Rengahenk Yaşlılar

Ananem: Muadili Olmayan Kadın

Ananem: Muadili Olmayan Kadın

  Hafta sonu onu görmeğe gittim içim acıdı. O yürüdüğünde ses getiren Mürüvvet Hanım, şimdi öne eğik bir tuhaf yürüyor. O muadili olmadığına inandığım an’anemin artık bir çocuk olduğuna, üstelik küçülen ve gerileyen bir çocuk olduğuna inanamıyorum.

Yetmişli yılların Alaşehir’inde 24 yıl aynı yorganı paylaştığı kocasını kaybedince eli, cebi ve yüreği boşalan an’anem ikisi öğrenci üç kız çocuğuyla ortalıkta kalıveriyor. Gelecek günlerin çok kolay olmayacağının farkında, ancak bu yükün ağırlığı altında ezilmemekte kararlı olan Mürüvvet Hanım’a sadece “payanda”larım dediği çocukları destek vermiş.

Annem üniversite sınavına girdiğinin üçüncü günü dedem ölmüş. Bir doktorla evlenen Şüveyzat teyzem de Konya’da fizyoterapist olarak çalışıyormuş. Perizat teyzem de lise ikinci sınıfa geçmiş.

Annem Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Antropoloji bölümünü kazandığını öğrendiğinde “nasıl okuyacağım?” endişesiyle sevinmemiş bile.

O günleri annem “An’anen hep dalgın ve düşünceliydi o ara. Geceleri gözlerini tavana diker, hiç uyumazdı. ‘Artık uyumalısın!’ dediğimde ‘şimdi uyandım’ derdi. Bana hep ‘Üzülme, bir yol bulacağız ve sen okulunu bitireceksin’ der, ancak nasıl olacağını açıkla(ya)mazdı”, diye anlatırdı.

Gerçekten bir yol/yollar bulunmuş. Annem öğrenciyken okuldan çok çalışmaya zaman ayırmış. Burs alıp yurtta kalmış; rötarlı da olsa sonunda okulu bitirmiş. Babamla evlenip Kültür Bakanlığı’nda işe girmiş. Teyzem eşini trafik kazasında kaybettiğinde kuzenim Sinan on beş aylıkmış. Ablam ve annem İzmir’e göç ettiğinde Perizat teyzem sosyoloji okuyor ve çalışıyormuş.

Hayat karşısında direngen olan anneannem, çocuklarının kırılgan insanlar olmasına izin vermemiş. Zaten hayat taşkalasından Mürüvvet Hanım ve kızlarının payına hep mücadele düşmüş. Kan kustukça kızılcık şerbeti içtiğini söyleyen, başka şerbet türlerini de içeceği günlerin geleceğine inanan an’anem yanılmamış. Çocukları hayatını kurtarınca parasızlığa bağlı sıkıntıları gerilerde kalmış. Ardından hayatın ona uygun gördüğü diğer sıkıntılar başlamış.

An’anem “evimizin direği” diye sevdiği Sinan’ı büyütüp diğer kuzenim Hümeyra’nın bakımına eşlik etmiş. Ayrı şehirlerde olmamıza karşın hastalandığım zamanlarda annemin imdadına İzmir’den yetişip, bana an’anelik yapardı. Kreşteyken, bazı arkadaşlarımı almağa gelen büyükannelerini kıskandığımdan olmalı, anneannem geldiğinde “beni o alsın kreşten” diye tutturduğumu hatırlarım. Kreşteki öğretmenime “Bize gel, an’anem bahar böreği yapacak akşama” dermişim.

Teyzem ikinci evliliğini yapınca o da yaşamını tek başına yaşamak istedi. Zaten tansiyon ve kireçlenme dışında sağlık sorunu olmadığından, gündüzleri gelen yardımcısının desteğiyle yaşamını rahatlıkla sürdürebildi. Bizlerde bir haftadan fazla kalmaz, evini özlerdi.

Sanki hep başkaları için, bizim için yaşıyordu. Öncelikli olan üç kız, üç torun ve iki damadıydı; kendisi ise ardıl. Kollanması gerekenin kendisi olduğunu kabullenmez, bizi kollardı o yoktan var etme şampiyonu muhteşem kadın.

Mükemmeliyetçiydi. Dul kadına saç boyamak yakışmadığından(!), genç yaşta “gümüş anne” oluvermişti. Süsüne püsüne düşkün ve ayna severdi. Her zaman bakımlı ve şık olduğundan, annemi bakımsız gördüğünde “Kocanın yerine olsam seni boşarım. Evde eşofmanla gezilir mi?” diye kızardı.

Annemin “Suyun akışı esnasında ihmal ettiğimizi söyleyemem. Ancak ‘tali’ kaldığı oldu. Onun her geçen gün ihtiyarladığını, güç kaybettiğini, süreç içerisindeki unutkanlıklarını, hareketlerindeki yavaşlamayı, azalmayı başlangıçta önemsemedik. Arttığında ise yapılabilecekler sınırlıydı.” itiraflarına yol açan an’aneme konulan Alzheimer teşhisi oldu.

Alzheimer hasta kadar yakınlarını da etkileyen bir hastalıkmış meğer.

Düşünün; tüm sevdiklerine hasrettiği yaşamıyla, “olmazsa olmaz”ınız olan bir insan gözünüzün önünde eriyor ve sizin yapabilecekleriniz sınırlı. Her geçen gün bir öncekinden daha kötüye gidiyor. Kızını tanımıyor, az önce yemek yediğini unutuyor, torununun adını söyleyemiyor.

Şüveyzat teyzem bir telefon görüşmemizde “O munis, kibar, sevecen kadın gitti; sinirli, dengesiz, inatçı, ürkek, hırçın, saldırgan, korkak bir kadın geldi. İlaçlarını içmeyen, nedensiz bağırıp, ağlayan, kendine yardım edeni iteleyen bir kadın. Tüm gün beraber olduğu bakıcısı Şahsenem Hanım’ı tekmeliyor. Hastalık beynin konuşma merkezini felç ettiğinden, konuşması anlaşılmıyor. Yeni sözcükler icat ediyor. Gözünün içine bakarak tane tane konuşsak da, kısa cümleler kursak da, anlayamadığında bıkmadan tekrarlasak da o bizi, biz onu anlayamıyoruz. Kendi kendine konuşuyor. Siz onunla konuşurken ağzınızdan argo bir sözcük çıktığında ne derdi size: “Düzgün konuş! Ayıp! Ağzına biber sürerim” Şimdi yanında olsanız elinizden acı biberi bırakamazsınız. Tanıyamıyorum annemi” diye anlatırken ağlıyordu.

Annem sıkça gidip uzun süreler yanında kalıyor. Ve her gidişinde gerilemelerin arttığını gördükçe kahroluyor. Çok da uzun olmayan bir süre içerisinde iletişim sorun haline geldi. Okumayı zaten çok önceleri unuttu. Kaşık, çatal, bardak kullanamıyor. O artık üstüne yemek döken, tehlikeyi fark edemeyen, telefonda konuşamayan, altına yaptığından bezlenen, mamayla beslenen, dik oturamayan, banyo yapmaktan hoşlanmayan bir bebek.

Hafta sonu onu görmeğe gittim içim acıdı. O yürüdüğünde ses getiren Mürüvvet Hanım, şimdi öne eğik bir tuhaf yürüyor. Bizi vantuzlu Ege öpücüklerine boğan kadın şimdi öpmeyi beceremiyor. Elimizi yıkamadan yiyeceğe dokundurtmayan an’anem şimdi koynunda ekmek saklıyor. Yutmayı unutmuş. Evin içinde amaçsız gezinmek istiyor. Uyku hak getire. Bıraksanız çıplak gezecek.

O muadili olmadığına inandığım an’anemin artık bir çocuk olduğuna, üstelik küçülen ve gerileyen bir çocuk olduğuna inanamıyorum.

Mümkünse ben yaşlanmak filan istemiyorum

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

İlgili Mesajlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir