Hayata Dair, Uluslararası Mevzuat

23 Nisan Öncesinde Arkadaşım Deniz İçin

23 Nisan Öncesinde Arkadaşım Deniz İçin

23 Nisan Öncesinde Arkadaşım Deniz İçin

O yıllarca beklenilen ve doğması için büyük çaba harcanan bebeklerden biri. Annesi karnındaki hazineyi korumak için aylarca yattığı yerdeki pencereden dışarıdaki hayatı seyretti. Kalkmasına izin verilmediğinden onlarca komedi filmi izleyip, kesmeşeker modelli battaniye ördü bebeği karnında büyürken.

Deniz’le arkadaşlığımız o günlerde başladı. Ellerimi annesinin karnına koyardım, o da bana attığı küçücük tekmelerle yanıt verirdi. “Aaaaa” diye bağrıştığımızda da kocaman bir tekme atarak oyuna dahil olurdu.

Deniz’in bebekliği

Annesi ve doktoru onun doğanın en çetin mücadelesi olan doğum mücadelesini vermesi yerine kolayı seçip sezaryanla dünyaya gelmesini isteyince; hep bundan böyle de olabileceği gibi işi kolaylaşıvermişti.

Sakin, huzurlu ve keyifli bir bebekti; kızımız Deniz. Görmediğimde özlüyor, büyüyüp serpildiğini gözledikçe mutlu oluyor, onu uyurken izlediğimde dinleniyordum.

Benim kocaman sesimi tanıyıp aranmaya başlar; karşısında saçma sapan hareketler yapıp, tuhaf sesler çıkarmama kendince tepki vererek oyunu sürdürürdü. Yedi-sekiz aylıkken karşılıklı dedikodu bile yapar olduk. Ben anne-babası hakkında atıp-tutardım, o da mırıl mırıl kendi düşüncelerini söylerdi. Konuşmasını yanımızdakilere tercüme ettiğimde; arkadaşlığımızı kıskananlar olurdu.

Bazen birlikte Kuğulu Park’a kaçardık. Dondurma yalayan çocukları gördükçe bizimki de boş boş yalanırdı. Sonra ben onu külahta ballı süzme yoğurt yedirmeğe alıştırdım; anasına inat.

Etkinlikleri Deniz’le yapmak

Erken yürüdü. İnce kasları çok çabuk gelişti. O güzelim parmaklarıyla karpuzun çekirdeklerini temizler, spagetti makarnayı avuçlayarak yer, marakas olarak kullandığımız pet şişenin içindeki nohutları tepsiye döktüğümde tek tek şişeye doldururdu. Vücut dili çok erken geliştiğinden, konuşmak için acele etmedi.

Ne kadar gürültülü ile kirlilik yaratan ve de keyif veren etkinlik varsa ikimiz birlikte yapardık. Banyo duvarındaki seramikleri tuval olarak kullanıp, sulu boya resim yapmak, balkonda yerlere resim kağıdı serip, parmak boyası yapmak gibi. Her türlü ses çıkarabilecek tehlikesiz objeyi masaya dizip, bagetlerimizle envai çeşit ses çıkararak yaptığımız bestelerin üzerine çığlık ve kahkahalarımızla güfte yazardık.

Oyuncaklarıyla kendini öyle güzel oyalardı ki… Dünyayla ilişkisini kesip, dakikalarca elindeki arabanın, bebeğin her detayıyla ilgilenirdi. Geri bırakırken “Üzülme; seninle daha sonra tekrar oynayacağım” derdi adeta. Oyuncak deryasında büyüyen, ancak oyuncaklarına asla zarar vermeyen bir çocuktu.

Ben onun “Şato”su, o benim “Denizkom”du. Hep yaşının çocuğu oldu; ne büyük ne küçük. Kurallara ama sadece kendisiyle birlikte karara bağlanan kurallara uydu. Arkadaş ilişkilerinde sürdürülebilirliği tercih ettiğinden araya hep mesafe koydu. Vurucu-kırıcı- parçalayıcı kuzeni evlerine geldiğinde hep uykusu geldi.

Canı istemediği hiçbir şeyi yapmadı ama zorunlu yapması gerekenleri de -okul ödevleri gibi- sorgulamaksızın yerine getirdi. Uyku saatini birer-ikişer dakika iteleyerek, yarım saat kazanarak bu süreyi bilgisayarda değerlendirmeyi başardı.

“Deniz fıkraları”

Kendini mutsuz edecek şeylerden hep kaçtı. Anne-babası tartışırken kendisini odaya kilitledi, a’nanesi hiç sevmediği kabak yemeğini zorla yedirmeğe kalkıştığında da ağzını kilitledi. Hep derin ve komik bir çocuk olduğundan sürekli “Deniz fıkraları” anlattık birbirimize. Örnek mi?

Mesela… Babasının tamirden yeni çıkarttığı arabayla evlerine giderlerken eşinin servise 200 YTL ödediğini öğrenen annesi “Bıktım bu arabanın çıkarttığı masraftan” deyince bizimki; “Annecim sen üzülme… Babam seni ‘Fıat Brava’ya bindiriyor ama ben büyüyünce sana jeep alacağım” diyor.

Mesela… O akşam iki aylığına yurt dışına görevli olarak gidecek babasına, annesinin bazı kaygılarını aktardığını duyunca: “Bak anne! Babam ekmek parası için bu göreve gitmek zorunda. Bunun için üzülmene gerek yok. Ama, illa ki üzüleceksen; senin için yapacağımız bir şey yok” diyebiliyor.

Annesine “Yaa, anne; ben okumasam da sen bana diplomanı miras bıraksan; ne güzel olur… Anne-kız ikimiz de eczacı oluruz böylece” diyen Deniz; tüm hikaye kitaplarını ona hediye etmek isteyen kuzenine de “Yok almayayım… Sonra okumak zorunda kalırım” diyebiliyor.

Deniz geçen yıl ilkokula başladığında ilk zamanlar uyum sağlayamadı doğal olarak. O günlerin bir öğle teneffüsünde bahçede dalgın dalgın otururken Çağrı adındaki arkadaşının “Büyükbabamın Edirne’deki günebakanları gibi niye boynun bükük” dediğini bize -aslında ilgiden memnun, ancak yansıtışı- kızgınlıkla anlatmıştı. Bu olay sonrası ona “Denizebakan Hanım” adını takıp öyle seslendiğimde hep yalancıktan sinirlendi.

Deniz: Sevgilime şarkı söylüyorum

Geçen yıl, gönül yaylarının gevşediği Nisan-Mayıs aylarıydı. Bizimki, okul çıkışı gittiği etüt merkezindeki arkadaşı Can Ali’ye aşık olmuş. Koridordaki boy aynasının önündeki sandalyeye çıkıp bir yandan saçlarını sallayıp diğer yandan avaz avaz “Duyduk duymadık demeyin / CanAli’ nin her yeri şekerden / Dudakları şekerden / Yanakları şekerden” diye şarkı formunda bağırmaya başlayınca yanına gelen annesinin şakacıktan “Sen ne diyorsun” demesine en sevimli ve şımarık haliyle “Sevgilime, CanAli’ye şarkı söylüyorum” demiş.

Okulun düzenlediği yıl sonu balosuna “Gider de eğlenemezsem, paramız boşa gider” düşüncesiyle gitmek istemeyen kızımıza annesi “Böyle düşüneceğine eğlencenin tadını çıkarmayı hedeflesen” deyince yanıt çok hoş: “Olabilir. Deneyeceğim.”

İlkokul çağında çocuğu olan tüm anneler gibi Deniz’in annesi de geçen yıl her hafta sonu bir doğum günü partisine taşımaktan, sürekli birilerine hediye aramaktan helak oldu. Kızının gideceği partinin adının “Koş-Coş Partisi” olduğunu davetiyeden öğrenen babası “Kızım tamam koş, coş da; sakın taşma emi” demiş.

O ara süslenmeyle meşgul olduğundan babasının söylediğinin üzerinde durmayan bizimki yolda annesine “Bana ‘taşma’yı öğretmediniz ki… Nasıl taşacağım şimdi ben” diye mızırdanmış.

Deniz’i çok özledim…

Hep “di”li zamanla söz ettim Deniz’den. Çünkü Deniz çok uzaklarda; Finlandiya’da bir süredir. O “derin” arkadaşımı, Deniz’i çok özledim.

Bu gün kendime Deniz’in deyimiyle pisleğen –fesleğen- çiçeği aldım kocaman bir saksıda. Ona bakarak yazıyorum bu yazıyı.

Sevgili Deniz… Bayramın kutlu olsun… Bayramların çok olsun…
Sevgili Deniz’ler; iyi bayramlar olsun size de… (ŞD/GG)

* Şadiye Dönümcü, Sosyal Hizmet Uzmanı

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın