Sair Yazılar

Biraz Ben, Çokça Biz, Biraz Özlem, Çokça Keyif

Biraz Ben, Çokça Biz, Biraz Özlem, Çokça Keyif

Beş kız çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydum. Ve küçük yaştaki çocukların eğitim için anne-babasından ayrılabileceğini öğrenmiştim. Üç ablam parasız yatılı sınavını kazanarak, İzmir Kız Lisesi’nde okumuştu. Ben de Aydın-Ortaklar İlk Öğretmen Okulu’nun sınavlarına büyük bir hevesle hazırlanmış ve kazanmıştım. Daha sonra da kardeşim İzmir Kız Lisesi’nde yatılı okumaya başladı.

Benim okulum Söke’ye daha yakındı. Üstelik ben okulu bitirdiğimde öğretmen olabilecektim.

Babamın beni kayda götürdüğü gün çok heyecanlandığımı, ancak hiç üzülmediğimi hatırlıyorum.

10-11 yaşlarındaki bir çocuğun 1300 kişilik bir okulda kendini yalnız hissetmesi gerekirdi belki ama ilkokulda aynı sınıfta okuduğum iki arkadaşımla birlikte olmak bana güç vermiş olmalı.

Kayıt sırasında tanıştığım ve –hala ilişkimizin sürdüğü– arkadaşım sayesinde ve daha ilk hafta kurduğumuz dörtlü-altılı grup sayesinde hiç yabancılık çekmediğimi söylemeliyim.

Öğretmenlerimizin birinci sınıf öğrencilerine gösterdiği yakınlık, sınıf öğretmenimizin ilgisi ve büyük sınıflardaki abla-ağabeylerimizin verdiği destek sayesinde; uyum sorunu yaşamadığımı hatırlıyorum. Bir de öğretmen lojmanlarının bulunduğu mahaldeki çocuk parkında bulduğumuz her fırsatta oynadığımızı.

Okul büyük bir yerleşke içinde bir çok binadan oluşuyordu. Her ders ayrı bir yerde yapılır, teneffüslerde koşarak fen laboratuarına, müzik salonuna, atölyelere, sebze bahçesine,  spor sahasına ya da kapalı spor salonuna giderken çok eğlenirdik.

O yaştaki bir çocuğun ders çalışma, ödev yapma, öz bakımını yapma sorumluluğunu yerine getirmesi elbette kolay değildi.

Bir madeni dolabı iki arkadaşımla daha paylaşmak, yatağımı-dolabı düzenli tutmak, çamaşırlarımı yıkamak, harçlığımı idareli kullanmak, 53 kişilik bir yatakhanede uyumak, sabah 6’da uyan(dırıl)mak, uykun olmadığı halde gece 10’da yatmak, yemekhanede kuyruğa girmek, sevmediğin yemekleri –başka şansın olmadığı için– tüketmek, alışkın olmadığın yemekleri tüketmek, şekeri kendinden menkul çayımtrak su eşliğinde Amerikan yardımı peynirli, gül reçelli-sana yağlı kahvaltıya talim etmek, bir kitabı 2-3 kişiyle ortak kullanmak, canın istemediği halde etütlerde zorla ders çalışmak bile keyifliydi. Kahvaltıda çorba çıktığında kantinin yolunu tutardık.

Mektuplaşmak önemliydi. Nadiren telefonlaşılırdı ailelerle. Ziyaretçisi gelen böbürlenirdi. Kargoyla yiyecek paketi gelenin başına üşüşürdük.

Hafta sonları ve tüm resmi tatillerde evci çıkabildiğimden özlem sorunum yoktu. Muğla ve Antalya havalisinden gelen arkadaşlar, sadece sömestr tatillerinde evlerine gittiğinden onlar –en azından ilk yıllarda- zorlanırlardı elbette.

Aynı memleketten köyden gelenler dayanışma içinde olurdu. Birbirlerine de iyi davranırlardı;  döndüklerinde olumsuz haber yaymasınlar  diye.

O yaştaki çocuk-gençlerin enerjisinin tüketilmesi için olsa gerek spora çok önem verilirdi. Her öğrenci en az bir müzik aleti çalar, bir spor dalında yarışırdı. Müzik koroları, sınıf orkestraları, sınıf takımları, tiyatro toplulukları, folklor ekiplerimiz  vardı.

Kışın konferans salonunda, bahar aylarında meydandaki beyaz perdede filmler izlerdik cumartesi akşamları çiğdem çitleyerek. Arkadaş filmini izlediğimizde tümümüzün ağladığını, Drakula filmini izlediğimizde gece altına yapanlar olduğunu hiç unutmam.

Aşık Veysel, Aşık Ali İzzettin, Genco Erkal ve Dostlar Tiyatrosu gelmişti okula. Bilimsel toplantılar ve kültürel yarışmalar düzenlenirdi

16 Martlar çok şaşalı kutlanırdı. Okul tiyatrosu turneye gider, okul orkestrası çevre yörelerde konserler verir, 19 Mayıslarda Aydın’a gösteriye giderdik. Okul takımları bölgesel-ulusal başarılar edindiğinde böbürlenirdik.

Okul öğrenci derneği seçimleri gerçek seçimler havasında yapılır, kazanan grup çok aktif çalışırdı.

Okulda nöbet sistemi vardı. Ekmek kesmek, yemek dağıtmak, yatakhane-sınıf-tuvalet -mıntıka temizlemek dahil her işi öğrenciler yapardı. Nöbetçi olduğumuz hafta derslere girmekten muaf tutulduğumuzdan –tuvalet nöbeti hariç– pek bir keyif alırdık.

Okulun arazisi çok büyük olduğundan mevsimlik her türlü sebze dikilirdi. Meyve ağaçlarından hırsızlık yapardık. Dersler tatil edilerek zeytin, susam, pamuk toplatılırdı bizlere.

Her sınıfın iklimi farklıydı. Sağlanan etkinliklerle hem sınıf-takım ruhu oluşturuluyordu, hem de bireysel hırs.

Kız-erkek ilişkileri önemliydi. Flörtün adı “tarım çalışmak”dı ve bu derse çok çalışırdık.

Öğretmen kalitesi –ve dolayısıyla eğitimin de– çok yüksekti.  Okul başarısı ve disiplin çok önemliydi. Öğretmen-öğrenci ilişkisi yoğundu. Öğrencinin söz hakkı vardı.

İdarenin sigara konusundaki faşizan baskıyı alt eder, neredeyse tümümüz sigara içerdik. Cumartesi günleri saatlik izinle Ortaklar pazarına giderdik. Sınıfımız büyüdükçe ayaklarımız uzar oldu ve izinsiz Söke, İzmir, Aydın’a bile kaçar olduk.

Akşamüstleri ve etüt aralarında volta atardık, meydanda. Teknik odadan yayımlanan müziğe eşlik eder, maçları dinlerdik. Kantinde gırgır-şamata yapardık.

6 yıllık yatılı okulluluk yaşamıma ilişkin olarak hatırladığım olumsuz iki şey var. Biri ; yüksek yüksek tepelere” türküsünü söyleyen Mako sayesinde koca yatakhanede cem’an ağlamamız, diğeri de lojmanlarda gelen sucuk, patates ve sebze kızartması kokuları. Yatılı okulun bana kazandırdığı en kötü alışkanlık; lokmaları çiğnemeden yutmak yani hızlı yemek.

Öğretmen olma hakkı elimizden alınması üzerine gerçekleştirdiğimiz –daha sonra ülke çapına da yayılan–  bir dizi eylem beraberinde sürgün, tart ve yargılanmaları getirse de bu süreç bile bize çok şey kazandırdı.

Ve diyebilirim ki; 50 yıllık yaşamımın en güzel yıllarıydı o altı kocaman yıl.

Ve diyebilirim ki; ben o altı yılı yalnızlık içinde değil, çok kalabalık içinde yaşayarak geçirdim.

Yukarıdaki satırları yazma nedenim şarkıcı Deniz Seki’ye –ve yatılı okul öğrenciliğine– ilişkin olarak NLP uzmanı Cengiz Eren’in Ayşe Arman’a verdiği röportjda aşağıda yer alan sözleri.

“(… )Yatılı okula çok küçük yaşlarda başlayan çocuklarda, farkında olmadan gelişiyor. Anne- babasının çalışmasından dolayı, akrabalarının yanında büyüyen kişilerde da bu duygu gelişiyor. İşin ilginci, bu kişilerin ‘sahne’de yer almaları, talk showcu, şarkıcı, yorumcu, köşe yazarı olma ihtimalleri artıyor. (…) Sanatçı, bir yerde ‘sahne’deyse, onu kimse terk edemez de ondan! O programı istediği anda kesebilme gücüne, ancak o sahiptir! Böylece, sahnede iken onu kimse terk edemeyecektir. Yatılı okuyanların ve terk edilmişlik duygusu yaşayanların sahnede olmaya ihtiyaç duymaları bu yüzden olabilir. Kimi paralı yatılı, kimi parasız yatılı, kimi normal lisede, kimi imam hatipte, kimi kolejde ya da konservatuvarda küçük yaşlarda yatılı okuyan kişilerin duygularının araştırılması gerekiyor. (…)Türkiye’deki çok sayıda ve önemli insan böyle bir yapı içinde.(…)

Ola ki bir araştırmacı durumdan vazife çıkarıp,  yatılı okulda okuyanların yalnızlık ve terk edilmişlik duygusunu araştıracak olursa, bir yatılı okul havarisi’ olarak benim duygu ve düşüncelerimi de kaale alır belki diye yazmak istedim sadece.

İnsanın hangi koşullarda yatılı okuduğu önemli olsa gerek.  Ben isteyerek gittim. Ve o altı yıl boyunca hiç yalnızlık ve terk edilmişlik duygusu hissetmedim. Arkadaşlarımın içinde bu duyguyu –çok yoğun olmasa da–  yaşayanlar elbette vardı.

Çünkü insan her yaşta ana kuzusu. 11 yaşlarındaki bir çocuğun kendiyle, ailesizliğiyle, ‘tek başına’lığıyla mücadele etmesi, verilen çok yönlü desteğe rağmen hayatını idame ettirebilmesi elbette çok kolay değildi.

Çünkü yatılı okul;  disiplin demek. Gönüllü – bazen de gönülsüz– girilen hapisane demek. Yuva sıcaklığından uzak olmak demek. Bir sürü güzellikten, alışkanlıktan yoksun olmak demek.

Yatılı okul;  kendi başına büyümek demek. Özlem-hasret demek. Çok kalabalık bir aile demek. Akran eğitimi demek. Hayatın bin bir halini çok erken yaşta öğrenmek demek. Günbatımında hüzünlenmek demek.

Yatılı okul;  toplu yaşamdan kaynaklanan sıkça grip olmak, bazen bitlenmek hatta uyuz olmak demek. Yemek seçmemeyi önüne ne konursa yemek değilse aç kalmak demek. Soğuk suyla banyo yapmak, lavaboda saç yıkamak, çamaşırları el ütüsü yapmak demek.

Yatılı okul; ekmek arası pırasa yemek, tuz-karabiber serptiğin bayat ekmeği  ‘adabelen pastası’  niyetine yemek demek.

Yatılı okul; kuyruk demek, sıra beklemek demek. Angaryaları keyfe çevirmek demek.

Yatılı okul;  çok yönlü sosyal gelişim demek. Zamanından önce öz güveninin artması demek.  Eğlence, muzurluk demek. İnsanın ruh halinin 24 saatte dört değil beş mevsimi yaşadığı yer demek.

Yatılı okul; erkenden sorumluluk sahibi olmak demek. Mükemmeliyetçi olmak demek.

Yatılı okul; biraz aileden uzaklaşmak, çokça arkadaşlardan etkilenmek demek. Biraz ukalalık, çokça  özgürlük demek. Biraz ‘ben‘, çokça ‘biz‘ demek.  Biraz baskı, biraz ağlama,  çokça şamata demek.

Yatılı okul; çokça  güzellik, biraz sevimsizlik  demek.

Yatılı okul; ille de dostluk, arkadaşlık demek. İlle de dayanışma, paylaşım demek. İlle de başkalarına saygı ve sevgi demek.(BB)

*Şadiye Dönümcü. 1976’Adabelenli.

**Yıllardır iletişimi koparmadığım bir çok arkadaşımla her buluşmamda, fırsat buldukça katıldığım “Kuru Fasulye-Pilav Günü” ile “Adabelenliler Gecesi’nde benden büyük ve küçük arkadaşlarımla her buluşmamızda o güzelim günleri yad ederken o yaşlarımıza dönüyoruz.

** Öğretmen Okullarının kuruluşunun 162. okulumuzun açılışının 67. yıldönümü nedeniyle 20.Mart.2010 günü “Geleneksel Kuru Fasulye – Pilav Günü” için okulumuzda buluşuyoruz. Bilvesile duyurulur.

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir