Hayata Dair

Al Misketlerini, Ver Bebeklerimi

Al Misketlerini, Ver Bebeklerimi

Hadi oğlum giy ayakkabılarını. Geç kalıyoruz. Bu gün ikimiz için de farklı bir gün olacak. Dur bağlayayım, ayakkabılarını.

Heyecanlı mısın sen de? Bakalım yeni düzene nasıl alışacağız? Açma kapıyı… Ben paltomu giymedim daha… Bekle, tüpü kapattım mı, bir bakayım… Kaşkolunu bağlamamışız… Nereye koydun, bakkaldan geldiğinde… Ha, tamam. Anahtar? Çantamda. Hadi annesinin kuzusu…

Her sabah üst duraktan alacak seni servis. Akşamları kapının önünde bekleyecek annen seni…

Bu gün birlikte gideceğiz. Yarın tek başına gideceksin… Bak, her şeyin ilki zordur. Sakın, ben yokum diye ağlama… Artık bütün çocuklar kreşe gidiyor. Büyüdün sen! Bak okullu oldun…

Sağ olsun, Gülten Hanım. Sayesinde yüzümüz gülecek… Her ihtiyacını sağladı. Kreşin bütün masrafını dernek ödeyecekmiş. Bana da bu işi buldular. Anneannenin aylığı var. Ev kiramız yok. Geçinir gideriz. Ağız tadıyla soğan baklava olur. O evde de baklava, soğandı. Sen kreşe, ben işe bugün. Yeni bir yaprak açıyoruz, anlayacağın. Güzel olur, inşallah. İçimizin karardığı o günler bitti. Feraha çıkmağa başladık.

Dur, acele etme. Işık yansın. Kimseyi üzme kreşte… Arkadaşlarına iyi davran olur mu bebeğim!

İnanamıyorum işe başlayacağıma. Yıllarca her sabah pencereden işe giden kadınları seyredip, onlara öykündüm. ‘Çalışıyor olaydım, halim böyle olmazdı’ dedim içimden. Kadının eli para tutarsa, dilinde dikenler biter derdi kaynanam. Zaten ne yaparsak biz kadınlar yapıyoruz birbirimize. Senin annen de çalışan kadın oldu artık. Aybaşını bekler, sonra bir güzel harcarız. Bankamatik kartım olur, banka önünde bekleriz beraber, para çekmek için.

Bilmezsin! Sen doğmadan önceydi. İbrahim Enişte var ya; halanın kocası. “Rent a car” yapıyordu. Kiralık araba işte. Onun ofisinde çalışacaktım. Ne güzel gönlü olduydu, Yusuf’un. Tam işe başlayacakken, o kırılası koca burnunu uzaklardan yine soktu evimize babaannen. Aklını çeliverdi bizimkinin.

Tamam, oğlum. Vereyim suyunu. Dökme üstüne. Şu adam da kornayı susturamadı, gitti.

Koca şehirde tek ikimiz kalmıştık sanki, babanın kudurduğu o gün. Karakoldaki polisler bile benden yana olmadı, haklı olduğum halde. Kocanla senin arandaki hususa bizi, devleti karıştırma. Kol kırılır, yen içinde kalır. Sen aklını başına topla, evine git. Kocandan da özür dile dediler bana. Şimdiki aklım olsa kafa tutardım. Şikayetimi almak zorundasınız derdim.

Ay, kadın ezilecekti. Hiç bakmıyor önüne. Aman oğlum, sen büyüdüğünde dikkatli geç hep karşıya olur mu?

Onlar şikayetimi tutanağa geçirdiklerinde, bir örneğini almalıymışım ya da tarih-numarasını. Oysa direk savcılığa da gidebilirmişim. Bütün vücudum yara bere içindeydi. İkimiz de açtık, perişandık. Senin yaşında bebesi olan kadın polis sütle bisküvi aldı sana. Adli Tıp’tan bir doktora muayene ettirmeleri gerekirmiş. Onlar bizi eve, yeniden dayak yemeye gönderdiler. Baban, beni şikayete ettin, ha diye üzerime yürüdüğünde sanki göz bebeklerin donmuştu. Unutamam o halini. Zaten o günden sonra, çok değiştin. Evdeki tatsızlıktan etkilenmeyesin diye harcadığım çabalar yok oldu.

Acıktın mı? Yeni kahvaltı yaptın ama… Simitçiiii. Şu torbayı tut hele, Erman. Hah, tamam. Bir tane simit. 40 kuruş mu? Alırsan parayı…

Hiç altına yapmazdın. O günden beri yapıyorsun. Olsun, şikayetçi değilim. Geçecek nasılsa… Farkında değilsin, geceleri uykunda sıçradığının. Karın ağrıların için stres dedi, doktor abin. Bu nasıl hayatsa; dört yaşındaki çocuk bile stresli.

Yere düşeni alma… Yersen, ağzında yara çıkar.

Haksızlık etmeyeyim, babana. Allahı var, sana bir fiske vurmamıştır. Sen, bana yapılanlardan etkilendin. Çaresizliğimi gördün. Hatırlar mısın? “Anne, ağlama. Ben süt içip, domatesli makarna yerim. Büyür, güçlenirim. O zaman babam benden korkar değil mi? dediğini.

Akıllı oğlum, gözünün yağını yiyeyim senin. Madem istedin, bitireceksin simidi. Serviste gelemedi bir türlü. Erken daha ama…

Baban seni seviyordur. Onun zoru benleydi. Güzelliğim başıma dert oldu. Annem insanın gözlerinin içi gülüyorsa, o insan güzelleşir derdi. Ben bu yüzden çirkinleştim. Nenemin dediği gibi Allah insana çirkin bahtı vermeliymiş. İnsanın bahtı açık olmazsa, benim gibi; yapılacak bir şey yok.

Deden yaşıyor olsaydı, böyle olmazdık. Rahmetli cahildi ama, kadına el kaldırılmaz derdi. Dayın evlenirken, karına elin kalkarsa; iki elim mezarda bile yakanda olur, demişti. İlk zamanlar baban beni sevdiği, kıskandığı için dövüyor zannediyordum. İlkti; hamileydim hatta; yemek masasını tekmeleyerek üzerime devirdi. Yere düştüm. Suçum masaya tuzluk koymamak. Cezam(!) çok ağırıma gitmişti.

Sakladığım cumhuriyet altınını satıp, doktora gittim. 18 haftalık diye almadı doktor. Aslında evliliğimiz o gün bitmişti. Günlerce özür diledi. Seni elimden kaçıracağım diye çok korkuyorum. Kendimi kontrol edemedim, frenim boşaldı sanki.

Kandırdı anlayacağın. Sonraları “ben bunları hak ediyorum” diye düşünmeğe başladım. Baskıyı kabul eder hale geldim. Dayak, rutine girdi. Çocuk beni o eve, o adama yapıştırdı. Başka umarı da olmayınca insanın.

Dur, düşeceksin ayakkabının bağı çözülmüş. Koy, ayağını şu taşın üstüne.

Bir günümüz, diğerine uymazdı. Kocamın gözlerinden ateş fışkıran halinden korkuyordum. Sevgisini öperek değil, döverek gösteriyordu. Erkekliğinin gereği, güçlülüğünün kanıtıydı; saldırgan ve sert davranışları aklınca. Öyle öğrenmişti, görmüştü.

Kaynanam, kocası elden ayaktan düşene kadar dayak yemiş kocasından. Kaynatam felç getirince, yaptıklarının cezasını vermiş karısı. Canına okuyordu adamın. Memlekete gittiğimde nefsinin çektiği yemekleri yapmamı isterdi. Gazete okutur, sohbet etmemi beklerdi. Acırdım, haline. ‘Etme-bulma dünyası’ bile diyemezdim. Kaynatam çocuklarını sever, fiske vurmazmış. Babanı da “iyi okuyor” diye bir ayrı severmiş. Anaları, koca dayağının hıncını çocuklarından çıkarırmış.

Erman, ben çocukken kreşe gitmedim. Sen gideceksin diye nasıl seviniyorum. Gülten Hanım: kadın dayanışma vakfı başkanı. O çözdü sorunumuzu. Sayelerinde oğluşum okullu oldu.

Annen evlenmeden önce çalışıyordu; sekreterdi; nerden bileceksin sen! Karımı çalıştırmam. Onun boğazını doyuramayacak mıyım? Üzerine iki çul alamayacak mıyım? deyip, beni işten çıkarttı baban. İlk zamanlar evde olmak hoşuma bile gitmişti. Bir yıl olmadan her şey değişti.

Varlıklıydı. Annem hayatın garantiye alınır demişti. Kadın kısmı kocasının her dediğini yapar derdi. Baba olunca, değişir dedi, doğduğunda sırtın yere gelmez artık dedi. Bana hiç destek vermedi anneannen. Evdeki hır-gür giderek arttı.

Kızım biraz elinde para tut. Kadın kısmının gizli parası olur diyen annemi dinleseydim, keşke. Ben talepkar bir kadın değilim. Baban evine bakardı, dolabım dolar taşardı. Ama evimizin bereketi, ağzımızın tadı yoktu. Üstümüzü başımızı alır, anasıgile, memlekete götürürdü. Gazete alınmazdı eve. Kadın programlarını izleme, evde olup-bitenleri başkalarına anlatma derdi. Annem biliyordu ama, “Çekme kızım. Gel yanıma” demedi hiç.

Oğlum, oynama şişeyle. Üstüne dökülecek su. Kış günü hastalanırsın. Servis çok gecikti.

Senin için sabrettim, dayandım. Babasız büyümeni istemedim. Dayanılmaz olunca işkenceye varan davranışları… O gün şeytan dolandı diline adamın. Ben senin gündüzleri ne halt yediğini bilmiyorum deyince… Nasıl çıktık evden hatırlamıyorum. Senin için iki-üç parça giysi attım, çantaya. Kolumdaki da iki altın bilezik.

Gençken-tövbe tövbe şimdi 26 yaşındayım ama kendimi çok yaşlanmış hissettiğimden mi ne, ilk genç kızlığımda yani, birlikte çıktığı oğlandan ayrılmak isteyen kız oğlandan ayrılmak istediğinde “al misketlerini, ver bebeklerimi” derdi.

İşte ben de o gün hem de hiç beklemediği bir zamanda al misketlerini, ver bebeklerimi diyebildim kocama. Üstelik KDV’si oğlumu da alarak.

İşte servisimiz geldi. Günaydın, hoca hanım. Erman, öp oğlum öğretmeninin elini. Ya, demek yer yok. Duydun değil mi? Ben gelemiyorum. Sakın üzme öğretmenlerini. Arkadaşlarınla güzel güzel oyna. Beni merak etme kuzum… Allaha emanet olun. Güle güle, yolunuz açık olsun…(ŞD/EÜ)

* Şadiye Dönümcü, Sosyal Hizmet Uzmanı.

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir