Basında Yaşlılık, Kültür Sanat

Yaşlılardan kurtulmak ya da –çizgi roman penceresinden– uygarlıkta hangi noktadayız

Yaşlılardan kurtulmak ya da –çizgi roman penceresinden– uygarlıkta hangi noktadayız

“Yaşlılar sisteme yük mü? Bu çizgi romanların sorduğu soru bu değil. Daha çok şu: İşimize gelince uygar, işimize gelmeyince vahşi miyiz?”

Çizgi roman dünyasının dizi şeklinde yayınlanan örneklerinin en az kahramanlaştırdığı yaş grubudur yaşlılar. Çocuk kahramanlar vardır, yardımcı çocuk kahramanlar vardır; ergenler, gençler, orta yaşlılar… Ancak yaşlı yok denecek kadar azdır.

Sadece ara ara yaşlılıktan dem vuran kahramanlar görürüz. Teks ve dostu Kit Carson birbirlerine “ihtiyar keçi” diye seslenir her başarılarının ardından işlerinin bitmediğini ispat ederek mutlu olurlar. İyileşme ve adeta ölümsüzlük gücü olan Wolverine’in yaşlılığını anlatan “Old Logan” dizisindeyse bedensel yetersizlikler ele alınırken süper güçlerde bile azalmaların olacağının altı çizilir. Atlantis çizgi roman dizisinin kahramanı Martin Mystere de yine yaşlandığını dile getirir her fırsatta. Ancak bu serzenişten çok, yaşla birlikte bilgeliğin geldiğini her macerasında göstermiş olduğu oyunudur onun. Kaldı ki hiç yaşlanmayan uzatmalı nişanlısı Diana’nın varlığı da onu hep genç gösterir. Bu sayede öyle de hisseder. Tıpkı genç ve çekici bir kadınla evli olan Asterix karakteri Eskitopraks gibi.

Yaşlılık bir yetersizlik, bir elden ayaktan düşme, bir yük olma, bir oyundan çıkma durumudur çizgi romanlarda. Genç kahramanlardan beklenti geleceğe umutla bakmak, bilgilenmek, başarmak, aşk, mücadele gibi unsurlarken yaşlılar bu denkleme dahil edilmezler bir türlü. Onlar çok çok akıl veren bilge insanlar veya bilim insanı veya aileden sevilen bir birey ama sonuçta korunmaları gereken kişiler olarak gösterilirler.

Ha, bir de sürekli gençleşmek veya ölümsüz olmak için doğanın dengesiyle oynayan sapkınlar da olabilirler. Bazen de bir şekilde geleceği görmek veya geleceğe damga vurmak için dünyayı da yanında götürmek isteyen vicdansız insanlar olarak.

Şimdilerde, salgın günlerinde, yaşlıların Covid-19 aracılığıyla adeta gözden çıkarıldıkları bir dönemde dönüp yaşlılara bir daha bakmak gerek. Bugün onlara reva görülen muameleye karşı çıkmamamız halinde yaşlılığımızda başımıza gelecek her türlü musibete davetiye çıkaracağımız aşikârdır.

Çizgi romanda yaşlı sorunu

Yaşlılıkta yaşanan sorunlar pek çoktur. Ancak ben bunu üç basamakla sınırlamaya karar verdim burada. İlk sorun bence sosyoekonomik… Günümüzde yaşlı nüfusunun artması ülkelerin üretimde payı olmayan bu geniş kitle için gerekli düzenlemeleri yapmasını zorunlu kılmaktadır. Ancak kapitalist sistem bu kişilere ilgi göstermeyi kârlı bulmadığından onları yük olarak görmektedir ve dünya nüfusu hızla yaşlanmaktadır.

Alaska (Ken Parker) “Erkekler Ülkesi” macerasında yazar Giancarlo Berardi bu durumu ilkel Eskimolar üzerinden sorgulamaktadır. Amerika’nın iç savaş sonrası tarım toplumundan çıkarak sanayi toplumuna dönüşmesi hadisesini günümüz kapitalist sistemini eleştirmek için zemin olarak kullanan yazar yıllar öncesinden nereye gidildiğini göstermiştir adeta. Bu macerada Eskimolarla yaşamak zorunda kalan (anti) kahraman o kültürde elden ayaktan düşen yaşlıların buzlarda donmak üzere soğuğa bırakıldığına tanıklık eder. Bu olayda topluluğa yük olmaya başlayan yaşlı bireyin “itlaf” edildiği görülür. Bununla birlikte yine de bir çıkar, kâr sağlama mantığı devrededir. Buna göre yaşlı birey donarak ölecek, kutup ayısına yem olacak, o ayı yavrularını besleyecek, insanlar da ilerleyen zamanlarda o ayıları avlayarak hayatta kalabileceklerdir.

Akıl melekelerinin ve fiziksel sağlığın yitimi ikinci sorun olsa gerek.

Sana bir çocukmuşsun gibi davranmaları utanç verici, öyle değil mi?” diye soruyor Miguel huzur evine yeni gelen Emilio’ya Paco Roca’nın bol ödüllü Kırışıklıklar grafik çizgi romanında.

Evet, aklın yitimi bedenin yetersizlik göstermesinden daha büyük bir sorun. Geçmişe saplanıp kalmak, sevdiklerini tanıyamamak, bildiklerini unutmak, sevgi gösterememek, bir bakıma bitkiye dönüşmek…

Kırışıklıklar, oğlu tarafından huzur evine yatırılan Emilio’nun farklı yaşlanma belirtileri gösteren ve alıştıkları hayatla ailelerinden koparılarak terk edilen insanlarla tanışma sürecini anlatıyor. Ama daha da acı olan, kendine yetemeyenlerin olduğu üst kata adım adım yaklaşışı…

Hayatını kurmak için didinen, karakterini şekillendirmek için uğraşan, düzen kurmak için çalışan insanın hepsinden uzaklaşmasının hazin hikayesi. Bir anda, şıp diye kenara atılıverilmek…

Bunama veya Alzheimer veya geçmiş takılıp kalmak, sürekli konuşmak… “Kırışıklıklar”larda bunun birçok çeşidine tanık oluyoruz. Alaska’nın “Sönmeyen Kin” macerasında ise aynı konu şu diyaloglarla anlatılıyor:

Adam – … Adam kendini kışlada sanıyor.

Ken – Bu kadar zaman sonra insan alışkanlıklarından vazgeçemiyor… İnsanın gençliğine dört elle sarılması gibi bir şey bu!

Adam – Yaşlanmak benim de hoşuma gitmiyor ama bu yüzden başkalarının kafasını şişirmiyorum.

Ken – Hiç de değil. Sen de her sabah sızlanmalarınla kafamı şişiriyorsun.

Adam – Tanrı aşkına bunca zaman canını sıktığımı mı söylüyorsun?

Ken – Evet ama bu sinirlenmek için yeterli bir sebep değil. Birkaç yıl önce olsaydı aldırmazdım. Yoksa ben de mi yaşlanıyorum?

İhtiyar – … bana öyle bakma! Bu sabah çok alçak sesle bağırdım!

Diyaloğun devamı şu karelerde:

Yaşlı bir birey geçmişine saplanıp kalabilir, herkese hikâyesini anlatmak isteyebilir. Üstelik bunu çok sık yapabilir.  Büyülü Rüzgâr adlı çizgi roman dizisinin “Aynalar Dağı” macerasında Gianfranco Manfredi buna vurgu yapar. Ona göre her hayat değerlidir, her birey özeldir ve her yaşantı kutsaldır, ilginçtir. Kahramanın yaşlı kadınla, Sudaki Halka’yla sohbeti bunu anlatır:

Büyülü Rüzgâr – … Anlatmaya devam et.

Sudaki Halka – Ciddi misin? Canını sıktığımı sandım. Hikâyemin ilginç bir yanı yok… Günlük yaşam…

Büyülü Rüzgar – Bu yüzden hoşuma gitti, devam et. (s. 51)

Aileye ve topluma yük olmak bir diğer sorun…

Kırışıklıklar‘da bunu Miguel çok güzel özetliyor:

“Varlığımızı unutmak için bizi buraya yollarlar” cümlesine yanıt Büyülü Rüzgâr çizgi roman dizisinden yankılanıyor:

Sağlam Bacak – Olabilir ama bizi saygıyla anacaklar, Büyülü Rüzgâr, bak, bir adam başkalarının saygısını kaybederse, ölür.

Gianfranco Manfredi’nin kaleme aldığı Aynalar Dağı yine ölüme terk edilen yaşlı bireyleri ele alıyor. Kış mevsiminin gelmesiyle ılıman bir coğrafyaya göç eden kabile kendilerine yük olarak gördükleri yaşlıları geride bırakmıştır. Ancak yaşlılar gururlarını yitirmemek uğruna yola çıkmış, karlı dağları aşarak kendilerini ispat etmeye kalkışmışlardır. Yazar, kahramanının ağzından şunu dile getirir:

Büyülü Rüzgâr – Ama belli bir yaştan sonra kimseye bir şey ispat etmek zorunda değilsiniz. İşte böyle düşünüyorum.
Sudaki Halka – Senin çocukların yok, değil mi? (s. 47)

Büyülü Rüzgâr – Sen ve İnleyen Flüt’ün yedi çocuğunuz var değil mi?
Sudaki Halka – Torunları saymıyorum!
Büyülü Rüzgâr – Neden sizi terk ettiler?
Sudaki Halka – Onları yargılama, bir sürü nedenleri var… (s. 49)

Çocuklar… İnsan neden çocuk yapar? Onlardan ne bekler? Binlerce kahır çektikten sonra bir kenara atılmak için midir tüm çabalar? Yoksa asıl soru şu mudur: Dün kişi kendi yaşlısına nasıl davranmıştır ki bugün kendi için ne beklesin? Çocuklar kendisine öğretilenleri yapan kişiler değiller midir sonuçta?

Antonia – “… Yaşlılık doğal bir şeydir. Tabii ki ailelerimize rahatsızlık vermek istemeyiz… Ama bizi moruk diye adlandırmayın, o zaman kendimizi işe yaramaz hissediyoruz… Bize, büyüklerimiz demeniz daha iyi.” Nasıl buldunuz? Noel kutlamasında okuyacağım.

Miguel – “Bize büyüklerimiz demeniz daha iyi demeniz daha iyi çünkü biz ıstırap çekmek için varız” ya da şu daha iyi “Bize, büyüklerimiz demeniz daha iyi çünkü biz titremeden hareket edemeyiz.” (Kırışıklıklar, s. 41)

Antonio Altarriba’nın Uçma Sanatı grafik çizgi romanının sayfalarından, şu sözlerle sesleniyor karakter huzurevi sakinlerine:

Sevgili yaşlılarımız, bugün burada söylemek isterim ki, milletimiz size çok şey borçlu… Sizin özveriniz olmadan, bizler bugün sahip olduğumuz refaha kavuşamazdık… (s. 170)

İspanya iç savaşına tanıklık etmiş, ailesini hayatta tutmak için mücadele vermiş, oğlunu düzgün yetiştirmek için çabalamış, faşizmle boğuşmuş bir bireyin, Antonio’nun hikâyesidir Uçma Sanatı. Sonra da yaşlanmasının hikâyesidir. Huzurevinde yaşadıklarının: Yaşlılıkla, huzureviyle, aklının ona oynadığı oyunlarla, sanrılarıyla baş edemeyen Antonio oğluna şöyle der:

Oğlum, artık daha fazla yapamayacağım… Bana yardım etmelisin… Ben denedim ama başaramadım… ÖLDÜR BENİ… Bir yolunu ara… Yastıkla boğ… Burada her gün ihtiyarları öldürüyorlar, hiç şüphelenmeyecekler.

Covid 19 salgını, salgın öncesinde siyasilerce sarf edilen “yaşlılar sisteme yüktür” sözlerinin ışığında yaşlılarımızı ve yaşlılığımızı sorgulamamızı gerektirdi. Çizgi roman, birçok örneğiyle bunu defalarca yapmışlığı olan bir sanat dalı olarak ulaşabileceğimiz bir yerde duruyor. Hatta bize sorgulamamız için bir soru yöneltiyor: “İşimize gelince uygar, işimize gelmeyince vahşi miyiz?”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir