Hayata Dair

Halka Tatlısı

Halka Tatlısı

Dudaklarımda yandan karanfilli bir gülüşle yolda yürürken “Bu gün her şey ama her şey olabilirdi. Ancak hiç bir şey o halka tatlısı kadar, o tatlıcı kadar beni mutlu edemezdi” diye düşünüyorum içimden, cebimde yol parası bile yokken.

Dairede bütün gün “akşama ne yapsam?” diye düşünmüştüm. Sinemaya gitmek, Mine’ye uğrayıp da laflamak, Mülkiyeliler Lokali’ne takılmak, evde yayılarak televizyonda “Hatırla Sevgili ” dizisini izlemek ya da internette dolanmak veya en güzeli erkenden yatıp uyumak… Hiçbiri cazip gelmemişti.

Mesai bittiğinde yapacağım şeyin adını koymadığımdan aheste aheste toparlanıp odamdan çıktığımda, binada kimse kalmamıştı.

Dışarıda hayat akıyordu. Hava limonata sıcaklığında, trafik cuma taşkalasında, insanlar da “sevinçli bir telaş” içindeydi.

İfadesiz yüzlü, ellerinde naylon poşetler, insanlar durakta otobüs bekliyor, okullu çocuklar harçlıklarından kalan parayı tüketme çabasıyla büfe önünde itişip kakışıyor, yağmur-çamurda müşterinin yüzüne bakmayan taksi şoförleri yolun kenarından neredeyse saatte beş kilometre hızla seyrederek müşteri bekliyor, elini tuttuğu dedesinin kolunu çekiştirerek işporta tezgahına yönlendiren dört yaşlarındaki kız çocuğu “kırmızılı topu al bana” diye şımarıkça ağlıyordu.

Okul formalı dört liseli erkek çocuğu acemi nefeslerle sigara içerken çevreyi süzüyor, tekerlekli sandalyeli, saçları röfleli, tırnakları ojeli, mor eşofmanlı dilenci kız kucağındaki yemeninin altından hasılatını sayıyordu.

Arabaların korna sesine uzaklardan gelen Belkıs Özener ‘in “At kadehi elinden / bin parçaya bölünsün” şarkısı eşlik ediyor, kanı gerçekten deli akan bir gencin kullandığı modifiye metalik gri araba ‘pata pata’ sesleriyle gürültüyle caddeden geçiyordu.

Kırmızı ışıkta beklerken yanımda duran kadının kocasına “Bu genç şoförlerden ödüm kopuyor” demesi üzerine elimde olmadan lafa katıldım: “Çok haklısınız han’fendi!”

Yeşil ışıkta hızlıca karşıya geçtim. İncik-boncuk satan dükkanın vitrininde gözlerimi oyaladım. Boncuk alsam, akşama onları dizsem? Bir bu yayıntı eksik lokum kutusu büyüklüğündeki evimde deyip, bu fikrimden hemen vazgeçtim.

Yolu uzatıyorum. Acelem de yok, yapacağım bir şey de… Ayaklarımın götürdüğü yere doğru gidiyorum işte.

Ayakkabı mağazası indirime girmiş. Lame bir balerin tipi ayakkabı istiyorum ne zamandır. Bir de kırmızı babet ayakkabı ve kocaman kırmızı çanta. İçeri girip baksam mı? Giy-çıkar faslı zor geldiğinden hızlı adımlarla uzaklaşıyorum vitrinin önünden. Kuruyemişçinin kavurduğu leblebinin kokusu davetkar. Alsam mı? Hayır! Dükkana girersem leblebiyle yetinmeyip… E, diyet nerde kalacak, o yağlı şeyleri yersem…

Yolumun üstündeki kitapçıya girdim. Çantamdaki akıl defterimde her zaman almam gereken kitapları not düşerim. Bazıları bir türlü alınamasa da…

Kasiyer İbrahim’e “merhaba” deyip, çantamı kitap tezgahının üstüne koydum ki defterimi çıkarabileyim. Hah işte… Metis Yayınevinden, Ayşegül Devecioğlu, “Ağlayan Dağ, Susan Nehir”. Yanına parantez açıp “Kuş Diline Öykünen”in yazarı demişim. Yaşım ilerledikçe tuttuğum notlar daha geniş açıklamalı olmağa başladı. Tamam sıkça demans öncesi durumlarımı yakalıyorum ama, bu kadar da değil.

Güncel kitaplar rafında aradığım kitabı göremeyince İbrahim’e sordum. “Kalmadı. Salıya gelir. Uğrarsanız?” dedi.. Kitabı alsaydım akşam okurdum ne güzel.

Heykelin oraya, yani karşıya geçerken, gözlerim camekanlı bir el arabasında halka tatlısı satan adamı yakaladı. Biraz daha yakınlaşınca tatlıcının da bir leğen içerisinde kurmalı plastik bebek yüzdüren ve o Çin malı bebekleri satan oyuncak satıcısını izlediğini fark ettim. Ben de kadrajımı genişleterek kaldırımın ortasında durup, ikisini birden izlemeğe başladım.

Adımlarımı hızlandırarak yakınlaştığımda… Ellili yaşlardaki bir kadının da, benim gibi ,kör satıcıdan oyuncak alan müşteriye, cebinden çıkardığı para tomarının arasından para üstü vermesini izlediğini gördüm, telaşsız, meraksız, anlamsız bakışlarla.

Müşteri, aldığı para miktarına itiraz etmediğine göre sorun yok demek. Körlerin dokunma duyusu, görme duyusunun yarı işlevini görür derler. Kör satıcı eğilip, yanındaki çantadan küçük bir poşet çıkardı. Müşterinin elindeki bebeği alıp, torbalayıp geri uzatırken “Güneşli günlerde kullansın çocuğunuz” dediğini duydum. Güneş ve körlük. Çantadan yeni bebek kutularını ustaca, görüyormuşçasına, özenli hareketlerle çıkarırken, gözlerimi ondan uzaklaştırdım.

Aklım camekandaki halka tatlılarında. Nasıl çekici görünüyor anlatamam. Yemeliyim. Diyet! Bir defalık, delsem bir şey olmaz! Öksürür gibi yapıyorum, tatlıcının dikkatini çekmek için. İrkiliyor. “Affedersin abla, görmedim seni” diyor.

“Acelem yok; iki tatlı!” dediğimde, hatasını tamir etmek isteyen tatlıcının en büyüğünü ve en ballısını seçmeye çabaladığını anlıyorum. Annem geliyor aklıma; “Can bu, her şeyi ister!” diyen annem.

Çantamda bozuk para arıyorum. Yok. Bulamıyorum. Çantamın ön-yan gözlerine koyduğum bozuk paralar nerede? Allah, Allah nereye gitti bu paralar? Tatlıcı, kağıtla tuttuğu iki ayrı tatlıyı uzatıyor. Alamıyorum. Bozuk param yok. Nedense, çantamdan cüzdanımı çıkarmak daha sonra aklıma geliyor. Öğleyin elli lira çektim bankamatikten. Pınar’ın uçak hangarı dediği çantamı camekanın üstüne koyup, fermuarını açıyorum.

Cüzdanım yok galiba. Derin nefes alarak, aramaya devam etsem de nafile. Yüzüm de kıpkırmızı bir kelebek oluştuğunu hissediyorum.

Tatlıcı, elindeki tatlıların şurubunun bileklerine akmasına aldırmayıp, bekliyor: Para vermemi mi? Arayışa son vermemi mi? Bilmiyorum.

Bir ara küçücük cam kırığı rengi gözleriyle karşılaşıyorum. Kafamı öne eğiyorum. Yüzümdeki kelebeğin rengi mora dönüşmüş olmalı. “Özür dilerim… Alamayacağım… Cüzdanım iş yerimde kalmış” diye geveliyorum.

Umursamayıp, elindeki tatlıları almam için uzatmayı sürdürüyor. Uzanıp, almak için hamle yapmasam da ağzımın suyunun akmasını engelleyemiyorum. Bu durum utancımı da, iştahımı da arttırıyor.

Dünyanın en ulaşılmaz, en değerli şeyi oluyor nal şeklindeki tanesi elli yeni kuruşa satılan tatlı. Yutkunuyorum ha bire.

Kendimi engelleyemez olunca… İki elimle adamın ellerindeki tatlıya saldırıyorum adeta. Tatlı henüz ellerimle ağzım arasında -yolda- iken ilk ısırık için ağzımı kocaman açıyorum. Tatlının ağzıma ulaşma yolculuğunu hızlandırıp, ısırdığımda “foşşşşşş” diye bir ses çıkıyor. Şaşkınlığımı ağzımdaki lokmayı hızlıca çiğneyerek atmağa çalışsam da, başaramıyorum.

İlk lokmam ağzımda iken, ikinci lokmayı ısırmaya kalkıştığımda, tatlıcının gözlerini ovuşturduğunu fark ediyorum. Adamın yüzü gözü şurup içinde.

“Şeyyyy, ben” demeye çalışıyorum ama beceremiyorum gülmekten. Satıcı da gülüyor. İkimiz birbirimizden aldığımız güçle daha yüksek perdeden gülmeyi sürdürüyoruz. Yoldan geçenler bize bakıyor. Kör oyuncakçı da sesin geldiği yöne – yani bize- bakıyor; şaşkın.

Kimseyi umursamadan çocuksu kahkahalarla gülmeye devam ediyor; döpiyesli, topuklu ayakkabılı, saçları topuzlu, laptop çantalı, kırklı yaşlardaki bir kadın ile kasketli, esmer, beyaz önlüklü, yaşı belirsiz seyyar tatlıcı bir adam.

Tatlıcının gözlerini temizlemeye yönelik bir çabası yok sadece kırpıştırmakla yetiniyor. Dudaklarımdaki şurubu temizlemek için sürekli, yalanıyorum. Yapış yapış ellerimi seyrederken, seyredildiğimin farkındayım.

Epey sonra uzatılan kağıt peçeteyle ellerimi silmeye çalışıyorum: Nafile… Peçetenin parmaklarına yapışacağını düşünemedim.

Karşılıklı “Para veremeyeceğim size!”, “İsteyen mi var ki?” , “Teşekkür ederim”, “Ben de!” cümlelerini söylüyoruz sırayla.

Mutluyum.

Galiba tatlıcı da.

Dudaklarımda yandan karanfilli bir gülüşle yolda yürürken “Bu gün her şey ama her şey olabilirdi. Ancak hiç bir şey o halka tatlısı kadar, o tatlıcı kadar beni mutlu edemezdi” diye düşünüyorum içimden, cebimde yol parası bile yokken.(

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın