-anlama-uzanan-ufku-2/</link>
					<comments>https://www.yasliyimhakliyim.com/buyukanne-buyukbaba-ve-torun-iliskisi-askin-anlama-uzanan-ufku-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şadiye Dönümcü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Feb 2026 15:17:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Basında Yaşlılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yasliyimhakliyim.com/?p=12249</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="vc_row wpb_row vc_row-fluid"><div class="wpb_column vc_column_container vc_col-sm-12"><div class="vc_column-inner"><div class="wpb_wrapper">
	<div class="wpb_text_column wpb_content_element" >
		<div class="wpb_wrapper">
			<div class="txt-wrapper">
<div class="desc" tabindex="0">Wilhelm Schmid der ki: &#8220;Büyüklerin evi torunlar için sıcak ve masalsıdır. Büyüklerin anlattıkları tecrübedir, aile tarihidir ve nostaljidir. Büyükler için torunlar yeni serpilen hayata yakın olmanın aracı ve en iyi anti-aging programıdır&#8221;.</div>
</div>
<div class="info-wrapper d-none d-lg-flex">
<div class="left-part">
<div class="authors-wrapper">
<p><strong>James Joyce</strong>&#8216;un karısına yazdığı mektuptaki &#8220;(Çocuklarımız) başarılıysalar ve yüce gönüllü iseler, o zaman bu bizden almışlar demektir, aşkım&#8221;, satırına <strong><a href="https://bianet.org/etiket/wilhelm-schmid-40034">Wilhelm Schmid</a></strong> &#8220;Kısmen bazı yanlarıyla da başkalarından, yaşıtlarından, kardeşlerinden, arkadaşlarından, eğitmenlerinden, öğretmenlerinden, bir de büyükanneleri ve büyükbabalarından&#8221; diye ekleme yapıyor.</p>
<p>Alman Felsefeci Wilhelm Schmid, <strong>&#8220;Anne Baba Ve Büyükanne Büyükbaba Olmanın Sevinçleri Üzerine&#8221;</strong> adlı kitabının (İletişim yayınları, İstanbul-2018) <strong>&#8220;Büyükanneler Ve Büyükbabalarla Torunlar Arasındaki Sevginin Özellikleri&#8221;</strong> bölümünden alıntıladım yukarıdaki anekdotu.</p>
<p>Schmid&#8217;i seviyorum; mutsuzluk, aşk, yaşlanmak, arkadaşlık ve düşmanlık üzerine yazdıklarını sevdiğim gibi, anne-babalık ve büyükanne-büyükbabalık kurumu üzerine yazdıklarını da çok sevdim.</p>
<p>İş bu yazı; kendi cenahımdan anneanne/babaanne–dedelik ya da büyükanne- büyükbabalık kurumuna bakıştan ziyade konuya dair yaşantılarımın ve Schmid&#8217;in yazdıklarının bir bölümünü içerecek. Malum konu derin ve tek bir yazıyla işlenecek gibi değil.</p>
<h2>Torunların ölümle ilk karşılaşması</h2>
<p>İki dedemi görmedim, babaannemi de. Annemin annesini, nenemi yani, ilkokuldayken kaybettim. Drama &#8216;macır&#8217;ı nenemden ürkerdik –galiba- biraz. Tok sözlüydü, özgül ağırlığı vardı. Yaz akşamüzerleri onun bahçeli evinde toplanır; yer içer ve oynardık kuzenlerimle. Kışın hafta sonları giderdik, nenemlere. Evdeki iki teyzem çekerdi tüm yükümüzü. Yakından yaşadığım ilk ölüm onun ölümüydü. O ölünce evinin şavkı söndü adeta.</p>
<h2>&#8220;Büyükanne-büyükbabalar torun ayrımından kaçınmalı&#8221;</h2>
<p>Geleneksel yapının egemen olduğu bir Ege kasabasında yaşıyorduk. 6 kızı ve 1 oğlundan olma 18 torunu vardı öldüğünde; yaşları o zamanlar 2-30 arasında değişen. Nenem, biricik oğlundan olma ikisi kız, biri erkek olan üç torununu diğer torunlarından ayrı tutardı.Farkındaydık, itiraz etmezdik, çünkü kabullenmiştik. Nenemin ilk torun çocuğu, Melis doğduğunda &#8216;dört kuşak bir arada&#8217; olmanın kadir ve kıymetini bilecek yaşta değildim. Nenemin kızları –nedense- nene değil, babaanne ya da &#8216;an&#8217;ane&#8221; dedirtti, torunlarına.</p>
<h2>&#8220;Aralarındaki sevgi özeldir&#8221;</h2>
<p>&#8220;5 kız kardeşiz. Liseyi bitirdiğim yıl kaybettiğim babam, sadece 2 kızından olma 4 torunundan duyabildi, &#8216;dede&#8217; sözcüğünü. Süreç içerisinde anneme, &#8216;a&#8217;nane&#8217; diyen 3 kız torun daha geldi. Yakınında olan 3 torununun büyümelerinin belli aşamalarına tanıklık etti, a&#8217;nane olmanın tadını çıkardı. Benden olma 2&#8217;si hariç diğerlerinin mürüvvetlerini de gördü. Hatta 86 yaşında hayatında ilk kez uçağa binip İstanbul&#8217;a, torununun düğününe bile gitti, 20 saatliğine. İki kızının a&#8217;nane olduğunu gördü.</p>
<h2>&#8220;Büyükanne-büyükbabalık keyfi artırılarak yaşanmalı&#8221;</h2>
<p>Annemden uzakta, gurbette olsak da, her fırsatta yanına gittiğimiz annemle kızlarım arasında an&#8217;ane-torun mefhumu oluştu. Schmid&#8217;in tanımladığı engel koymayan, iktidar kurmayan, sükunetini koruyan, müdahil olmayan, makul denetim kuran, yargılamaktan kaçınan, fazlasıyla özenli, sınırlı sorumlu büyükanne/büyükbaba tanımına seçili alanlar(ın)da -belli bir sınırda- uyuyordu, annemin a&#8217;naneliği.</p>
<p>Şimdi düşünüyorum da o zamanların büyükanne/büyükbaba anlayışına aşağı yukarı denkti. Son torunlar yaşlılığına denk gelmişti. Üç kuşak bir aradayken sorun yaşamadık mı? Tabii ki yaşadık; sonra hemence unuttuğumuz.</p>
<h2>&#8220;Deneme-yanılma dönemi olduğunu onlar bilir&#8221;</h2>
<p>Nazik&#8217; şeyleri ebeveynleriyle konuşamayan çocuklar, büyükleriyle açık açık konuşur, sırdaşlıklarına olan güvenle. Çünkü ebeveyn ilişkisi korku içerir, büyüklerle ilişki içermez.&#8221; Kızlarım ve yeğenlerimin a&#8217;naneleriyle ilişkilerine dair Schmid&#8217;in tanımlamasına uygun –minik- anıklıklarım var elbette ama yazıyı daha fazla kişiselleştirmemekte yarar var.</p>
<h2>&#8220;Geçip giden ve oluşmakta olan hayatlar&#8221;</h2>
<p>Schmid&#8217;in aşağıdaki satırlarına katılmamak mümkün mü? &#8220;Hayatın büyük döngüsü içindeki büyükler, torunlarının hafızasında yaşamayı sürdüreceklerini, torunlar da büyükleri sayesinde hayatın bir gün sona ereceğini idrak eder. Yaşlanma acısı çeken büyükler, kendi ömürleri sona yaklaşırken hayatın öngörülemeyecek kadar geniş olanaklarının hala önlerinde uzandığının farkındadır.&#8221;</p>
<p>Babamın kızlarımı görememiş olmasına, kızlarımın da –babam gibi- çok güzel bir dedeyi görememesine hep üzülmüşümdür. Minnacıkken başladıkları kreşe ve ilkokuldayken gittikleri çocuk kulübü sürecinde günde iki kez önünden geçtikleri elektrikçi dükkanının sahibi 50&#8217;li yaşlarındaki henüz çocukları bekar olan esnaf, onların dede sözcüğünü –ne güzel ki- tüketmesine vesile oldu. &#8220;Benim dedelik stajı yapmama, kızlarının da, dede tadını çıkarmasına izin ver&#8221;, demişti bana. Hala minnettarımdır, ona.</p>
<h2>&#8220;Onlar zamanın geçip gittiğini bilir, torunlar bilmez&#8221;</h2>
<p>Çalışan annelerin, kentli annelerin ya da &#8220;günümüz ebeveyni gün içinde süratle koşuştururken çocuklar her zaman yavaş kaldığı için ittirilmesi gerekir&#8221; diyen Schmid&#8217;e yürekten katılıyorum. İkiz kızlarımın ilk öğrendiği sözcüklerden biriydi &#8216;hadi&#8217;. Dokuz aylıkken kreşe başlayan iki çocuğu sabahın köründe uyandır, giydir, yedir, kreşe götür, sonra da işine git. Sabahın sekizinde enerjim tükenir, çalışırken şarj olurdum evdeki akşam ev mesaisi için. Ben çocuklarıma, hayat da bana hadi derdi habire.</p>
<h2>&#8220;Büyükanne-büyükbabalarının tadını çıkarmalı torunlar&#8221;</h2>
<p>Hayatın taşkalası içinde kendi ilgilerinin peşinden giden çocuklarımla o döneme özgü bir sürü sorun yaşadım tüm ebeveynler gibi. Atlas&#8217;ın a&#8217;nanesi olalı bir yıl oldu ve &#8211; itirafımdır- pek bir sevdim a&#8217;nanelik şapkasını. Atlas&#8217;la aramdaki sevgi bağı, çocuklarımla olandan farklı –ve daha iyi- olacağı kesin. Schmid&#8217;in dediği gibi ben, hayatın içinde çıkmaz/dolambaçlı –gibi görünen– yollarda yaşadığım anlamlı deneyimlerin etkisiyle ve hayat olanaklarını önceden yaşamam nedeniyle torunumu engel olarak görmeyeceğim diye düşünüyorum; ebeveynlerinin bazen görse bile.</p>
<p>&#8220;Evde ebeveyn kuralları içine sıkışan çocuklara, büyükanne-büyükbabalarının sıra dışı şeylere –deliliklere- izin verdiği için torunlara iyi gelir&#8221;, diyen Schmid&#8217;in sözünü dinleyecek ve torun Atlas&#8217;ın a&#8217;nanesinden, ananesinin de ondan fazlasıyla keyif alması için gereğini yapacağım.</p>
<h2>&#8220;Ebeveyn ile büyükanne-büyükbaba ilişkisi çatışmayı da içerir&#8221;</h2>
<p>Schmid&#8217;in konuya dair aşağıdaki uyarıları kıymetli. &#8220;Büyükler, anne-babanın aile ve iş yükünü –ilişkiler bazında ve koşullar oranında- biraz olsun azaltabilirse, kendilerini işe yaramış hissederler. Büyükler, kendilerine gereğinden fazla başvurularak sömürüldüklerini görürlerse istismar edildikleri hissine kapılır. Büyükler eğitim konusunda anne-babanın tayin edici rolünü kabullenme, bazen muzip suç ortaklığı yapma, fazla pahalı hediyeler satın almayarak çatışmadan uzaklaşmalı.</p>
<p>Çocukların her şeye –koşulsuz- izin veren büyükleri, bazen hayır demesi gereken anne-babadan daha çok sevdikleri izlenimi doğarsa ebeveyn kıskançlığa kapılabilir. Ebeveyn büyüklerin çocukları fazla şımartma, büyükler de ebeveyni fazla sıkmakla itham edebilir.&#8221; Gurbetlik var serde; her dem göremesem de, iletişim teknolojileri sayesinde büyüme sürecine tanık olduğum torun Atlas&#8217;la bir araya geldiğimizde bu tür çatışmayalar ivmesinin artmasına hazır olmalıyım, galiba.</p>
<h2>Torunlar ve çocukların anlayamadığı bir ilişki: kayınlık</h2>
<p>&#8220;Torunları tarafından farklı derecede sevildiğini hisseden büyükanne- büyükbabaların kendi aralarında kıskançlık yaşamasına sıkça, ayrımcılığa uğradığını düşünen torunların kendi aralarında kıskançlık yaşamasına daha sıkça rastlanır&#8221; diyen Schmid, &#8220;büyükler ile torunlar arasındaki sevginin istenmemesi ya da torpillenmesi sorunu kolay çözümlenemeyen bir konu&#8221; olduğunu söylüyor. Ve uyarıyor: Evlilikle kurulan ve zorlu bir ilişki olan anne/babadan birinin ebeveyni olan büyükanne-büyükbaba ile torunlarının ilişkisi, aile düzeninde onun aleyhine bir kaymaya yol açarsa, diğer ebeveynin gözüne batabilir.</p>
<h2>&#8220;Anne-baba ayrıldığında, büyükanne-büyükbabalar –genellikle- kurtarıcıdır&#8221;</h2>
<p>Büyükannelerin her dem -bir şekilde- torunlarının yanında olduğunu, –ne güzel ki- artık büyükbabaların da torunlara destek verdiğini, her ikisinin de çalışma koşulları ve yaşam olanakları nedeniyle güçleri azalsa da dinç kalmak için uğraştıklarını söyleyen Schmid&#8217;le hemfikiriz.</p>
<p>Bazı torunların büyük anne-büyükbabasına duyduğu sevginin yoğunluğu, sahici ve farz edilen anne/ baba eksikliğini telafi ettiğine dair örnekler var çevremde. Eğer torun büyükannenin bakımına muhtaç hale gelirse, büyüklerin sevgisinin zor sevgiye dönüştüğünü söylüyor, Schmid. Gelişen dünyaya her zaman güvenmeyen büyüklerin torunlarının davranış, kıyafet, müzik zevkine, saç kesimine karıştıklarında çekilmez oldukları malum.</p>
<h2>&#8220;Torunlarıyla ilişkiyi sürdürme hakkı, boşanma kararında yer almalı&#8221;</h2>
<p><strong>Schmid</strong>&#8216;in büyükanne-büyükbabalık kurumu üzerine yazdıklarını sevdiğimi söylemiştim yazının başında. Bu yazıda yer veremediğim birçok düşüncesi var ancak &#8220;Anne-babanın ayrılığı sonrası, büyükler torunlarını göremez olur ve aralarındaki temas kesilirse ilişki imkansızlaşır&#8221;, &#8220;Çocukların ebeveyniyle, kardeşleriyle, büyükanne-büyükbabalarıyla oluşturacağı sabit bir ilişkisinin olmaması, güven içinde büyümesi için gerekli &#8216;şey&#8217;lerden mahrum kalmasına yol açar&#8221;, &#8220;Büyükanne-büyükbaba kendi hayatını yaşamak istediğinde, uzakta yaşıyorsa ya da ölmüşlerse torunlarla ilişki kuramayacağından seçilmiş büyükanne-büyükbabalar bulunabilir&#8221; cümleleri bu yazıda yer almalı.</p>
<p><strong>Sevgili Schmid; a&#8217;nanelik sürecime</strong> – ne denli başarılı olabilirim, bilemesem de- <strong>yol gösterici olduğun için sağ ol, var ol.</strong> (ŞD/PT)</p>
</div>
</div>
</div>

		</div>
	</div>
</div></div></div></div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yasliyimhakliyim.com/buyukanne-buyukbaba-ve-torun-iliskisi-askin-anlama-uzanan-ufku-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Hadi Çiçekler Oyuna Gelmeyin; Güzel Bir Baharı Özledim”</title>
		<link>https://www.yasliyimhakliyim.com/hadi-cicekler-oyuna-gelmeyin-guzel-bir-bahari-ozledim-2/</link>
					<comments>https://www.yasliyimhakliyim.com/hadi-cicekler-oyuna-gelmeyin-guzel-bir-bahari-ozledim-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şadiye Dönümcü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Feb 2026 15:15:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Basında Yaşlılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yasliyimhakliyim.com/?p=12246</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="vc_row wpb_row vc_row-fluid"><div class="wpb_column vc_column_container vc_col-sm-12"><div class="vc_column-inner"><div class="wpb_wrapper">
	<div class="wpb_text_column wpb_content_element" >
		<div class="wpb_wrapper">
			<div class="txt-wrapper">
<div class="desc" tabindex="0">“Yeni bir yıl, yaşlıları hala sevmiyorum. Ben mi? Ben kendim 83 yaşındayım” satırlarıyla başlıyor “83 ¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi”.</div>
</div>
<div class="info-wrapper d-none d-lg-flex">
<div class="left-part">
<div class="authors-wrapper">
<p>“<em>Yeni bir yıl, yaşlıları hala sevmiyorum. Yürütecin peşinden ayaklarını sürüyerek yürüyüşleri, yersiz sabırsızlıkları, bitmeyen şikayetleri, çayın yanında yedikleri kurabiyeleri, inleyip sızlanmaları.Ben mi? Ben kendim 83 yaşındayım</em>” satırlarıyla ve 1 Ocak 2013 Salı tarihiyle başlıyor<strong> “</strong>83 ¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi”.</p>
<h2>Yazmanın hoş, iyileştirici etkisini 50 yıl geç hissetmek</h2>
<p>“83 ¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi<strong>” </strong>adlı (<em>Çev: Erhan Gürer Can Yayınları. Temmuz 2018</em>) kitabın yazarı Hendrik Groen.</p>
<p>Yazar adının takma olduğu, gerçek kimliğinin bilinmediği (<em>Hollandalı bir ihtiyar/ bir yazar/ bir şovmen mi?</em>), yazılanların tümünün yalan olmadığını ama her şeyin de gerçek olmadığını, Hendrik’in Hollandaca ‘dürüstlük abidesi’ anlamına geldiğini öğreniyoruz, ‘sunu’dan.</p>
<h2>Amsterdam’da bir huzurevinde kalan Hendrikus Gerardus Groen’un bir yıl süreyle yaşama bakışı</h2>
<p>Günce/<a href="https://bianet.org/etiket/kitap-295">kitap</a> çok sade ve akıcı. Kahramanlar/yazılanlar –<em>uzun yıllar <a href="https://bianet.org/etiket/yaslilik-1736">yaşlılık</a> alanında çalışmanın getirisi bir bakışla</em>&#8211; gerçekçi. Hollanda ve Türkiye arasındaki kültür kaynaklı farklılıkları haricinde, yaşlanmanın, yaşlığın ve <a href="https://bianet.org/etiket/huzurevi-2256">huzurevi</a> yaşlısı olmanın özelliklerini, 83’lük Groen’un muzur, doğrucu, cesur, esprili, gerçek (<em>miş gibi</em>) ve “ne şiş yansın, ne kebap” üslubuyla okuyor, öğreniyor ve <em>–kaçınılmaz-</em> yaşlılığa dair düşünüyoruz. Groen’un, -kendi deyimi ile- mezarlığı boylayana dek kalacağı huzurevine gelmeden önceki yaşamına dair öğrendiklerimiz sınırlı.</p>
<h2>Yaşlanınca dünya küçülüyor, cenazelere dayanılmıyor</h2>
<p>Çok sevdiği evinde, huzur içinde yaşlanıp ölmeyi planlayan Groen, 3 yıl önce bir sosyal hizmet uzmanı tarafından –zorunlu- huzurevine yerleştiriliyor. 4 yaşındaki – <em>yaşasaydı 56 şimdi 56 yaşında olacak- </em>kızları boğulduktan sonra eşi manik depresif hastası oluyor.</p>
<p>Tam 40 yıldır, kolayca girdiği ancak çok zor çıkabildiği depresyonlarının sonuncusunda evi yakınca, ‘tımarhane’ye hapsediliyor. Yılda iki kez ziyaret ettiği eşi, onun tanımasa da, ellerini okşuyor. Huzurevindeki ilk 2 yılı için “dayanılmaz” diyor. Eefje, Graeme, Grietje, Edward, Antoine, Rita ve illa ki Evert hayatına girince bir süre daha hayatta kalması gerektiğini düşünüyor.</p>
<p>Huzurevindeki hareket alanı yarı yolda soluklanma koşuluyla 500 metre yürüyüp geri dönmekle sınırlı. Hastalık listesi: alt ıslatma, bacak ağrısı, baş dönmesi, yumru, egzama, yüksek tansiyon. Utandığından külotlarındaki sarı lekeleri <em>ön yıkama yaparak </em>çamaşırhaneye veriyor, pantolonunda ıslaklık olmaması için alt bezi kullanıyor.</p>
<h2>Yaşlanınca, çocuklar anne babaları azarlıyor</h2>
<p>Buradaki insanların inlemelerinden nefret eden, kahve içerken barsak yakınmalarını dinlemek istemeyen Groen, “<em>hayatı kendime nasıl zehir ederim</em>” amentüsündeki insanları anlamakta zorlanıyor. Buradakilerin aile fertlerine getirilen ayda en az 4 saat onlarla ilgilenme mecburiyetine ilişkin düşüncesi: “Tanrı aile fertlerinizin zorunlu sohbetlerinden ve ısrarcı ilgilerinden sizi korusun.”</p>
<p>Daha fazla ağrı ve ıstırap çekmek istemeyen yani yaşamak istemeyen insanların hayatlarına insancıl şekilde son verme, ‘ötenazi’ yani, hakkının savunucusu olan Groen, yatağa bağımlı olanların da insan onuruna yaraşır bakım hakkı olduğunu düşünüyor.</p>
<h2>Groen’un Huzurevindeki günlük yaşamı</h2>
<p>Yatağından 8.30 gibi yatağından kalkan, markete gidip ekmek ve gazetesini alan Groen, kahvaltı sonrası odasında gazete okuyup, bir saat günlük yazıyor. Aşağıya inip kahve ve puro içtikten sonra, 11.30’daki öksürük nöbeti geçirip yürüyüşe çıkıyor. Dönüşte Evert’e uğruyor, yolda da Eefje ile karşılaşmayı umuyor. Saat 13’de öğle yemeğini yedikten sonra odasında kitap-dergi okuyup Evert’e uğruyor. Sonra akşam yemeği, sonra kahve, sonra yatak.</p>
<h2>Groen’un yeni bahar hedefi: hoşuna gideni yap</h2>
<p>Hollanda’da 70(+) yaştakilerin doktor destekli ölümüne izin verilmesinin tartışıldığı günlerde, huzurevi doktorundan ötenazi hapı hakkında bilgi isteyince, ziyaretine(!) gelen sosyal hizmet uzmanına kısa vadede intihar planı olmadığı garantisi veriyor. Huzurevi aylık ücretini karşılayamayan anne-babaları için ‘ebeveyn nafakası’ ödeyenlerin şanssız olduğunu düşünüyor: hem ebeveyn hem de çocukları için nafaka ödeme durumuna düşebiliyorlar diye.</p>
<p>Groen, demansa yakalanınca her şeyi unutup kendinizi <em>–bile-</em> tanımadığınızda kapalı tımarhane zamanının geldiğini, 21 Eylül Dünya Alzheimer Gününün <em>haftanın hangi günü olduğunu bilemeyenlere, yani </em>hedef kitlesine hitap etmediğini düşünüyor.</p>
<h2>Yaşlandığında onarılmak istersen birikim yap</h2>
<p>Yaşlıların kafasında saç çıkacağına burun ve kulaklarınızda kıllar çıktığını, alttaki musluğun ha bire damlattığını, yakınmanın bir vakit geçirme yöntem olduğunu, hastalıkların da tek konuşma konusu olduğunu, y<em>aşlılık günlerinin tadının her zaman çıkarılamadığını</em>, doktor-hastane dışında yapacakları iş olmadığını, kadın yaşlıların süslenip püslenerek kendilerini<em> -hala bir miktar- </em>çekici bulduklarını<em>, çok az güldüklerini, yaşlanan insanın </em>kendini tanıma yetisinin zayıfladığını, hayat anlamsızlaşınca bir kurabiye-bir fincan çayın bile hedef olduğunu not etmiş güncesine Groen.</p>
<table border="0">
<tbody>
<tr>
<td>
<h2>Günbatımı Huzurevindeki yaşama dair notlar:</h2>
<p>** Burada yaşam ”her defasında” ya da “hiç bir zaman”dan oluşur. Yemek bir gün “hiçbir zaman vaktinde gelmez” ve “her defasında fazla sıcak gelir” diğer gün de “her defasında erken gelir” ve “hiçbir zaman sıcak gelmez.”</p>
<p>** Odalarda 4’den fazla tablo bulunamaz, (10-20 cm.lik) balık-kuş hariç hayvan beslenemez, termostat 23 dereceyi geçemez,</p>
<p>** Kar yağdığında, kalçaların kırılmaması için dışarı çıkmak yasaktır.</p>
<p>** Müdüriyet bir olaya dair panoya “ilgisi olan idareye bildirirse, istenirse adı gizli tutulur.” notu asar.</p>
<p>** BDS (3 temel kural): Her şeye burnunu sokma, dedikodu yapma, sızlanma.</p>
<p>** Buradaki herkes, buradaki en basit olaya dair görüş bildirir; ancak “Suriye’deki savaşa dair ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğunuzda “İzafiyet teorisini anlatınız” demişsiniz gibi bakarlar.</p>
<p>** Burada herkesin her yerde (bingoda, masada, salonda vb.) sabit bir yeri vardır, sizden nefret edilmemesi için kimsenin yerine oturmayın.</p>
<p>** Burada ölen yaşlılar için ‘son kez görme günü’ düzenleniyor. Kanun katı; ya gör ya görül. Kendin ölmediysen, tüm cenaze törenlerine katılacaksın.</p>
<p>** Huzurevi mimarisinde tekerlekli araçlar filosu hesaba katılmadığından müdüriyet; zorunlu olmadıkça, içerideki trafiğin akması için bu araçların kullanılmamasını istiyor.</p>
<p>** Burada sakinler ile çalışanların asansörleri ayrı. Yangın çıkarsa, uzun asansör kuyruğundaki sakinler topluca yanar, personel sağ çıkar.</p>
<p>** Burada neredeyse herkes, her gün evde olduğundan müdüriyet yaşlıları uysal, pasif ve bitkin hale getirmek için tüm imkanlarını seferber ederek haftanın her günü etkinlik yapıyor; mesela Çarşamba şarkı, Pazartesi bilardo, Cuma bingo ve jimnastik. (Hendrik bir zamanlar meme olan berbat kalıntıları olan kadınların arasında egzersiz yapmaya odaklanamadığını söylüyor.)</p>
<p>** Hafta sonunda sakinlerin çocukları ziyaret gelir, bir fincan çay içer ve 2 saatin geçmesini bekler. (Evert, “ziyaretçisi olanları kıskandığını itiraf et”, diyor bana.)</p>
<p>** Burası eski insan kokar. Çoğu koku almadığından rahatça yellenir, ağız hijyenini önemsemez.</p>
<p>** Buranın müdürü iktidar tutkunu, kurnaz ve sevimlidir. Sakinler ona saygı duyar. (Ben devrilenleri sevinirim.)</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<h2>Sümüklü ve sidikli yaşlı çocuklar</h2>
<p>Yaşlıların gündüz açık tutamadığı gözlerini geceleri de kapatamadığını, uzun yaşayınca miras azalıyor diye çocuklarının çıldırdığını, beyinlerinin planlama, inisiyatif alma ve esneklik gibi fonksiyonlarını yöneten <em>alın korteksini</em> çalıştırmaları gerektiğini, kıskanç –<em>özellikle kadın</em>&#8211; yaşlıların gülünç olduklarını da güncesine not düşen Groen’un yaşamını sürdürdüğü Huzurevi ve sakinlerine yönelik gözlemleri de komik, gerçekçi ve düşündürücü.</p>
<table border="0">
<tbody>
<tr>
<td>
<h2>Günbatımı Huzurevi Biz Henüz Ölmedik (BHÖ) İsyancılar Örgütü:</h2>
<p>Huzurevinin ‘kronik olaysız’lığından hoşlanmayan tümü tatlı, zeki ve yakınma sevmeyen Evert, Hendrik, Eefje, Edward, Grietje De Boer, Groen (sonradan Ria ve Antonie de katılır) olayları dışarıda aramaya karar veriyor.</p>
<p>Yeni arkadaşlar edinmek &#8211; Çılgın planlar yapmak &#8211; Keyif alarak ölmek</p>
<p>Küçük geziler düzenleyerek üyelerinin yaşlılık dönemini şenlendirmek amacıyla kurulan BHÖ İsyancılar Örgütü’nün kuralları: Geziler hafta içi, -salı hariç- saat 11 de başlar. Etkinlik sırasında yakınmak yasaktır. Mazeretler göze alınır. Üyelerin gelir durumları göze alınır. Bu örgüt kapalı bir topluluktur.</p>
<p>Amsterdam kanallarına, Hermitage Müzesine, Amstel Köprüsünün altındaki kafeye vb. gezi düzenlerler. Huzurevi mutfağını kullanma izni alarak ayda bir yemek pişirme etkinliği yaparlar.</p>
<p>(Kısa sürede yıldızı parlayan BHÖ, hastalanan üyeleri nedeniyle zor günler yaşadığını yazacaktır Groen, güncesinin 1 Aralık tarihinde güncesine.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>“<em>İnsanlar doğar ve ölürler, gerisi boş zaman faaliyetlerinden ibarettir</em>” diyen, James Joyce’a yürekten katılan <strong>Groen,</strong> günlüğü kitap olursa adının “<em>delikten akıt gitsin</em>”, “<em>gitti gidiyor</em>”, “<em>anlaşıldı tamam</em>”, “<em>söylenildiği gibi değilmiş</em>”, “<em>huzurevi: son düzlük</em>” vb. olabileceğini söylüyor.</p>
<table border="0">
<tbody>
<tr>
<td>
<h2>Groen’un Eefje’sine yazdıklarından…</h2>
<p>15 Nisan: Yaşlı prensesim Eefje, davetimi memnuniyetle kabul etti. Süslenmişti; dudağına biraz ruj, yanaklarına allık sürmüştü. Çıkmadan önce özel olarak duş alıp, temiz iç çamaşırı giydiğimi itiraf etmeliyim. Gereksiz lüks değildi sonuncusu.</p>
<p>16 Ekim: Yaşlı insanlar daha az adrenalin ve dopamin üretiyorlar; insanın içini pır pır eden ve kalp atışlarını arttıran maddeleri. Ancak aşık olmak için vücudunuzun ürettiği toplam hormon miktarı değil, göreceli artışı önemliymiş. Bu artış yaşlılarda aynı miktarda olabiliyormuş. Galiba bu yüzden Eefje yakınımdayken biraz elim ayağım dolaşıyor ve kekeliyorum.</p>
<p>(Groen’un, Eefje’ye karşı beslediği hoşlanma ötesi duyguları artarken Eefje’nin de hastalığı şiddetleniyor.)</p>
<p>20 Aralık Cuma: Eefje yavaş yavaş ve yumuşak bir şekilde ölüme doğru kayıyor. Gözlerini açmıyor artık nefes alıp verişinden başka bir işaret yok. O kadar az zaman geçirdik ki birlikte; ondan çok hoşlandığımı söyleyemedim ona.</p>
<p>29 Aralık Pazar: Eefje öldü. Saat 12’de kırışık alnını öpüp yarın görüşürüz dedim. 1 saat geçtikten sonra uyudu. Az önce bakmaya gittim hala çok güzeldi. Onun adına sevinmek istiyordum, ancak henüz üzüntülüyüm.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>“<em>Günlüğüme son kez yazıyorum. İyi bir yıl olabilirdi ve kısmen iyi bir yıldı da. Ancak son yargıyı en son olan belirler. Yarım yıl önce karşılaşmış olmayı çok istediğim biriyle karşılaştım. 8 güzel ay ve 2 hüzünlü aydı nasibim. Her mutlu gün için şükretmeliydim ve bunu tüm gücümle deniyorum ancak bu güç bazen o kadar güçlü değil</em>” diyor güncesinin 31 Aralık 2013 Salı tarihli son sayfasında Groen ve son satırı yazıyor:</p>
<p>“<em>Yeni yıl elimden kaçmayacak, yeni bir bahara</em>!” (ŞD/ÇT)</p>
</div>
</div>
</div>

		</div>
	</div>
</div></div></div></div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yasliyimhakliyim.com/hadi-cicekler-oyuna-gelmeyin-guzel-bir-bahari-ozledim-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bebekle İlgili Her Şey Pahalı ve Abartılı</title>
		<link>https://www.yasliyimhakliyim.com/bebekle-ilgili-her-sey-pahali-ve-abartili/</link>
					<comments>https://www.yasliyimhakliyim.com/bebekle-ilgili-her-sey-pahali-ve-abartili/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şadiye Dönümcü]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Feb 2026 15:14:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Basında Yaşlılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yasliyimhakliyim.com/?p=12243</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="vc_row wpb_row vc_row-fluid"><div class="wpb_column vc_column_container vc_col-sm-12"><div class="vc_column-inner"><div class="wpb_wrapper">
	<div class="wpb_text_column wpb_content_element" >
		<div class="wpb_wrapper">
			<div class="txt-wrapper">
<div class="desc" tabindex="0">&#8220;Mesela, ek gıda ve süt saklamak için termos çanta almanız gerekiyor. Bu çantanın bebekler için olanın fiyatı, profesyonel kampçıların kullandığı termos çantadan iki kat pahalı. Niye? Sadece isminde bebek yazdığı için.&#8221;</div>
</div>
<div class="info-wrapper d-none d-lg-flex">
<div class="left-part">
<div class="authors-wrapper">
<p>Bebek ekonomisinin geldiği abartılı noktayı yıllar sonra anneanne olunca yakından gördüm. Yani Atlas’ın ailemize katılımıyla. Kızım Bahar’ın, Atlas’ın temel ihtiyaçlarını karşılarken yaşadıklarına bizzat şahit oldum.</p>
<p>bianet’in “<strong>Gazeteciler için Haber Atölyesi</strong>” katıldığımda haber konusu olarak aklımda “<a href="https://bianet.org/etiket/bebek-ekonomisi-59840">bebek ekonomisi</a>”nin bulunmasının pratik nedeni buydu.</p>
<p>Niyetim bebek ekonomisini çeşitli açılarıyla değerlendirebileceğim bir haber dosyası hazırlamaktı.</p>
<p>Böyle bir dosyaya pratik çözümlere ulaşan, piyasayı aylardır araştıran, bilgisini ve fikirlerini sürekli benle paylaşan kızımla yapmayı uygun buldum. Atlas henüz 16 aylık,doğum öncesi hazırlıkları da kattığımızda yaklaşık iki yıllık bir deneyim sözkonusu.</p>
<p>Bahar<strong>’</strong>a<strong>,</strong> “Bebek sektörünün bu denli büyük olduğunu, ben de anneanne adaylığım ve anneanneliğim sürecinde, yani yaşayarak anladım”, deyince gülümsedi.</p>
<p>Ardından sıraladığım sorulara verdiği yanıtlar, vurguladığı noktalar sanıyorum birçok ebeveyn ile ortak.</p>
<p><iframe title="Tüik doğum istatistiği" src="https://e.infogram.com/ecc9bdd5-a2d5-40ee-8786-8db7f67f08ff?src=embed" width="700" height="240" frameborder="0" scrolling="no" allowfullscreen="allowfullscreen"></iframe></p>
<p><em>Büyültmek için sağ üst köşedeki simgeye tıklayın</em></p>
<p><strong>Hamilelik, hastane-doğum, bebeğin yeni doğan ve diğer dönemleri de içeren, hızla büyüyüp genişleyen 0-2 yaş arasındaki –</strong><em>yaklaşık</em><strong>&#8211; 3 milyonluk nüfusu içeren bebek ekonomisi hakkında b<em>ir anne ve bir tüketici olarak ne düşünüyorsunuz</em>?</strong></p>
<table border="3" frame="border" align="right">
<tbody>
<tr>
<td>
<h3>Bebek ekonomisi alt sektörleri:</h3>
<div>
<ul>
<li>Emzirme,</li>
<li>Beslenme,</li>
<li>Mobilya,</li>
<li>Güvenlik,</li>
<li>Sağlık,</li>
<li>Özel sigorta,</li>
<li>Bakım,</li>
<li>Banyo-Temizlik,</li>
<li>Bebek Bezi,</li>
<li>Tekstil,</li>
<li>Bebek mamaları,</li>
<li>Oyuncak ve eğlence,</li>
<li>Kitap,</li>
<li>Bakım,</li>
<li>Araç-Gereç Ve Donanım,</li>
<li>Eğitim</li>
</ul>
</div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Gerçekten çok büyük bir pazar. Bu ekonomik sistemin bir handikabı var. Mesela, ek gıda ve süt saklamak için termos çanta almanız gerekiyor. Bu çantanın bebekler için olanın fiyatı, profesyonel kampçıların kullandığı &#8211;<em>muhtemelen çok daha iyi</em>&#8211; termos çantadan iki kat pahalı. Niye? Sadece isminde bebek yazdığı için. Biz, doğum öncesi elimize bir liste alıp alışverişe çıkan bir aile olmadık. İnternette bulduğum bebek ihtiyaç listelerine göz gezdirdim, elbette. Zamanı gelince, ihtiyaç duyunca aldık genellikle.</p>
<p><strong>Bebek ihtiyaçları listeleri çok kalemli ve abartılı. Örneğin, ‘emzirme çözümleri’ başlıklı bir listede; emzirme atleti ve sütyeni, göğüs pompası, emzirme örtüsü ve yastığı, meme ucu kremi ve pedi, saklama torba ve kutuları,  termos çanta, biberon biberon fırçası- ısıtıcısı- steril makinası vb. yer alıyor. Tüm bunları d<em>oğum öncesinde almak ne denli doğru</em></strong>?</p>
<p>Doğru değil(miş). Anne olunca ayrımına vardım, özellikle de ilk bebekte galiba, yavrunuza en iyisini sunma dürtüsünün gölgesinde abartılı alışveriş yapılabiliyor. Doğum öncesi aldığımız ürünlerden bazılarını kullan(a)madık, gereksiz çıktı. Atlas doğduktan sonra pahalı ürünlerden kaçıp daha ucuza, daha iyi ürünler almaya çalıştık. Benim de zaman zaman ‘<em>en iyisini en pahalısını hak ediyor’</em> gibi dürtülerim geliyorsa da gerçekçi olmaya çalışıyorum.</p>
<h2>&#8220;Bazı ihtiyaçlarda ekonomi yapılmamalı&#8221;</h2>
<p><strong>Ürün tercihleriniz nasıl oluyor?</strong></p>
<p>Yeni bir ürün alacağımızda (<em>anlaştığı</em>) markadan ziyade özellik önerisinde bulunan doktorumuzun yorumları tercihimizi yönlendirdi. Yalnız bebeğimizin güvenliğini ve konforunu ilgilendiren bebek arabası, bebek taşıyıcısı (sling/kanguru) ile araba koltuğu gibi ürünlerde bütçemizi zorlayan ürünlere yöneldik. Fiyatı düşük ürün kalemi o kadar fazla ki, bir süre sonra toplamda ayırdığınız bütçeyi aşıyor. Başka bir kıstasımız da bir kozmetik veya mama markasına dair  açılan dava ve ispatlanmış bir zarar var ise onu tüketmiyoruz. İnternette yapılan kullanıcı yorumlarını da önemsiyoruz.</p>
<p><strong>Bebek alışverişinde ihtiyaca yönelik tüketim neden önemli?</strong></p>
<p>Bazı ürün tercihleri, özellikle kozmetikte, bebeğin ayına göre değişiyor. Mesela oğlumuz bir yaşına geldiğinde artık alerji riski kalmadı diyerek en az alerjik olduğuna inandığımız ıslak mendil markasından daha ortalama bir ıslak mendil markasına geçmek bile aile ekonomimizde fark yarattı.</p>
<p><strong>Bebeğiniz için internetten alışveriş yapıyor musunuz?</strong></p>
<p>Evet, bu alışveriş türü, pek çok üründe mağazalara kıyasla daha ekonomik oluyor, ailemiz için. Zaman kaybını da önlüyor. Ayrıca kampanyalar sayesinde bebek bezi, kozmetik ürünler ve ıslak mendili çok daha ucuza mal ediyoruz. Bazen siparişi abartsak da. Oyuncakları da internetten alıyoruz.</p>
<h2>Pembe &#8211; mavi meselesi</h2>
<p><strong>Piyasadaki bebek/çocuk ürünlerinin pembe ve maviye sıkışmışlığına ilişkin ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Bu, çocuklara dayatılan toplumsal rollerin yansıması. Dolayısıyla renk konusunda adeta seçeneksiz kalıyoruz. Örneğin park yatak bakarken kucağımda oğlumu fark eden satıcı, maalesef elimde yok, dedi. Oysa, karşıda pembe yatak duruyor. Mavi seçenek yoksa oğlan çocuğuna satılacak ürün yok demek oluyor bu.</p>
<p>Piyasanın bu iki renk seçenekli sistemini ve pembe ile maviye yüklenen anlamları elimden geldiğince reddediyorum. <em>‘Oğlan çocuk da pembe kullanır, kız çocuğu da mavi kullanır</em>’,  görüşünde değilim. Çünkü ‘<em>oğlum var ama pembe de giyer’</em> düşüncesiyle pembe renkli ürün tüketimine gittiğinizde iki seçenekli sistemi yeniden üretiyorsunuz.</p>
<p><strong>Giysi alışverişinizde nelere dikkat ediyorsunuz?</strong></p>
<p>Giysi alırken yerli, ithal gibi bir ayrım yapmıyoruz. Sadece ayakkabı konusunda ortopedik sonuç doğurabileceği için marka tercihlerimiz var. Kıyafetlerde geçmeyen lekeler ve hızlı küçülme nedeniyle görece ucuz markları tercih ediyoruz. Tek hassasiyetimiz pamuklu olması. Hediye gelen ve hiç giyilemeyen çok fazla giysiyi başka bir aileye verince çocuk ihtiyaçlarında el değiştirmenin, özgür dönüşümün önemini daha çok anladık.</p>
<h2>&#8220;İkinci el aldık&#8221;</h2>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" src="https://static.bianet.org/system/uploads/1/images/000/090/062/original/%C5%9EAD%C4%B0YE.jpg" width="475" height="385" /></p>
<p><strong>Bebek</strong> e<strong>şyalarının yeniden dönüşümü önemli, gerçekten.</strong></p>
<p>Çevremden gördüğüm, az  kullanılmış ve küçülmüş  giysiler, beşikler, küçülmüş yataklar, mobilyalar, oyuncaklar aileden aileye dolaşıyor. Biz de oğlumuzun yatak odası takımını da ikinci el aldık ve gayet memnunuz. İhtiyaç bittikten sonra paylaşmak önemli. Zira her ay yeni ihtiyaçlar çıkıyor. Ekonomik durumunuz nasıl olursa olsun bu harcamalar zorlayıcı. Dönüşüm bu anlamda önemli.</p>
<table border="3" frame="border">
<tbody>
<tr>
<td>
<div>
<h2>Bebek ekonomisine ilişkin notlar:</h2>
<p align="right">* Türkiye’de bebek başına düşen harcama tutarı dünya ortalamasından düşük.</p>
<p align="right">* Bebek ürünleri sektörünün  hacmi 8 Milyar TL. den fazla.</p>
<p align="right">* Sektörde en büyük pay tekstil ve bebek bezi alt sektörlerinde.</p>
<p align="right">* Potansiyeli yüksek olan sektörle yerli ve yabancı şirketler çok ilgili.</p>
<p align="right">* Bebek bakım-temizlik ürünleri ile bebek araç gereç ve mobilyaları alt sektörleri hızla gelişiyor.</p>
<p align="right">* A’dan Z’ye her şeyin bir arada satıldığı bebek-çocuk marketleri (ve zincirleri)  sayısı hızla artıyor.</p>
<p align="right">* Kavanoz ve kaşık mama pazarında çeşitlilik ve tüketim artıyor.</p>
<p align="right">* Bebek bezlerinin külot şeklinde olanı ve minik yüzücüler için olanı bile var.</p>
<p align="right"><strong>* </strong>Türkiye&#8217;de e-ticaret bebek bezi, bebek arabası, ana kucağı/oto koltuk, bebek maması ve oyuncakta çok yaygın.</p>
<p align="right">* Ekolojik, organik tekstil üretimi ve tüketimi artıyor.</p>
<p align="right">* Islak mendil en çok satılan ürün.</p>
</div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<h2>Oyuncak: Bazen bir kapakla saatlerce oynuyor</h2>
<p><strong>Oyuncak alışverişinde neleri önemsiyorsunuz?</strong></p>
<p>İllaki dünya devi markaların ürettiği oyuncakları satın almak gibi bir takıntımız yok. Bir oyuncak çocuğun farklı dönemlerinde farklı şekillerde dikkatini çektiğinden çok fazla ay/yaş uygunluğunu da önemsemiyoruz. Güvenlik, yutma riski,  boyasında kanserojen madde olmaması önemli bizim için. Atlas’ın bazen gün boyu sepetteki oyuncaklarına elini sürmeyip bir krem kutusu kapağıyla oynadığı da olabiliyor. Çocuk kendi oyuncağını kendisi üretebiliyor</p>
<h2>Organik beslenme: Çevre şartlarından kopartamayız</h2>
<p><strong>Son yıllarda bebekli ailelerde organik beslenme yaygınlaştı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Oğlumuz ek gıdaya başladığında, ilk tattırımları görece daha az ilaçlı olduğuna inandığımız piyasada satılan organik meyve ve sebzelerle yaptık. Alerjik bir durum olursa kaynağı besin mi, zirai ilaç mı anlayalım diye. Bir reaksiyon yaşamayınca meyve sebzeleri pazar ve marketten almaya başladık.</p>
<p>Ailece organik beslenme konusuna bakışımız şöyle… Nasıl evde küfürlü konuşmamak çocuğun küfür öğrenmesine engel olamıyor ise çocuğu evde organik beslemek de onun piyasa besinlerine okulda, restoranda, tatilde maruz kalmasına engel olamıyor. Çocuğum için en iyisini istiyorum düşüncesi farklı ailelerde farklı şekillerde tezahür ediyor. Biz bu iyiliği çocuğumuza bulunduğu çevrenin şartlarına uyum sağlayarak yapabileceğimize inanıyoruz. Organik olduğu iddia edilen besinler de kanımca tartışmaya açık. Bence –<em>denetimsiz</em>&#8211; organik gıda sektörü biraz da konuya dair hassasiyeti olan insanların varlığıyla büyüyor. (ŞD/HK)</p>
<p><em>* <a href="https://bianet.org/etiket/atolye-bia-59802">Atölye BİA</a> Temmuz haberleri için <a href="https://bianet.org/konu/atolye-haber" target="_blank" rel="nofollow noopener">tıklayın</a>.</em></p>
</div>
</div>
</div>

		</div>
	</div>
</div></div></div></div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yasliyimhakliyim.com/bebekle-ilgili-her-sey-pahali-ve-abartili/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
