Hayata Dair

Gönencinizi Yenileyin

Gönencinizi Yenileyin

Gönencinizi Yenileyin

Heyecanın yüksek, gaile ve taşkalanın çok olduğu gençlik ve orta yaş dönemlerinde ağaçların yapraklarından soyunduğunu, çıplak kaldığını, yeşerdiğini hatta meyvelendiğini çoğu kez fark etmezdim bile.

Evde ve işyerinde yapmam gerekenlerin fazlalığı, kendimdeki ve doğadaki değişikliklerin ayrımına varmamı engelliyormuş meğer. Hayat mecburi istikametinde hızla ilerlerken ben ne denli yol aldığımı; geçen yıl oğlum evlenip gidince ve akabinde emekli olunca anladım.

O yıl daha ne olup bitecek demeye kalmadan bir şekilde geçiverdi. Bu bahar ve yaz Sakine’nin yazlığında kaldık birlikte. Deniz-kum-güneş bir yere kadar. Sıkıldım sonra boşluktan. Döndüğümden beri kendimi toparlayamadım hiç. Yapmam gerekenler var ancak yapacak kimse yok.

Bir yorgunluk, bir isteksizlik, halsizlik sardı beni. Dikkatimi toparlayamıyorum; iki satır bir şey okurken. Gece uyumakta, sabah kalkmakta zorlanıyorum. Bana kalsa bütün gün yatakta kalıp; tavandaki okyanuslarda, adalarda, göllerde gezinip duracağım. Tırnaklarım dahil; her yerim ağrıyor. Yemek yapmak hak getire…

İçim dışım peynir-ekmek oldu. İnsan kahve yapmağa üşenir mi ya… Güya televizyon izliyorum; ne diye sorsan cevap veremem. Arkadaşlarımın dışarıda birlikte olmaya ilişkin tüm önerilerini saçma sapan bahanelerle reddediyorum. Apartman görevlimiz Mustafa sayesinde küçük alışveriş ve fatura işlerini halletmek kolayıma geliyor.

Oğlum “Bize gel“, “Sinemaya giderken seni de alalım“, “Yeni bir balıkçı açıldı; yarın gidelim mi” deyip, benden olumsuz yanıt alınca sinirleniyor.

Gelin kızım “Sizi istediğiniz bir şeyi yapalım” dediğinde “Canım hiçbir şey istemiyor ki” yanıtım onları üzüyor. Akşam yaptığım programı sabah bozuyorum. Geçen hafta Dikmen Vadisi yürüyüş grubuna katılmaya karar verdim; Nilgün’e eşlik edeceğim her sabah diye. Nerdeee…

Üç gün önce Çiğdem uğradı. Beni saç-baş dağınık görünce söylendi. “Bak depresyon kapına gelmiş… Zaten sonbahar depresyon dönemi. Kıpraş biraz… Saat 3’de kızlarla buluşacağım. Sen de geleceksin” deyince el mahkum duş, kuaför, hafif makyaj sonrası çıktım evden.

Güya içimdeki kurşuni bulutları dağıtacağım ama gökyüzündeki bulutlar daha koyu kurşuniydi. Dönüşte Çiğdem’in ısrarı üzerine muz, bitter çikolata, süt aldım kendime. Neymiş mutluluk hormonu salgılamasını arttıracakmış. Akşam internette gezinirken Fulya’nın gönderdiği e-postanın ekindeki “Gönencinizi yenileyin” başlıklı sunumu okudum.

Bolluk, rahatlık ve varlık içinde iyi yaşamak için insan ne zaman gerekeceği belli olmayan gereksiz eşyaları biriktirip saklamaktan vazgeçilmeliymiş.

Giysi, ayakkabı, tabak-çanak ve sair şeyleri depolamak, insanın içindeki suçlama, kızgınlık, üzüntü, korku, öfke gibi olumsuz duyguları saklamak insanın gönencine karşı çıkması demekmiş.

Yaşamımıza yeni şeylerin girebilmesi için o işe yaramaz şeyleri evimizden, içimizden atmalıymışız ki boşalan yere yenileri gelsin. Lüzumsuz şeyleri saklamak yaşamımızı kısıtlarmış.

Alamayacağım bir gün geldiğinde işe yarar diye sakladığımız çorapla beynimize “Yarınlarıma güvenmiyorum. Yeni-iyi olanı hak etmiyorum” mesajı gönderirmişiz meğer.

Amannn” dedim önce “Kelebekler uçuşsun, hayat lay lay lom” türü bir şey işte. “Ev ne kadar kalabalık. Her yer tıkış tıkış. Tek kişilik evde on kişi gibi yaşıyorum valla” dedim sonra.

Yerimden kalkıp bütün odaları gezmeye başladım ardından. Her birindeki bilumum dolap-çekmece içindeki dünya kadar şey bana bir anda öyle yabancı geldi ki…

Kilerdeki koliler, valizler, hurçlar ve şişe-kavanoz yığını üzerime yıkıldı sanki. Sadece yedi tane kepçe, altı tane konsere açacağı saydım çekmecenin birinde.

Ayakkabılıktaki sadece mevsimlik ayakkabılar bile o kadar çoktu ki… Neredeyse bir evlik eşya bulunan apartman deposundakiler aklıma gelince dank etti: “Ya manyak mısın kızım; niye-kime saklıyorsun onları.

Kahve yaptım kendime. Sigara eşliğinde içerken birden aklıma gençlik yıllarımda televizyonda yayımlanan bir reklam geldi. Bilenler hatırlayacaktır: “Atın…Atın…Atın!!! Eskimiş çoraplarınızı atın! Atamazsanız paspas yapın. Türkiye’ye Jill geliyor” metnini.

“İşte budur” dedim sessizce kendime. “Bilumum çorapları atacağım, paspas bile yapmayacağım üstelik” dedim kararlı ama biraz da kendime bile yabancı gelen bir ses tonuyla salondaki duvarlara. Yatağa girdiğimde; ertesi gün yapacaklarımı planlamıştım. Uyku tutmadı bir türlü.

*****

Atacaklarımı kalın çöp torbalarına doldurup, ağzını bağladım ve üzerine içerik belirten etiketler yapıştırdım ki; apartman görevlimiz Mustafa köyüne gönderirken bilsin ne olduğunu. İnsanın yaşı 50 (+) olunca kalın şeyler giyemiyor; kazak-hırka-manto ne varsa kolilere doldurdum.

Emekli insanın giyim tarzı değişiyor. Giyemeyeceğim her şeyi attım. Giysi temizliğinden çok evrak temizliği oyaladı beni. Faturalar, reçete-tahlil sonuçları, garanti belgeleri, kredi kartı slip-ekstreleri hepsi çöpü boyladı.

Ayakkabılarımla vedalaşmakta zorlandım. Tekir-bekir bardak, fincan, tabakları keyifle gazetelere sarıp, kapı önüne koydum. Yoğurt kapları, naylon poşetler, paket kağıdı süsleri, hediye kutuları biriktirmişim; deliler gibi.

Müteveffa eşime dair şeyleri atarken kendimi kötü hissettim. Atmaya kıyamadıklarımı eski bir çantaya koydum. Oğluma ait evrakları torbaladım; kendisi karar versin diye.

Masa örtüsü dolabını sakinleştirmek iyi oldu. Konsoldaki kristal şeyleri gelin kızım için ayırdım; beğenirse alır, değilse yeğenime veririm diye. Bilumum dergi, broşür, kartpostal, almanak hepsi gitti. En güzeli mum ve minik bibloları atmak oldu.

Attıklarımdan geri aldıklarım oldu. Bir çizme kutusuna ıvır-zıvır olsa bile gerçekten anı değeri olan şeyleri koydum. Mustafa’yla yorgan-yastık-battaniye hurçlarını açıp, vereceklerimi ayırdık.

Kilerdeki adet-edavat çekmecelerini o temizledi. Balkon dolabını o boşalttı. “Depoya ne zaman gireceğiz abla” sorusunu “Dur hele… Yar o kadar da uzun boylu değil… Çok yoruldum” diye yanıtladım.

İki gün süren arınma-arıtma, atma-ayırma esnasında koca bir hayatın içinde oradan oraya gezinip dururken birikmiş anılar çok yordu beni. Şimdi içimdeki huzura fazlaca hüzün karışıyor gibi. Alışacağım; kaçarı yok.

Dün telefonda “Bir kıpraştın; pür kıpraştın. Aferin sana… Şimdi sıra içinde biriktirdiğin olumsuz duygulardan kurtulmakta. Keşkelerini de yok et artık. Bitter çikolata ihtiyacın varsa alıp geleyim sana. Yardım da ederim” diyen Çiğdem’e “Yok gelme! Tek başına, yalnız yapmak daha iyi” derken sesimin tarazlandığını fark ettim.

Bu kadar şeyi niye biriktirmişim ki… Hele ki memuriyetime ilişkin zamanında beni çok üzen olaylara ait belgeleri niye sakladığımı manalandırmakta daha da zorlandım. Saçmalık işte…

Bu işleri yaparken zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım. Kendimle konuştum; hiç susmamacasına. Kendimi dinledim mi? Ha onun cevabını da takı kutularımı düzenlerken bulurum herhalde…

Şimdi sıra kendimi yeniden yapılandırmakta. Hazırlayacağım projenin ana hatları belli ama. Sararan yapraktan yakınmak yerine, sonbaharın doğa şenliğinden yararlanmakta kararlıyım. Kendimi evden sokağa çıkaracağım. Yüreğimi ise bol ışıklı ve güneşli başka kentlerin sokaklarında gezdireceğim.

Anlayacağın artık eski çoraplarımı biriktirmeyip, atacağım. (ŞD/YY)

* İş bu yazı arkadaşım Ferhunde ile yaptığımız sohbetin kısa bir özeti. Mevsim; hazan-hüzün mevsimi sonbahar ya. Belki evinde eski çorap, yüreğinde olumsuz duygu biriktirenleri harekete geçirmeye bir nebze yararı olur diye yazdım bu satırları.

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın