Rengahenk Yaşlılar

Fazilet Hanım: Asaleti Kendinden Menkul Kadın

Fazilet Hanım: Asaleti Kendinden Menkul Kadın

Üç gündür midem ağrıyor, yutkunurken zorlanıyorum. Uykularım bölündü. Önüme çıkana onu anlatmak istiyorum. Kendime kızıyorum, ailedeki herkesi suçluyorum: ‘Bu kadar insan bir tane kadına, teyzeme sahip çıkamadık’ diye.

Çocuğu olmadı Fazilet Teyzemin. Kocasının yeğenlerini de, kendi yeğenlerini de hep çok sevdi. Çocukluk filmimin başrolünde annem, ikiz kardeşim İnci ve teyzem vardır.

Anılarımın güzel insanı, teyzem öldü işte. En son iki yıl önce Eskişehir’e ziyaretine gittiğimde görmüştüm. Yüzümü yaşlı gözleriyle okşarken ‘En çok sevdiğim yeğenlerimden biri. İşi yoğun. Sorumlulukları fazla. Annelik, ev kadınlığı… Yoksa sık gelir ziyaretime. Yalnız bırakmaz bizi. Canı sağ olsun yeter ki; ben görmesem de olur‘ diyerek rahatlatmıştı beni; huzursuzluğumun ayrımında olduğundan.

Bu zarif kadın yok, artık. İnci telefonda ‘gitti‘ deyince, hemen anladım. ‘Ölmeden mezara girmişti sanki’ demişti daha önceki konuşmamızda.

Annesinin karnındayken babası, doğum yaparken de annesi ölmüş. Beş kız çocuğu kalmış tek başına. Kundak bebeği Fazilet’e en büyük abla Şefiye, annelik yapmış; babaannesinin rehberliğinde. Evcilik oynarlarmış canlı bebekle. Annem altı yaşındayken kardeşinin kakalı bezlerini yıkarmış; düşün artık.

Başını şişirmeyeyim; o beş kardeşin, yani annem ve dört teyzemin hayatı daha küçücük çocukken kararmış. Yokluk, yoksunluk, sahipsizlik… Karışanları çokmuş ama; ihtiyaç duyduklarında yanlarında kimse olmazmış büyük annem dışında. Annemin amcaları o yetimlerin, öksüzlerin malını katakulli yapıp ellerinden almış.

Güzel kızlar ya. İsteyenleri çok olmuş. Şefiye Teyzem kendinden küçük üç kardeşini, annemi de tabii, evlendirmiş. Sonra kendisi için gelen görücülere ‘Beni kardeşim Fazilet’yle kabul ederse…’ demiş.

Eniştem akil adam. Okumuş adam. Çocuğu bilmiş baldızını. Ailenin ‘tekne kazıntısı’ Fazilet,  eniştemle teyzemin, tıpkı adının anlamı gibi, ‘yıldız’ı olmuş.

Ortaokulu bitirdiğinde girdiği öğretmen okulu sınavını gündüzlü öğrenci olarak kazanan Fazilet Teyzem öğretmen olmuş. İki yıl Denizli-Çal’da öğretmenlik yaparken yanına büyükannesi gitmiş. Sonra memlekete çıkmış tayini. Güzel, akıllı, becerikli, okumuş ve öğretmen. Cesaret edemiyor çoğu aile ona görücü bile olmaya.

Kasabanın tek eczacısının oğlu, Ankara’da Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’nu bitirip Eskişehir’de, meslek dersi öğretmenliği yapan Halil’e istiyorlar teyzemi. Damat adayı filinta gibi Uzun lafın kısası: evlenip, Eskişehir’e gidiyorlar. Her şey güllük gülistanlık derken… 79 yılında okul bahçesinde vuruyorlar; Halil Enişte’yi.

Hayal meyal hatırlıyorum o günleri. Annem beni de almıştı kardeşinin yanına giderken. Teyzem hastanede uzun süre yatıp psikolojik tedavi gördü. İyileşti ama yaşlanıverdi erkenden. Öğretmen değil; anne-baba oldu öğrencilerine. Variyeti yerindeydi yeğenlerinin okumasına da, yoksul öğrencilerinin okumasına da destek oldu. ‘ Benim en güzel günlerim burada geçti’ deyip, memlekete dönmedi. Yardım Sevenler Derneği, Kızılay gibi derneklerde çalıştı. Kaderi kendisine benzeyen öksüz ve yetim bir kız çocuğunu aradaki yaş farkı 18’den az olduğu için evlat edinemedi ama onu büyüttü. Üzerine mal-mülk aldı. Evlendirdi. Çocuklarını torun bildi.

Hayat insanın üstüne gelince her şey eskisi gibi kalmıyor. ‘Minem’ dediği, ‘İnci’m’ dediği, çocuğu bildiği tüm yeğenlerini, eşinin yeğenlerini çok sevdi. Biz de onu. Kızı bildiği Perizat yanında oldu hep. İlgileniyor, hiçbir şeyini eksik bırakmıyor nasılsa diye içimiz rahat etti hep.

Hayat işte… Ayrı düştük birbirimizden; gönlümüz aynı olsa da…

Ve o yok artık. Ben onu bir daha göremeyeceğim.

Önemli bulduğum başka şeyleri yapmağa öncelik verdim. Onu görmeyi hep erteledim. Şu bittikten sonra… Şuraya gidip geldikten sonra… Bir ay sonra…

Ve işte o yok artık.

Benim ve ikiz kardeşim İnci’nin Hayat Bilgisi öğretmeniydi; Fazilet Teyzem.

İğneye iplik geçirmeyi, tığ kullanmayı, örgüye başlamayı, kalıp çıkarmayı ondan öğrendim. O zamana kadarki hayatımın en büyük eseri kendime ördüğüm atkıydı ve bu eseri onun sayesinde ortaya çıkartmıştım. Tığla ördüğüm el bezini kullanan annem eskidiğinde çöpe attı diye çok üzülmüştüm.

Zeytinyağlı yemeklere bir tane kesmeşeker konacağını, karnabahar haşlanırken suyuna ekmek içi atılırsa kokusunun azalacağını, kek hamuruna konacak yumurtanın önceden buzdolabından çıkarılacağını ondan öğrendim.

Onun manikürlü ellerine, pedikürlü ayaklarına oje sürüşünü keyifle seyrederdim. Taktığı giysisine uygun boncuk kolyelerine, manto-pardesüsünün yakasına yerleştirdiği ipek fularlarına, firketeyle ya da topuz tokasıyla topladığı platin saçlarına, evin içinde öğleye kadar sabahlıkla gezmesine bayılırdım.

Çocukları büyük insan yerine koyduğundan çay-kurabiye servisini önce bize yapardı. Yaptığı her davranışıyla, söylediği her cümle öğreticiydi.  Yöremize özgü atasözü ve deyimleri yerli yerinde kullanır, ardında bizim için açıklama yapardı.

Sohbet anında “Yılan bile toprağı penzer ile yalar” dediğinde, bize dönüp “Penzer, kanaat anlamına gelir.” derdi. “Akan çay her zaman odun getirmez” atasözünü değiştirip “Söke çayı her zaman odun sürüklemez” şeklinde söylerdi. Davranış bozukluğu sergileyen komşumuzun oğlu için kullandığı “Arpadan un olur ama yufka açılmaz” atasözünü yeri geldiğinde ben de sıkça kullanıyorum.

Çocukken koşuştururken düştüğümüzde “Kaza gelmez Hak yazmayınca, bela gelmez kul azmayınca” derdi Tembel insanlar için “Sinekte bal, tembelde mal aranmaz”, aile içi eğitim söz konusuysa “Kız anadan öğrenir sofra düzmeyi, oğlan babadan öğrenir sohbeti, gezmeyi” deyiverirdi. Palas pandıras iş yaptığımda bağırırdı: “Paşaya kelle mi yetiştireceksin?” Annem beş çocuğun işini yetiştirmek için koşuşturduğunda kıyamazdı kardeşine hiç: “Hadi otur yerine artık… Ayağından pamuk kaynıyor...

Sigarayı da, içeni de sevmez “bir insan kendine nasıl böylesine kötülük yapar, anlayamıyorum” der, evinde asla içirtmezdi. Sakin, kararlı, ilkeliydi hayatın her alanında. Kendine ilişkin konuşmazdı hiç. Yüzünde maske vardı; ya da sadece ben öyle zannediyordum. Mutsuzdu galiba… Kendisine ve çevresindekilere koyduğu sınırın aşılmasına izin vermezdi.

Bayram-seyran, yılbaşı ve doğum günlerimizde bize paket gönderirdi Eskişehir’den. Babamla paketi getirecek olan otobüsü garajda beklerken heyecanlanırdık İnci’yle, “İçinden ne çıkacak acaba? diye. Bir defasında siyah üzerine kırmızı ekoseli, kol-yakası kürklü palto çıkmıştı. Çok hava atmıştık okulda paltomuzla.

Şimdi bu anılar beni yoruyor, üzüyor. Bilememişim sahibi olduğum zenginliğin değerini… Yıllar sonra eşimi trafik kazasında kaybettikten sonra takındığım maskem Fazilet Teyzeminkinden daha mutsuz görünüyor sanki.

Kocasının, kardeşlerinin, kuzenlerinin, yeğenlerinin ölümünü gördü. Cenaze için memlekete gelmekten nefret ediyorum; düğünler tercihim” derdi. Üzerine kayıtlı malları bir vakfa bağışladı: öğrenci okutsunlar diye.

Dün akşam kuzenim söyledi telefonda, yatak odasındaki kilitli sandığı açmışlar içinde ne var ne yok diye. Yeğenleri ve eniştemin yeğenleri için şeffaf torbaların içine yerleştirip, üstüne isim yazılı paketlerle doluymuş sandık. Bana, Antep işi masa örtüsünü bırakmış, İnci’ye de delik işi olanını. Kızıma İngiliz porseleni fincan takımlarını.

Dün akşam çok ağladım… Şimdi bu satırları yazarken de içimi yıkamaya devam ediyorum.

“Yok” diyorum, “asaleti kendinden menkul kadın artık, yok”

“Yok” diyorum “o güzel kadın artık hayatta.

“Yok” diyorum “o güzel kadın artık hayatta.

Görmesem de, konuşmasam da varlığını bilmek yetiyordu bana: o asil ve güzel kadının.

Hoşça kal Fazilet Teyze… İnci’nin de selamı var sana ve senin oradaki tanıdıklara.

*Şadiye Dönümcü. sosyal hizmet uzmanı.

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Listeye geri dön

Bir cevap yazın