Rengahenk Yaşlılar

Gömlek Değiştirmeyi Alışkanlık Edinen Adam

Gömlek Değiştirmeyi Alışkanlık Edinen Adam

Üzerime giyeceğim yeni gömlek vesilesiyle bu aralar kendimi çalışıyorum. İnsanın “Ne olursan, ne yaparsan yap, senin her zaman yanındayım ve sana yardımcı olacağım” diyen karşılıksız, katıksız, sevgi dolu bir ailesinin olması ne büyük bir zenginlikmiş.

Ayrı evlerde oturan, aynı sokak içinde yaşayan amca, hala, dayı, teyzeler ve yenge-enişteler ile her yaştaki kuzenlerden oluşan kocaman bir ailenin içinde büyüdüm.

Ailenin başı büyükbabamdı. Her geçen gün yeni gelinlerin, damatların ve bebeklerin katılımıyla büyüyen ve sonraları diğer sokaklara taşan aile üyeleri arasında rekabet, hırs, kıskançlık yaşanmazdı. Çocuklar “Allah rızkını verir”, “bir lokma, bir hırka yeter” amentüsüyle büyütülürdü. Üyeler arası paylaşma ve dayanışma sınırları hassastı. Her çocu, her büyüğün çocuğu sayıldığından müdahale edeni, talimat vereni çoktu.

Ailemizin yazılı olmayan kuralları, değerleri vardı. Küçük, büyüğünün yanında oturamaz, hele sigara asla içemez, kadınlar ayrı sofrada otururdu. Babam, babasının yanında emir komuta zincirine uygun hareket ederdi; biz de onun yanında. Çocuk gözle sevilirdi ve oğul atasının yanında çocuğunu sevemezdi. Küçükler abi/ablanın küçülmüşünü giyerdi. Gelinler her dem haksız, kaynanalar ise haklıydı. Kızlar ilkokulu bitirip evinde otururdu. Oğlanlar ortaokulu, en fazla liseyi bitirir, sonra çift-çubukla uğraşırdı.

Çocuklar bilmez, büyükler bilirdi. Kadın düşünemez, yapamaz, beceremezdi. Anneler kocalarının buyruklarını yerine getirirdi. Babalar da -gerektiğinde büyüklerine danışarak- karar verirdi. Baba-çocuk arasında köprü görevini üstlenen anneler, aynı zamanda babaya ulaşımı engelleyen bariyerdi. Büyüklerimizin gözdağı ve tehditleri hiç bitmezdi.

Namaz kılmak isteyenleri camiye davet etmek için minareye çıkan müezzin aynı zamanda biz çocuklara da “Oyun bitti, sokağa paydos. Haydi evinize! derdi. Ezan bittiğinde evde olmak zorundaydık. Babamın camide olduğu süreyi biz o gün işlediğimiz suçları babama söylememesi için anneme yalvararak değerlendirsek de annem kararlılığını sürdürür, babam geldiğinde suçlarımızı bir bir sıralardı. Annem, suçumuzu babama söylemedi ya da bilmiyor diyelim, babam bu durumu ailenin diğer büyüklerinden öğrenir ise o da cezalandırılırdı. Elbette, bizim cezamız da ağırlaşırdı.

Babam da o günkü duygu durumuna göre kulak çekme, saç çekiştirme, tokat, nadiren tekme ve en sık aç bırakma ve özellikle akşam yemeğinden men edilme cezası verirdi. Babamızın hukukunda her suçun karşılığı olan ceza net değil, değişken olduğundan akşam neyle cezalandırılacağımızı bilemezdik. En sevdiğim ceza akşam gezmesine gitmeme cezasıydı. Evde yalnız kalmağa bayılırdım. Hiç bir konuda fikrimiz sorulmazdı. Ayağımıza alınacak botun rengine bile karar veremezdik. Onların kararlarına uymakla mükelleftik. Bize “…malısın, …melisin” bile değil “yap, getir” denirdi. Veli toplantılarına “Ne gerek gerek var” diye gidilmezdi. Karnelerimize göz ucuyla bakılırdı. Hiç bir davranışımız takdir edilmezdi. Ben babamın ağzından “Aferin” sözcüğünü ébenim oğlum çok güzel resim yapar, şiir okur” cümlesi ya da benzerini duymadım.

Akşamları sadece oturma odasında lamba yanardı. Her akşam ya misafirliğe giderdik, ya da bize gelenler olurdu. O kalabalıkta ödev yapmak, ders çalışmak meseleydi. Babam yürüyüş şeklim nedeniyle bana “yengeç” lakabı takmıştı. Ailem ve dolayısıyla memleketteki bütün okul arkadaşlarım bana “yengeç” diye seslenirdi. “Çarşaf” yerine “çarçaf”, “kamyon” yerine “kaymon”, “kooperatif” yerine “kopteratif” dediğim için dalga geçerlerdi.

Babam da, diğer babalar gibi başkalarının yanında hatamızı yüzümüze vurur, gururumuzu inciten laflar ederdi. İçimde büyürdü söyledikleri… Haklı-haksız bize müdahale eden diğer aile büyüklerine karşı bizi savunmazdı, biz ona ulaşamadığımız için.

Babam için değerli miydik? Bir kez bile onun için değerli olduğumu hissettiğimi hatırlamıyorum. Bana o kadar az dokundu ki… Bayramlarda elini öptüğümde ensemi okşardı, utanırcasına. Kız kardeşimle el ele okula giderken yolda karşılaştığımızda “Salak salak havalara bakacağına kardeşine mukayyet ol!” dediğinde bana güvenmediği için üzülürdüm.

Babam, Torbalı Esnaf Kefalet Kooperatifi başkanı olan dayımı hiç sevmezdi. Dayım Ege İktisat mezunuydu ve ailenin “akil” adamıydı. Kendisine danışanlara ve “adam olma yetisi” gördüğü kuzen ve yeğenleri için ailenin diğer üyeleriyle vuruşurdu. Yengem biçki-dikiş öğretmeniydi ve hepimiz tapardık ona. Babama göre “dayısı kılıklı” olan ben, haksızlığa uğradığımda kendimi savunacak olsam ellerini belinin arkasında birleştirip bana “Sus” der, anneme de “Avrat, dayısıgile gönderme bu aralar oğlanı!” Bilmezdi, okul başarımın nedeninin dayıma verdiğim söz olduğunu.

Verdiği sözleri alakasız bir nedenle tutmaz ya da oyalardı. Babamla yüz yüze geldiğimde hep beni dövmemek için kendini zor tuttuğunu düşünürdüm. O sert ifadeli yüzü gülmez olan adam arada bir şaka yapmağa kalkıştığında beceremezdi. İlkokulu zor bitirdiği halde bize ders çalışılma yöntemleri öğretmeğe kalkışırdı.

Bitmek bilmeyen nutuklarını dinlediğimiz, her konuda sınav verdiğimiz babamıza göre başarısızlıklarımızın tali suçlusu da sadece okur-yazar olan annemdi. Bizim evimizde sohbet edilmezdi hiç. Dayımlar hariç, diğer evlerde de sohbete yer yoktu. Gülsek “karı gibi gülme” denirdi. Gülmenin anlamı bu olunca yaşamımdaki birçok şeyin anlamı değişti.

Bu koşullar altında nasıl bir çocuk ve genç olunur? Kendini hep savunmak durumunda kalan, gereksiz yere tartışan, kavgacı, çabuk parlayan, hoşgörüsüz, müdanasız, pervasız, karşısındakini dinlemeyen, hep kabul kaygısı yaşayan, kendi özgücüne güvenmeyen, yetersizliğini kabul etmeyen, kendinden küçükleri kollayan, yetkin olduğu alanlarda rakiplerine acımasız davranan, ilişkilerinde sıkça küskünlüklere yer veren bir ergen oldum. Anlaşılamamanın sancısını çektikçe, yılgınlaşacağıma, “bir daha yaparsan, kötü olur”un sınırlarını merak ettim.

Babamın karşısında aleyhime olan eşitsiz durumun, hayatımın başka alanlarında babamın yerine geçen diğer figürlerle sürmesine izin vermemek için o küçücük yaşımda o kadar çok çaba harcadım ki… “İstenilen çocuk” gömleğini arada bir üzerimden çıkartmağa kalkıştığımda korktuğumdan ya da öteye geçmeme izin verilmediğinden gömlek değiştirmeyi becerememiş, eskisini giymiştim.

“İnce uzun bir hayvan
Çarpıyor
Çarpıyor
Çarpıyordu kendini taşlara…”
(**)

Üniversite sınav sonuçları geldiği gün üzerimdeki kurşuni gömleğimi, beyaz bir gömlekle değiştirdim. Yıldız Teknik İnşaat’ı kazanmıştım ve babam göndermeyeceğini söylüyordu. Aynı onun gibi ellerimi belimin arkasında birleştirdim: Gideceğim.

“Para göndermem” derse, “Dayım okutur” diyeceğimi biliyor olmalıydı; bir şey demedi, sustu. Yüzüne yerleştirdiği “hadi bakalım” anlamı taşıyan alaycı gülüşü en kötü zamanlarımda bile beni karamsarlıktan kurtaran bir fotoğraf olarak beynime kazındı.

Küçük bir kasabadan, İstanbul’a giderken, tek ve en büyük desteğim dayımdı. Yurtta kalıp, garsonluk, gazete dağıtıcılığı, temizlikçilik, özel işportacılık, özel ders hocalığı, elektrik teknisyenliği, inşaat işçiliği, taksi şoförlüğü yaptım. Babam gerçekten hiç para göndermedi. Nadiren memlekete gittiğimde dayımda kaldım. Annem biriktirebildiği kadarıyla babamdan gizli dayım aracılığıyla para gönderirdi. Babam beni yok saydı, ben de onu.

O koca kentte “Bana benden başka kimseden hayır yok” mantığıyla hareket eder, hasbelkader destek aldığımda keyfim tavan yapar, aç kaldığım günün ertesinde güçlendiğimi düşünür, kurduğum dostluklarla, arkadaşlıklarla hayatımı anlamlandırdığıma inanır, kalabilen gücümle ders çalışırdım. Verdiğim ayakta ve hayatta kalabilme mücadelesi küçük kuzenlerime örnek oldu. Gömlek değiştirmeye kalkıştıklarında güvenle “Seyfettin abim beni okutur” diyebildiler. Teyzemin kocası ve küçük amcam çocuklarının okumaya kararlı olduğunu anlayınca babam gibi çatışmayı derinleştirmek yerine, yönetmeyi tercih edip, destek verdiler. Kumla, çimentoyla, demirle ve kitapla, kalemle değil, toprakla, pamukla, tütünle uğraşmamı isteyen babam gibi çocuklarına varlık içinde yokluk yaşatmadılar.

“İnce uzun bir hayvan
Çarpıyor
Çarpıyor
Çarpıyordu kendini taşlara.
Canı mı sıkılıyor
Can mı çekişiyordu yoksa? …”

Babam giydiğim beyaz gömleği henüz sindirememişken, ben bu kez evleneceğim kızı kendim seçerek o gömleğin üzerine çizgili kısa kollu bol bir gömlek daha giydim.
Bana yeni gömleği giydiren Selvinaz, okul arkadaşımdı, şimdi eşim. Öğrenciliğimin son yıllarında onun ailesine dahil oldum. Anne-baba-çocuk olmanın anlamını o ailede kavradım. Hayatımın eksik kalan yönünü onlarla tamamlamaya çalıştım.

İki kız çocuklu ailede herkes eşitti, baba ise eşitler arasında birinci. Herkes kendine ve birbirine güvendiğinden duygu ve düşüncelerini rahatça ifade edebiliyor. Selvinaz babasından duyduğu en ağır cümlenin “Benim kızım yapmaz” olduğunu söyledi, aslında yaptığı bir davranış için.

O evde de, özellikle yeni üniversiteli baldızım Gökçenaz’la çatışma yaşanıyor. Ancak, taraflar yara bere almayacak ve tekrarlanmayacak şekilde sorun çözümleniyor. Kendilerini baskılamayıp, yanlış anlaşılma kaygısı taşımaksızın duygularını belirtmeleri, suçlamak yerine tadilatı tercih etmeleri, affedici olmaları, yüz yüze konuşmak istemediklerinde birbirlerine mektup yazmaları öyle hoş ki…

Kırılsalar bile küsmüyorlar. Annesi çocuklarının “bir problemim var” demesine bile gerek olmadan sorunu anlıyor, ifade edilmesi için ortam hazırlıyor ya da dolaylı olarak sorunu bir şekilde çözüyor.

Selvinaz babasıyla bir sorununu veya duygusunu paylaştığında babası onu yargılamıyor. O evde benim alışmadığım bir dil konuşuluyor. Babam “Hayır, gidemezsin” derdi; Selvinaz’ın babası “Gece dışarıya çıktığında endişeleniyorum. Gündüz gitsen olur mu?” dediğinden kızı davranış değiştirme sorumluluğunu yerine getiriyor. O ailede kazanmak veya kaybetmek değil, doğru davranışın geliştirilmesi önemli.

Hayatın gerektirdiği alanlarda anne-baba-kardeş ve kocasından oluşan kocaman bir ordunun arkasında, yanında olduğunu bilen eşim korkusuzca risk alabiliyor. İnsanın “Ne olursan, ne yaparsan yap, senin her zaman yanındayım ve sana yardımcı olacağım” diyen karşılıksız, katıksız, sevgi dolu bir ailesinin olması ne büyük bir zenginlikmiş.

Selvinaz’ın zenginliğine ortak olunca iletişim ve paylaşım notu düşük bir aileden gelen ben yüksek sesle ailemi ve özellikle beni sevdiğine inansam da bana dokunmayan, beni öpmeyen annemi sorgulamaya, yargılamaya başladım.
Selvinaz, diplomamı kutlamayan, nişanımıza gelmeyen babamla tanışmak için nikah öncesi memlekete gitmemizde ısrarcı oldu. Gelininin gözlerinin içine bakmasa da elini öpmesine izin veren babam kendisi gelmese de annemi nikahımıza gönderdi. Şimdi eşimle birlikte inşaat büromuzda çalışıp rahat bir yaşam sürdürüyoruz.

Niye anlattım tüm bunları?

Bir ay sonra üzerime giyeceğim yeni gömlek vesilesiyle bu aralar kendimi çalışıyorum. Ve fark ettim ki, yaşım büyüdükçe içimdeki korkular küçülüyor, aşırı temkinli halimi terk ediyorum.

“İnce uzun bir hayvan
Çarpıyor
Çarpıyor
Çarpıyordu kendini taşlara.
Canı mı sıkılıyor
Can mı çekişiyordu yoksa?
Yok efendim dedi yanımdaki adam
Gömlek değiştiriyor yılan …”

Bir ay sonra kızım Şehnaz doğacak.

Beyaz ve çizgili gömleklerimin üzerine geçireceğim renkli, ekose ve şahane olduğunu düşündüğüm baba gömleğim bana çok yakışacak…(ŞD/EÜ)

* Şadiye Dönümcü, Sosyal Hizmet Uzmanı.

** “Değişim” adlı şiir “Can Yücel”e ait.

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

İlgili Mesajlar

Bir cevap yazın