Kültür Sanat

İsmail Hoca: “Dayak Yiyen Biz, Bağıran Onlar” Diyen Adam

İsmail Hoca: "Dayak Yiyen Biz, Bağıran Onlar" Diyen Adam

İsmail Hoca: ``Dayak Yiyen Biz, Bağıran Onlar`` Diyen Adam

Rodos’ta Murat Reis Külliyesi’nin kapısında karşılaştık onunla. “Buyrun… Hoş geldiniz!” dedi ilkin. Ardından sıraladı “Neden geldiniz? Nerede kalıyorsunuz? Ne zaman döneceksiniz?” sorularını.

Sonra kendini ve arkadaşlarını tanıştırdı: “Ben, İsmail Çakıroğlu. İbrahim Paşa Camisi’nin imamıyım. Şaban ve eşi Süreyya Kalanlıoğlu da 50 yıldır hem mezarlığın bakımını yapıyor, hem de bekçiliğini. Kıbrıs harbinden bir gün önce yani 18 Temmuz 1974’te müftümüz, Şaban’ın kollarında ölmüş. Siz Murat Reis’in türbesini ziyaret edip, Fatiha’nızı okuyun hele. Sonra bildiklerimizi anlatır, mezarlığı da gezdiririz size.”

Döndüğümüzde anlatmağa başladı İsmail Hoca ve Şaban Amca.

“Murat Reis Külliyesi’nde cami, çeşme ve hastanenin yanı sıra Murat Reis, dört Kırım Hanının türbesi ve pek çok Osmanlı paşasının ve denizcisinin mezarının olduğu kabristan var. Burası bir kültür hazinesi. Gördüğünüz çam ve okaliptüs ağaçları da yılların ağacı.

Murat Reis kim mi? Barbaros Hayrettin Paşa’nın ve Preveze Deniz Zaferi’nde Andrea Doria’yı yenen filonun amirallerinden biri. Hint Okyanusu Filolar Komutanı. 1609’da, 103 yaşında ölmüş. Osmanlı Donanması Akdeniz’e sefere çıktığında Murat Paşa’nın kabrini top atarak selamlarmış.

Yıllar önce türbesi kundaklandığında ‘Niye mum yakıyorsunuz? Murat Reis bir korsan, bir eşkıya’ denince, bizimkiler ‘Hayır o korsan değil, korsanları kovalayan, onların anasını belleyen adam’ diye savunmuş.

Rodos’un içindeki ilk Osmanlı eseri olan Külliye Camisi restore edilmiş geçmişte. İbadete açılmasına izin verilmediği sürece bozulmaya devam edecek. Çeşmesi ve dış duvarları da görüntü temizliği için boyandı.”

İsmail Hoca’yla mezarlığı gezerken bazı taşlardaki Osmanlıca yazıları tercüme etti. Abdullah Paşa’nın onarılan mezarını ve Sultan Süleyman’ın Alemdarı’nın düşen mezar taşını gösterdi.

Şaban Amca ve Süreyya Teyze mezarların temizliğini büyük özveriyle sağlasa da, oranın ciddi bir restorasyona gereksinimi var. Külliyenin bazı bölümleri süreç içerisinde başka amaçlarla kullanılıyor. Restorasyon dahil diğer sorunlar Türkiye’den gelen devlet büyüklerine aktarılsa da, bir gelişme sağlanmamış.

Külliye’den ayrılırken İsmail Hoca “Camileri de gösterebilirim size” deyince, yol arkadaşım Tülin’le birlikte üçümüz yola koyulduk.

Kendi deyimiyle “eskiden aslan, şimdi kaplumbağa gibi yürüyen” İsmail Hoca yol boyu Osmanlı eserleri ve Türk Müslümanlara ilişkin bilgilendirdi bizi; dağınık ama anlamlı satırbaşlarıyla.

“400 yıl kadar Osmanlı idaresinde kalan Rodos, o dönemin zengin izlerini taşıyor. Çeşme, hamam, medrese, camilerden çok azı günümüze kadar gelebilmiş. Eskiden 27 cami varmış. Kalanlardan sadece İbrahim Paşa Camisi ibadete açık şimdi.

Osmanlı çarşısındaki Recep Paşa Camisi tamirat için iskeleyle çevrildi ama hareket yok. Padişah 3. Mustafa Camisi de kapalı ama müştemilatı 450 yıllık Türk Hamamı Arkeoloji Kurumu’nca restore edilip işletmeye açıldı. Adı uluslararası belgelerde Yeni Hamam. Tabelasına göre ise: Belediye Hamamı.

Sokrates Caddesinin sonundaki Süleymaniye Camisi şehre hâkim bir tepede. Duvarında güneş saati var. Şerefesinin etrafı ay yıldız ile donatılmış. Avrupa Birliği’nce çok güzel restore edildi. Açılmasını bekliyoruz.

Karşısındaki Hafız Ahmet Ağa İslam Eserleri Kütüphanesini Osmanlı veziri Fethi Paşa’nın babası 1793’te kurmuş. İlk fizik, cebir ve astroloji kitapları dahil 2500 kadar değerli eser var içinde. El yazması Kuran-ı Kerim’lere paha biçilemiyor. Kütüphane girişinde Kanuni, Atatürk ve Fethi Paşa’nın fotoğrafları var. Antika saat 9.05’i gösteriyor. Namık Kemal, sürgün sırasında bu kütüphanede çalışmış. Oranın bakımını Yusuf Kıbrıslı ve eşi yapıyor.

Kütüphanenin yanındaki Rodos’un sembolü sayılan saat kulesi, Kanuni zamanında yapılmış. Adı artık Bizans Kulesi. Bitişiğindeki imarethane şimdi sanat galerisi.

Minareleri sökük, kubbeleri yıkık Mustafa Paşa Camisini 1758’de yapılmış. Dış görüntüsü viran, içi ise diğer camilere göre daha iyi durumda. Biz burayı nikah salonu olarak kullanabiliyoruz. Konsolos katibi resmi nikahı kıyıyor, ben de dini olanını. Takı töreni de yapılıyor. Geleneklerimizi kültürümüzü sürdürmeğe çalışıyoruz işte. Evli çiftler eğlenmek için başka yerlere gidiyor sonra.

Rodos Belediyesinin restore ettiği Ali Hilmi Paşa Camisi şimdi ‘Kıbrıs Evi’ olarak kullanılıyor.”

İsmail Hoca “sizinle geze geze oldum bir geveze” diyerek Türk Müslümanlara ve Rodos’a ilişkin bilgi vermeyi sürdürüyor; dağınık ama anlamlı satırbaşlarıyla.

“Biz Yunanistan vatandaşı Türk Müslümanlarız; Yunanlı Müslümanlar değil.

1912’de İtalya, Yunanistan adalarını işgal ettiğinde Rodos ve İstanköy’ü cemaat olarak kabul edip yerel bir kararname çıkararak Rodos’taki müftülük makamını tanımış ve Evkaf’a ait malların idaresi için komisyon kurmuş.

1947’de adalar Yunanistan’a geçince çıkartılan yasayla (517/1947) ‘Adalarda yürürlükte bulunan kanun ve kararnameler, Yunan kanunlarına aykırı olmamak koşulu ile yeni kanunlar çıkarılıncaya kadar geçerlidir’ denmişse de uygulama pek öyle olmamış. Cemaat ve vakıf idaresinin denetimi için Hükümet Murahhası atanmış. 1965’de Cemaat Başkanı Sadettin Nasuhoğlu ölünce, cemaat ve vakfa ait değerli eser ve taşınmazların hibesi yoluna gidilmiş.

1970’de çıkarılan Katalipsis Kanunundaki ’10 yıl içerisinde tapu dairesine bildirilmeyen taşınmaz mal ve mülkler hazineye intikal eder’ hükmü Rodos’taki ‘Vakıflar’ sorununun kaynağı. Mesela Rodos ve İstanköy’deki vakıflar yüzde 0,6 oranında emlak vergisine tabii; sanki ticari bir kuruluş gibi.

1974’de vefat eden Müftü Süleyman Kaşlıoğlu’nun yerine naip olarak atanan İhsan Kayserili’de 1990’da ölünce müftülük makamı resmen boş bırakılmış. Yani 12 Adalarda -ve Rodos’ta– İslam Cemaati İdaresi boş bırakılmış. Dini anlamda Türk azınlığı temsil edilmiyor artık.

Mesela; 1972’ye kadar Türkçe eğitim veren Süleymaniye Okulu, şimdi 13. Şehir İlkokulu. Türkçe eğitim verilmediğinden çocuklarımız devlet okuluna gidiyor. Din derslerinden muaf olan çocuklarımız Türkçeyi çok az konuşabiliyor.

Burada ‘Sakal-ı Şerif’ bile yaptık. “Sorunlarımızı Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e, Sayın Bakanlar Beşir Atalay ve Ahmet Davutoğlu’na, zamanın CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a ve Milletvekili Onur Öymen’e anlattık. Söz verdiler ama…

Onur Öymen bana ‘Türkiye’de senin gibi yirmi hoca olsa her şey farklı olur’ dediğinde

‘Ölmeden şehit, savaşsız gazi olunmaz’ dedim. Mücadelemizi sürdüreceğiz.”

Tülin’le verdiğimiz fotoğraf çekme amaçlı molalar dışında gönüllü rehberimiz İsmail Hoca bildiği her şeyi bizimle paylaşma konusunda çok cömert.

“Osmanlı’ya Akdeniz’de büyük zayiatlar verdiren ve sonunda Kanuni’ye boyun bükmek zorunda kalan” şövalyelerin kalesini, Kanuni Sultan Süleyman’ın girdiği kale ana kapını, Hipokrat Meydanını, Şövalyeler Caddesindeki konsolosluk binalarını, II. Beyazıt’ın kardeşi Cem Sultan’ın 12 yıl hapis tutulduğu şimdiki Fransız Konsolosluğu’nun binasını, 2. Dünya Savaşında bombalanan İtalyan Kilisesinin kalıntılarını, Periferya’yı, Büyük Kilise’yi, Adliye’yi, kaçakçıların tutulduğu ve özel mahkemelerinin yapıldığı yeri, Mahkeme-i Şeriye (Müftülük) binasını, eski Balık Pazarını, ‘Bu dünya bir çarkıfelek’ diyen semazenlerin döndüğü’ Mevlevihane’yi, Emporika (Tüccar) Bank’ı, Kanduri Caddesini, altında eskiden sağ tarafında sokak kedilerinin, sol tarafında geyiklerin yaşadığı köprüyü gösterdi bize.

Yürümekten yorulunca biz de İsmail Hoca’ya benzeyip, kaplumbağaya dönüştük. Kahve molası için bizi eskiden mescit olan şimdi kafe olarak işletilen çok hoş bir yere götürdü. Kahvemizi asırlık ağacın altındaki yükseltide yudumlarken, kendini anlatmağa başladı.

“77 yaşındayım. ‘Çalışmak dost kapısı’ deyip çalışıyorum hala. Gümülcine’liyim; Hemmetli Köyü’nden. Batı Trakya Cumhuriyeti 1912’de, bizim köyde kurulmuş, merkezi sonra Meriç’e çekmişler.

Medrese mezunuyum; hem öğretmen hem hocayım. Çocukken babamdan çok dayak yedim; sigara içiyorum diye. Meğer hoca olmamı istediği için sesimi korumaya çalışıyormuş. Ses hocanın sermayesidir. İyi ve güzel sesli hoca cemaat toplar; değilse cemaati dağıtır. Hocalığın yarısı sestir; hatta tümü dersem de günaha girmem. Batı Trakya’da en iyi sesli hocaydım ben.

Rodos’a, ilk Kıbrıs savaşı sırasında geldim. Gümülcine’de baskılar nedeniyle öğretmenlikten atılıp da işsiz kalınca… Ekmek parası için amelelik yaptım. O zamanlar Rodos çok karışıktı; sonra döndüm geriye.

1989-90’da ramazan ayında beni Rodos’a imamlık yapayım diye çağırdılar. Memnun kalınca ‘Gel, hep burada yaşa. İmamımız ol’ dediler bana. ‘Ailemle konuşayım hele; anlaşırsak’ dedim.

Karım ‘ben oraya gidersem, baştan çıkarım’ deyip, kızımla memlekette kaldılar. Gümülcine’de başı açık kadınlara ‘baştan çıkmış’ denir de. Her üç ayda bir yanlarına gittim. Hocanın parası pul, karısı dul olurmuş ya; o hesap.

Vakıf İdaresi bana sahip çıktı. Lojman verdi, aylık bağladı. Su-elektrik parasını ödüyorlar. Geçinip gidiyorum işte. 20 senedir Rodos’tayım.

Dört çocuğum oldu; sadece biri sağ. Gümülcine’de yaşıyor. Tek derdim çocuğunun olmaması. Evlat edinsin istiyorum ama.

Eşim öleli dört yıl kadar oldu. Kutsal topraklara gitmiştik, beraber. Görevimiz bitti; Medine’ye gidiyoruz 40 rek’at namaz kılmağa. Zemzem içerken karım ‘ben öleyim artık’ dedi. Ben ‘O ne biçim laf! Nerden çıktı bu?’ deyince ‘Ben demiyorum; Allah diyor’ dedi. Ve o gün öldü. Mescid-i Nebi’de kıldık cenaze namazını. Cidde’deyken ‘Bu hediyeleri kimlere vereceğiz?’ diye sormuş, ‘Ben olmayacağım nasılsa; kime istersen ver’ dediğinde gülüp geçmiştim.

Nasrettin Hoca ‘Kadın ölürse küçük, erkek ölürse büyük kıyamet kopar’ demiş. Değil, asıl kıyamet kadın ölünce kopuyor. Kadın tek kalınca kendine bakıyor, erkek bakamıyor. Tencerede pişirip, kapağında yiyorum. Zor geliyor; çamaşır-bulaşık-ütü-temizlik bana. Bekarlık, erkekler için maskaralık. “

İkinci kahvelerimiz bittiğinde “Öğle namazı zamanı geliyor. Ben eve gideyim; duş alıp, üstümü değiştirmeğe. Sizi Vakıf İdaresine götüreyim. Kapalı olan ve ancak izinle gezilebilen Süleymaniye Camisini görebilmeniz için dilekçe verin. Dönüşte sizi alır, benim camiye götürürüm” dedi.

Vakıf idaresi çalışanları çok sıcak ve samimi insanlardı. Dilekçelerimizi verip, camilerin bakım ve temizliğinden sorumlu görevlinin bizi ertesi gün gezdirmesi için randevulaştık. İsmail Hoca gelince yola koyulduk.

Yolda, bir erkeğin yanındaki kadını azarladığına tanık olduğumuzda Hoca “Kadın kedi gibidir okşarsın, kucağında uyur; okşamazsan kedi gibi tırmalar. Bu adamı, bu kadın tırmalar.” deyince çok güldük.

Gördüğüm güzel kokulu çiçeğin adını sorduğumda “Adı yok; çiçek işte” deyip ekledi: “Bir kadına bir çuval altın ver; bir de çiçek. Kadını altın değil, çiçek mutlu eder. Çünkü kadının kendisi çiçektir.”

Caminin kilitli olan bahçe kapısını açtığında içerideki on-on beş kedi ayaklarına üşüşünce getirdiği mamayı önlerine koydu. Sadece öğle namazı için açılan caminin o günkü cemaati tek kişiydi; Pakistanlı bir Müslüman. “Cuma namazları ve Ramazan ayında kalabalık olur” diye açıklama yaptı.

Verdiği şalla başımızı örtüp içeri girdiğimizde mikrofonu açıp ezan okudu. Sesi gerçekten cemaat toplayacak kadar güzel olsa da, ilgili cemaat o ara çalışmak durumundaydı. Kendisini kutlayınca “… O ezanlar ki dinimizin temeli / İlelebet benim yurdumun üzerinde inlemeli…” dizelerini okudu Mehmet Akif’in.

Çıkışta “Gelin sizi ‘Vasilis’in Çukuru’na götüreyim yemeğe” deyince, “Siz konuğumuz olursanız, gideriz” deyince bizi kırmadı.

Yemekte Rodos’a dostluk maçı için gelen Galatasaray Takımının bir yöneticisiyle arasında geçen konuşmayı aktardı.

-Hocam; sen modern bir hocasın. Ben umreye gittim; ama içki içiyorum. Ne dersin?

-Sen bu kalabalıkta, herkesin yanında bana bu soruyu yönelttin. Ne diyeyim sana. Bil ki; içkinin damlası haram. İçki adamı hastaneye, hapishaneye, tımarhaneye ve mezarlığa götürür. Hesabını kendin yap iç-içme; ben kumanda edemem. Ama ağzın kokuyorsa camiye gitme. Ve unutma ki; ‘Dünyasını kazanamayan kişi ahretini de kazanamaz.’

İsmail Hoca barışçıl. “Bir tane ana vatanımız var bizim. Çerkez-Türk-Kürt bir araya gelelim. Bakın; Yunanistan’da 170 bin Türk var ama kimse silaha sarılmıyor. Birbirimizi sevmeyi öğrenelim. Mecbur kalmadıkça harp cinayettir. Ancak ‘hem güldürücü, hem arkadan koyucu’lardan korkmak, ‘Bende otlasın, nerde isterse patlasın’ politikasını güdenlere de mesafeli yaklaşmak gerek.” diyor.

İsmail Hoca çağdaş. Yaz günü her sabah deniz banyosu alıyor.

İsmail Hoca konuşma ustası. Tülin’in bekar olduğunu öğrenince “Peygamberimiz 25 yaşındayken 40 yaşındaki Hatice Ana’mızla evlenip, onu Müslüman yaptı.” diyor. “Sen de üçe, beşe bakma; artık zamanı” demeyi biraz dolandırarak söylüyor mesela. Laflarının arasına “Surata bak, süngüye davran denir. Size süngü çekilmez’ gibi deyimler yerleştiriyor. diyor mesela.

İsmail Hoca esprili. “Bizim burada minaresi sünnetli camimiz var. Sünnette sadece ucu kesilir ama bizim minareyi dibinden kesmişler.” diyor.

İsmail Hoca hazır cevap. Mesela “Dünden beri elimi arı soktu, garson koluma sıcak su döktü, demin ayağımı çarptım, yemenimi düşürdüm. Bana nazar duası okur musunuz?” dediğimde “Üç Fatiha oku. Her birinin sonunda avucuna tü-tü yapıp, elini yüzüne sür! Bak; bir dakikada sana mesleğimi öğrettim” diyor kahkaha atarak.

İsmail Hoca kıssadan hisseci. “Burası nerde içelim, nerde yiyelim yeri” diyor mesela.

İsmail Hoca tarihe düşkün ve bildiklerini aktarmayı seviyor. “Sultan Mustafa Cami inşa edilirken Paşa inşaatı denetlemeğe geliyor. Diğer askerler çalışırken askerin birini taşın üstünde oturmuş görünce sinirleniyor. ‘Niye çalışmıyorsun sen?’ diye bağırınca ‘Paşam; ben temiz değilim. Bu halimle cami inşaatında çalışırsam, günaha girerim.’ deyince paşa emrediyor: ‘Caminin yanına hamam yapılacak.’ İşte o 450 yıllık hamam, şimdi hizmet veriyor.”

İsmail Hoca çekingen. Yanıtlamak istemediği soruları ya da yoruma tabi olanlara tek kelimeyle “Politik… Politik” diye yanıtlayıp, sus(u-turu)yor.

İsmail Hoca umutlu. “Bir gün bu camilerin hepsi ibadete açılacak… Ben göreceğim o günleri” diyor. “Müftülük Makamı inşallah yeniden tesis edilecek… Ben göreceğim o günleri” diyor.

İsmail Hoca inançlı. “Gümülcine’de ‘dayak yiyen biz, bağıran onlar’ diye bir laf vardır. İnşallah ne dayak yiyen, ne bağıran kalmayacak yakın gelecekte” diyor.

Veda vaktimiz geldiğinde cebinden bir kartpostal çıkartıp uzattı bana. “Al kalemini eline. Yaz bakalım arkasına.”

Dar-ü dünya deli gönlüm viran olsa

Ne can olsa, ne de hicran olsa

Bir gün toprak olacak ismimiz

Ebedi bir hatıra kalsın

Ecdad yadigarı Süleymaniye Camisi resmimiz.” (ŞD-BB)

*Şadiye Dönümcü. Rodos Seferine çıkmış bir gezgin.

**Yazıdaki bazı bilgileri sanal alemden kontrol ettim. Yine de bir hatam varsa affoluna…

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın