Hayata Dair

Dalya’ Diye Bağırırken, Gökyüzüne Dalya Çiçekleri Fırlatsak

Dalya’ Diye Bağırırken, Gökyüzüne Dalya Çiçekleri Fırlatsak

Dalya’ Diye Bağırırken, Gökyüzüne Dalya Çiçekleri Fırlatsak

İnsanlar eriyip geçip giden zaman içinde birbirlerine sırt çevirdiğinde birbirine sırtını döndüğünde zaten meşakkatli olan hayat daha fazla zorlaşıyorsa değer mi yön değiştirmeye…

İnsan doğar, büyür, okur, meslek edinir, evlenir, anne/baba olur, büyük anne/ büyük baba olur. Hayat işte… Güzel başlayıp, güzel sürmesi gerekirken -zaman zaman- bir şekilde bizim dışımızda nedenlerle ya da çoğu kez bizim de katkımızla çirkinleşiveren bir süreç.

Yüz yüze, omuz-omuza daha kolay sürdürebilmek mümkün iken ya da sürdürmeyi becermişken birden ya da süreç içinde karşı tarafa sırtımızı döndüğümüz hayat…

Eşine sırtını çeviren bir adam

“(…) Uzun soluklu, alışkanlığa dönüşmüş evliliğimiz kısa süre önce eşimi kaybedince sona erdi. Uzun yıllar eşimi İstanbul’da bırakıp, değişik ülkelerde çok yoğun çalıştığımdan çocuk sahibi olmak istemedim. Eşimin talebini de kaale almadım. Benim için önemli olan, mesleki başarılarım ve kariyerimdi.

İnsan geç yaşta evlenince, aile olmayı beceremiyor galiba. Eşim, “Ne yapıyorsun oralarda?” diye beni hiç sorgulamadı. Yaşamıma birilerinin girip- çıktığını bilse de, kendine geri döneceğime olan sonsuz güveniyle cevabını duymaktan rahatsız olacağı o soruyu bana hiç sormadı.

Eşimle kavga bile edemediğimizi söylesem. Kısa süreli gelişlerimde kırıcı olmama kaygısıyla bana hep misafir gibi davrandı. Birlikteliğimizin başlangıcında tutturduğumuz “sizli” konuşma hep öyle sürdü. Ne senli benli olduk, ne de samimi. Mekanik bir ilişkiydi. Karımı kafasında bigudiyle de görmedim, dudağını rujsuz da görmedim. Ona sesimi yükseltmem gereken bir durum yaşanmasına bile izin vermedi.

Birlikte görüntülendiğimiz sınırlı sayıdaki fotoğraflara şimdi her bakışımda farklı alt metinler yazıyorum. Kocasıyla neredeyse randevu alarak görüşebilen kadının gözlerinde hüznü yakalıyor ve onu hiç anla(ya)madığım için kendime kızıyorum.

Beni -sessizce- hep anlayan kadın artık yok. Üstelik öldüğünde ardından ağlayan yeğenleri ve kuzenleri olduğu için onu kıskandığımı söylesem. Uzaklarda yaşayan, zengin, yüksünmeden yakınının her ihtiyacını karşılayan, temsil yeteneği yüksek bir akraba gibi oldum karıma, koca olamadım. Ne büyük hata etmişim.

Artık yaşlanıyorum. Mutsuzum. Yalnızım. Ve yaşamımda öncelikli olanlarla sonralıklı olanların yer değiştirdiğini, yıllarca kendime bile sırt çevirdiğimi, her yaşın getirilerinin değerlendirilmesi gerektiğini yeni anladım. İnsanın ‘keşke’siz ya da az ‘keşke’li bir hayatı olmalıymış meğer!

Benim sosyal sermayem yaşlandıkça azaldığından yoksullaştım. Ben Neruda’nın “yavaş yavaş ölürler” şiirinde dediği gibi yavaş yavaş ölmek istemediğimden bu aralar kendime alışmaya, kendimle barışmaya çalışıyorum. Ancak kendimden o kadar uzaklaşmışım ki, kendime alışmam da, barışmam da zaman alacak.” (1)

Eşine sırtını çeviren bir kadın

“(…) ‘Evlenmek için acele etme! Sorup, soruşturalım ailesini! Hem ‘Tekirdağ nire, Kayseri nire?’ diyen annemi “Esat’ı tanıyorum ya! Ailesiyle mi evleneceğim!” demiştim, hem “Esat, saklıyor kendini. Saklambaç oynuyor! Gri alanları olmayan biriyle, hayat zor!” diyen Şebnem’i umursamadım da n’oldu?

Yıllar aldı tanıdığımı sandığım Esat’ı tanımak! Hak etmediğim halde bana yaşattığı, dayattığı şeylerle kocaman yüreğimin sınırlarını daraltan o adamı.

Evlilik yolculuğumuzu beş yıl kadar otobanda sürdürdük. Güllük-gülistanlıktı beraberliğimiz. Gezip-tozuyor, mağaracılıkla uğraşıyor, hafta sonları trekking yapıyor, arkadaşlarımızın kurduğu yeni hayatlarla çevremiz genişliyordu. Esat’ın şansı çalışma hırsıyla birleşince büyük işler aldı. Çok kazandıkça göbeğiyle orantılı, özgüveni de arttı. “Bu taşkalayı, bebekle kaldıramayız!” dedik, o yıllarda. Devingen yaşamın, bazı şeyleri görmemi engellediği ise sonraları ortaya çıktı.

İlk zamanlarda, birilerinin yanında beni refüze etmesine, mesleki olarak beni küçümsemesine, başarılarıma sessiz kalmasına, annemi horlamasına, maaşımın hesabını sormasına, aldığım her giysiyi pahalı bulmasına, kedimi tekmelemesine üzülüyor, dudaklarımın inceliğine, saç boyamın rengine, Şebnem’le sık görüşmeme, kız kıza görüşmelerimi ilkel bulmasına, kırk yama kursuna gitmeme laf etmesine kırılıyor ama fazla üzerinde durmamaya çalışıyordum.

Sonraları benden davranışlarıyla özür dilemesi yetmez oldu. Sıkça “Beni kızdırma” demeye başladı. Aşağılamalar artınca, evlilik yolculuğumuz otobandan çıkıp, tali yola girdi. Anne olmamı “babalığa hazır değilim” bahanesiyle erteleten eşim bir tartışma sırasında kolumu kıvırıp, sırtımı yumruklayınca bu kırılma noktamız oldu.

Yeni modalar çıkardı sonra… Kapı-pencere çarpma, eşyalar fırlatma, beni anneme telefonla şikayet etme, istifa etmem için baskı yapma, maaşıma el koyup ondan harçlık istemek zorunda bırakma, evin ihtiyaçlarına duyarsızlık kalma, iskeletor – mendebur – kozmetik güzeli diye hitap etmeler…

Büyükannemden kalan vazoyu kırması, maddi-manevi değerli suluboya tabloyu parçalaması, “Nerdesin? Yanında kim var? Doğru söyle”li telefon tacizleri, her pazar Kayseri’ye kayınvalideye zorla götürmeler, başkalarının yanında kaz kafalı, anlama özürlü diye alay etmeler, annemin Ankara’ya gelişini engellemeler… Dizi-müzik-giysi-menü-kitap seçimlerimi yargılamalar, kadınlığımı aşağılamalar…

Ve hep kendini -her türlü- savunmak zorunda kalan ben… Sürekli suçlandığımdan ‘Ben hak ediyorum bu davranışları” diye, Esat’ı haklı gördüğüm bile olurdu. ‘Yeter ki kızmasın!’ diye her istediğini yapıyor, eleştirilmemek için kendimden vazgeçiyor, çok az insanla görüşüyordum.

Bedenim tepki vermeye başladı; uykusuzluk, diş kenetleme- gıcırdatma, dikkat dağınıklığı, iştahsızlık, baş ağrılarıyla. Beynim; tali yoldan çıkıp, dar patika yola giren evlilik yolculuğumda ‘Dur, inecek var’ diyemiyordu bir türlü.

Anne olmaktan da vazgeçmiştim; yanında boğulur gibi olduğun adamdan çocuk mu yapılır? Derken bir sohbet anında annesi Esat’ın çocukluğunda geçirdiği kabakulak nedeniyle baba olamayacağını ağzından kaçırınca, onun üzerine yürüdüğümü hatırlıyorum. Bir kenarı uçurum olan daracık patika yoldan geri döndüm, sekiz yıl sonra… Şimdi kül vakti…” (2)

Kendine sırtını dönen bir çocuk/baba/eş

“(…) Bizim evimizde babam güçlü, annem güçsüzdü. Güçlü güçsüzü döver, alay eder, köle muamelesi çeker, ihtiyaçlarını gidermezdi. Evimiz fünyesi çekilmeye hazır bir bombaydı.

Babamın anneme yaptıkları fenama giderdi ama tepki de veremezdim. Çocukken öğrendim (keşke öğretilmeseydi) duygularımı ifade etmemeyi, babamın anneme -dolayısıyla bize- yaptıklarını başkalarının bilmemesi gerektiğini, ana-babanın çocuğunu, kocanın eşini dövebileceğini.

Kızım dört yaşındayken ‘Anneye vu-ma! Ba-biş, a-cığ so-na’ dediğinde gözlerine bakamamıştım, onun annesini koruduğunu görünce, utancımdan. Eşimin canını her yakışımdan sonra pişman olup ‘bu son’ diyorum, olmuyor. Duygularımı, davranışlarımı kontrol edemediğim için kendime kızıyorum.

Dedim ya; babam annemi, annem bizi, ben eşimi, eşim de -bazen- kızını döverdi. Aradan zaman geçti annem-babam öldü, eşim kızını alıp gitti uzaklara.” (3)

Boşandığı eşinin sırtını döndüğü bir adam

“(…) Kırk yaşında baba oldum. Evi ilk terk ettiğimde kızım iki yaşındaydı. Geceleri ‘babi yok, Eli’de uyku yok’ diye ağladığını öğrenince dayanamayıp geri dönünce, eşim zıvanadan çıktı.

‘Babi ellerini yıkamadı; o kaka’, ‘Elif, babayı sevmiyor.’, ‘Kızım babasından yemek yemez.’, ‘Babanın aldığı çoraplar güzel değil, ben güzelini alırım.’, ‘Parka babanla gönderemem seni, bakamaz çünkü.’ diyen bir kadın oldu. Çocuk annesi varken yanıma gelmez olmuştu. Sabır bir yere kadar. Ya kendimi sıfırlayıp -her şeye rağmen- o evde oturacaktım ya da dört yaşındaki Elif’ime rağmen ayrılacaktım.

Boşanmak istediğimi söylediğimde yanıtı: ‘Çocuk bende kalır! Ve zor görürsün kızını!’ oldu. Boşanma protokolünü konuşurken söyledikleri… Kiralık gelinlik giydirmişim. Bodrum’a değil, Antalya’ya balayına götürmüşüm. Doğumunu devlet hastanesinde yaptırmışım. Doğum hediyem olan kolye 14 ayarmış. Güzel başlayan şeylerin, sonraları çirkinleşmesi acı.

Ben ‘Çocuğumuzdan boşanamayız. Üçümüz için de hayatı zorlaştırmayalım.’ dedikçe, o içindeki öfkeyi, nefreti kustu. Velayet onda, nafaka benden. Sınırlı gün ve saatlerde çocuğunu -annesi izin verirse- gören bir baba oldum. Eşim, benden intikam almak için Elif’i bana -neredeyse- düşman etti.

Yıllardır her görüş öncesi kalbim çarpıyor, mideme kramplar giriyor. Eşim bu süreçte hiç büyümedi, küçüldü. Kapıda bekletmek ya da kapıdan çevirmek, aldığım giysileri giydirtmemek, telefonla taciz etmek, çocuğa beni kötülemek, arkadaşlarıma beni şikayet etmek. Geçen yaz iki aylığına Fransa’ya gittiklerini bana e-posta ile bildirdiğini söylesem. Ortak velayet almadığıma şimdi pişmanım.

Çocuk – haklı olarak- annesinden taraf oluyor, benden uzaklaşıyor; oysa onun hangi yaşta olursa olsun babasına da ihtiyacı var. Aynı kentte, aynı semtte oturup kızıma hasret yaşıyorum. Onun hayatına daha fazla girmek isterken, daha fazla çıkartılıyorum. Annem torununu altı yılda bir kez görebildi; düşünün artık. Çocukla elini güçlendiriyor aklınca.

Geçen yıl evlenme planları da yaptığım bir kız arkadaşım oldu. Elif’le de tanıştırdım Neler olmadı ki… Evlenince kızımı unutur, ilgilenmezmişim. Yeni çocuk yaparmışım. Elif’i üvey anne eline bırakmazmış. Annesinin dolduruşundan etkilenen çocuk bir süre benimle görüşmek istemediğini söyledi. Gerçi sonra ben Elif dışındaki nedenlerle evlenmekten vazgeçtim ama, çocuğun dengesi bozuldu elbette.

Kızım biraz daha büyüse, ilişkilerimiz düzelecek de… Çocuğun şimdiki sorunları çözmeliyiz ki ergenliğin getireceği yeni sorunlar karşısında güçlenebilsin. Yardım alma teklifimi hep reddediyor. Boşanmış bir çiftin çocuğu olmanın bedeli bu kadar ağırlaştırılır mı? ” (4)

Eşine sırtını dönmek zorunda kalan bir kadın

“(…)Yıllarca her sabah pencereden işe giden kadınları seyredip, onlara öykünürdüm; çalışsaydım böyle olmazdı diye. ‘Kadının eli para tutarsa, dilinde dikenler biter’ derdi benim an’anem. kaynanam. Sen doğmadan önce İbrahim Enişte’nin ofisinde tam işe başlayacakken, o kırılası koca burunlu babaannen aklını çeliverdi babanın.

O gün; hani babanın kudurduğu gün koca şehirde tek ikimiz vardık sanki. Karakoldaki polisler bile ondan yana olup ‘Kocanla aranızdaki hususa bizi, devleti karıştırma. Kol kırılır, yen içinde kalır. Sen aklını başına topla, evine git. Kocandan da özür dile’ dediler.

Şimdiki aklım olsa kafa tutar ‘şikayetimi almak zorundasınız’ derdim. Savcılığa gider, Adli Tıp’ta yara bere dolu vücudumu muayene ettirip, rapor alırdım.

İkimiz de aç-perişan eve döndük; babandan yeniden dayak yemeye. ‘Beni şikayete ettin ha’ diye üzerime yürüyen baban senin göz bebeklerini donmuştu adeta.

O günden sonra altına yapar, uykularında sıçrar, sıkça karnın ağrır oldu. Baban sana bir fiske bile vurmadı. Bana ‘Ağlama sen. Ben süt içip, domatesli makarna yer büyürüm. O zaman babam benden korkar.’ dediğini hatırlar mısın?

İlk zamanlar baban beni sevdiği, kıskandığı için dövüyor zannediyordum. İlkinde hamileydim; masayı tekmeleyip üzerime devirdi. Masaya tuzluk koyma suçunun karşılığı cezam (!) çok ağırdı. 18 haftalıksın diye doktor kürtaj yapmadı.

Özür dileyerek ‘seni elimden kaçırmaktan korkuyorum’ diyerek beni kandırdı anlayacağın. Sonraları dayak rutine girdi, baskıyı kabul ettim. Bir günümüz, diğerine uymazdı. Babanın gözlerinden fışkıran ateşten korkuyordum. Sevgisini döverek gösteriyordu. Erkekliğinin gereği, güçlülüğünün kanıtıydı; saldırgan ve sert davranışları aklınca. Öyle öğrenmiş, görmüş çünkü.

Babaannen, deden felç olana kadar dayak yemiş kocasından. Kadın koca dayağının hıncını çocuklarından çıkarırmış.
Annemin ‘kadın kısmı kocasının her dediğini yapar’ demesini dinledim de, ‘Kızım biraz elinde para tut. Kadın kısmının gizli parası olur’ demesini dinlemedim. An’anen çektiklerimi biliyordu ama, ‘çekme kızım; gel yanıma’ demedi hiç. Sen babasız büyüme diye katlandım babana.

‘Ben senin gündüzleri ne halt yediğini bilmiyorum’ deyince çantaya iki-üç parça giysi atıp, kolumdaki iki altın bilezikle ve seninle çıktık evden. Bizim gençliğimizde kızlar çıktığı oğlandan ayrılmak istediğinde, oğlana ‘al misketlerini, ver bebeklerimi” derdi. İşte ben de o gün kocama ‘al misketlerini, ver oğlumu’ diyebildim.” (5)

Babasının sırtını döndüğü bir çocuk

“(…) Akşam namazı saatlerinde gün içinde işlediğimiz suçları babama söylememesi için anneme yalvarsak da, her şeyi anlatırdı. Babam da o günkü duygu durumuna göre kulak çekme, saç çekiştirme, tokat, nadiren tekme ve en sık aç bırakma ve özellikle akşam yemeğinden men edilme cezası verirdi.

Babamızın hukukunda her suçun karşılığı olan ceza net değil, değişken olduğundan akşam neyle cezalandırılacağımızı bilemezdik. En sevdiğim ceza akşam gezmesine gitmeme cezasıydı. Evde yalnız kalmaya bayılırdım. Hiç bir konuda fikrimiz sorulmazdı. Ayağımıza alınacak botun rengine bile karar veremezdik. Onların kararlarına uymakla mükelleftik. Bize ‘malısın/melisin’ ” bile değil ‘yap, getir’ denirdi. Veli toplantılarımıza gidilmez, karnelerimize göz ucuyla bakılırdı. Hiçbir davranışımız takdir edilmezdi. Babamın ağzından ‘aferin’ sözcüğünü, ‘benim oğlum güzel resim yapar/şiir okur” cümlesi ya da benzerini hiç duymadım.

Akşamları sadece oturma odasında lamba yaktırıldığından orada ödev yapar, ders çalıştığımızı söylesem… Babamın bana taktığı ‘yengeç’ lakabını tüm ailem ve arkadaşlarım da kullanırdı. ‘Çarçaf’, ‘kaymon’, ‘kopteratif’ dememle dalga geçilirdi. Babam hatamızı yüzümüze vurur, gururumu inciten laflar ederdi. Gereksiz yere bize müdahale eden diğer aile büyüklerine karşı savunmasızdık.

İçimde büyürdü bunlar. Babamın nezdinde değerli olduğumu hiç hissetmedim. Bana o kadar az dokundu ki. Bayramlarda elini öptüğümde ensemi okşardı, utanırcasına. Bana güvenmezdi. Kardeşimle okula giderken bağırırdı: ‘Salak salak havalara bakma, kardeşine mukayyet ol!’ ” dediğinde için üzülürdüm.

Verdiği sözleri alakasız bir nedenle tutmaz ya da oyalardı. Yüz yüze geldiğimde onun beni dövmemek için kendini zor tuttuğunu düşünürdüm. Nadiren şaka yapmağa kalkıştığında beceremezdi. Nutukları bitmezdi ama evde de hiç sohbet edilmezdi. Gülecek olsak ‘karı gibi gülme’ derdi.

Bu koşullar altında nasıl birisi olunur? Kendini hep savunmak durumunda kalan, gereksiz yere tartışan, kavgacı, çabuk parlayan, hoşgörüsüz, müdanasız, pervasız, karşısındakini dinlemeyen, hep kabul kaygısı yaşayan, kendi özgücüne güvenmeyen, yetersizliğini kabul etmeyen, kendinden küçükleri kollayan, yetkin olduğu alanlarda rakiplerine acımasız davranan, ilişkilerinde sıkça küskünlüklere yer veren biri elbette.”(6)

İnsanlar eriyip geçip giden zaman içinde birbirlerine sırt çevirdiğinde birbirine sırtını döndüğünde zaten meşakkatli olan hayat daha fazla zorlaşıyorsa değer mi yön değiştirmeğe. Ya da sırtını taaa başından çevirmiş insanlarla illaki bir arada olacağız diye değer mi zaten meşakkatli olan hayat daha fazla zorlaştırmaya.

*Başlık: İlhan İrem. Gece Yolculuğu -Yaşlılık Penceresi. “(…) Yoksa eriyip geçip giden / Zamanlara mı? /Yoksa birbirlerine sırt çeviren, / İnsanlara mı? (…)” dizelerinden esinlenme.

** Bu yazımda:

1. Hayatının Yönünü Değiştirmek İsteyen Adam

2. Kül Vaktindeki Kadın

3. Şiddet Çocukların Ağzının Tadını Bozar

4. Ebeveyne Yabancılaş(tır)ma Sendromu

Üzerine: Ağırlaştırılan Bedel

5. Al Misketlerini Ver Bebeklerimi

6. Gömlek Değiştirmeyi Alışkanlık Edinen Adam

başlıklı yazılarımdan yararlandım.

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın