Hayata Dair

Ses: 1, 2, 3 Deneme…

Ses: 1, 2, 3 Deneme...

Ses: 1, 2, 3 Deneme...

Yaşadığım olağanüstü hal nedeniyle bu aralar içimdeki ana-babamla ve çocuğumla yaptığım günlük oturum sayısı da, oturumların süresi de arttı. Bu yoğunlaştırılmış karşılıklı mesai beni hırpaladığı kadar, rahatlatıyor da.

Hiçbirimizin içindeki ses, diğerimizinkine benzemese de, sizi benimkilerle tanıştırmak istiyorum.

İçimdeki annemin adı Halise. Babamın adı da, Hulusi. Her ikisi de kararlı, geniş ufuklu, engin hoşgörülü, duyarlı, yaşadıklarından ders alan, ilkeli, hızla aldığı kararları o hızla hayata geçiren, kararlarının altına imzalarını basabilen, yeniliklere -çoğu kez- kapalı, başkalarına yardımsever, kendine hoyrat, pamuk şeker kadar yumuşak, gerektiğinde şeftali çekirdeği kadar sert insanlar.

Onlar; çocuğunun başarılarını doğal kabul ettiklerinden övmeyen, içine ağlayan, maddi dünyaya umarsız, ayrıntılarla tebelleş, şefkatli, küçük şeylerle keyiflenebilen, kin ve riya duygularını tanımayan, hayatın direttikleriyle ‘başka şansım yok’ diyerek mücadele eden, aslında temininde güçlük çekilen cinsten insanlar.

İçimdeki çocuk, Özüm; yaşadığı her anın tadını çıkaran, heyecanlı, coşkulu, uyum süreci hızlı, yeniliklere açık, kırılgan, duyarlı, kin tutmayan, yüreğine değil dışarıya ağlayan, karanfil gülüşlü, içindeki sürekli şarj olabilen pil yüzünden bitmeyen enerjisiyle çevresindekileri de harekete geçiren harika bir varlık. Ona bayıldığımı söylesem.

Bana minicik şeylerden keyif almayı öğreterek hayata dolandıran, sevgi ve şefkatini benden esirgemeyen, o kötü sesiyle bağıra çağıra ve elleriyle tempo tutarak şarkı söyleyen Özüm, aslında ‘sen becerirsin, sen başarırsın’larla büyütülmüş, eleştirilmiş ama yerilmemiş bir çocuk.

O benim has arkadaşım. Beni anlamlı şekilde yönlendiren, uyaran, kollayıp, koruyan, nadiren isyan ettiğimde sessiz sedasız kendime gelmemi bekleyen, kırıp, parçalamadan beni dize getiren Özüm’ün tek eksiği çenesinin düşüklüğü, tek fazlalığı ise sabrı. İşime gelen şeyleri söylemediğinde, söylediklerine aldırmadığımı fark ettiğinde bile sabırla beklemesini hiç anlayamam.

Satır aralarında verdiği mesajlarla beni hırpaladığı olur. Ama ne tuhaftır ki ve ne yazık ki haklı çıkan da hep o olur. Nasıl beceriyor bir bilebilsem.

Dış dünyamda olduğu gibi iç dünyamda da Özüm’ün, Hulusi Babam ve Halise Annemin de bazı gereksinimlerini karşılamak zorundayım. Eğer onların gereksinimlerini karşılamaz, aralarındaki çelişkileri çözmez isem, durum aile içi çatışmaya dönüştüğünden ben daha çok yoruluyorum.

Neden mi? Çünkü; aklım karışınca sağlıklı düşünemiyor, vereceğim kararın sonuçlarını göremiyorum. Tahammülüm azalınca, kendime hoyratlaşınca takatim de azalıyor.

Bazen içsel ısınma nedeniyle iç dünyamın iklimi, ‘ılıman’dan ‘kara’ya geçiş yaptığında, hayatım kurşunileşiveriyor. Çözemediğim iç çatışmalar aklımı karıştırıp, sağlıklı düşünmemi engellediğinden huzurum kaçıyor. Hayatıma müdahil olamamak beni mutsuz, verimsiz, huzursuz kılıyor.

Tarzları farklı olsa da, hepsinin etki dereceleri aynı olan içimdekilerle nadiren aynı noktada buluştuğumuzda mutlu oluyorum.

Özüm, tek çocuk olmanın tadını çıkaran, biraz şımarık ve baskın karakteri sayesinde bağırıp-çağırmasa da, sakin ve kararlı bir şekilde tavrını koyan, dediğini yaptırtan birisi.

Sınanmıştır ki; birine -ki hep ana-babam olur- öncelik verdiğimde, diğeri -ki hep Özüm olur- mızırdanarak beni rahatsız ettiğinden “Bulacağımız çözüm ikimizi de rahatlatacak, mutlu edecek bir çözüm olmalı” diyerek aralarında orta yolu bulmaya çalışırım.

Büyüğün küçüğü, küçüğün büyüğü kabullenmesi, güvenmesi, desteklemesi, denetlemesi, beklentilerini ve tolere sınırlarını azaltması/yükseltmesi ve birbirimizle kaynaşmak için aslında tümümüz çok çaba harcadık.

Ben, her gün yaratabildiğim tüm zamanlarda mutlak bizimkilerle ayrı ayrı başkalarına kapalı oturumlarda bulunurum. Oturumda aldığımız kararları tutanağa da bağlarız. Gerektiğinde bu tutanaklar “ya ben demiştim” denilerek şahsıma karşı kullanılmasını engelleyemesem de.

Hayatın içindeki her yaşantı sonrası Halise Hanım, Hulusi Bey ve Özüm konuşmağa başlar. Eğer onları dinler, gözlem ve analizlerini ciddiye alırsam, akabindeki adımları daha sağlam attığımı biliyorum. Hayatın debisi, içimdekilerle beraber olmama izin vermediği durumlarda hata yaptığımın da farkındayım.

Bu aralar içimdekilerle uzun ve karışık nedenlerle fazla mesai yaptığımı söylemiştim. Hani geçmişte, geride kalan, uzakta olan şeyleri ‘ahhh’ çekerek hatırlarız ya bazen. Aslında bizi ‘ahh’latanların çok azı bizi gülümsetir; çünkü çoğunluğu pişmanlıklarımızdır.

Özellikle Hulusi Bey bana sıkça “Hayat geri dönüşe izin vermez. Geçmişte yaptığın seçimler, yitirdiklerin için kahretme kendini. Kazandıklarını düşün!” der bana.

“Yaptığım her tercihin sonucunu sevdim.” desem, beni samimi bulmayanlar olacak, biliyorum. “Her tercihimi hatalarıyla, sevaplarıyla sevmek için çaba harcadım. Doğru olmadığını sonradan anladıklarımın da sonuçlarına katlanmak için azami çabaladım.” desem.

Mesela insan; lise son sınıftayken yaptığı meslek seçimini yıllar sonra anlamlı bulmayabilir. O seçim; o zaman, o koşullar, o hisler için doğrudur, şimdi olmasa da. İnsan şimdi böyle düşünebileceğini geçmişte nereden bilecek.

Halise Hanım “Yaptığın hatanın bedelini ödeyeceksin. Kaçış yok. Pişman olmak, anlamsız bir duygu. Tercihlerini sahiplen! Seçimlerini ortada bırakma; çünkü bu güzelim hayat, kaçak güreşilerek sürdürülmez. Pişmanım demek, insana bir daha hata yapmama lüksünü tanımaz.” dediğinde yanıtım hazırdır; “Yaşadıklarım ya da tercihlerim nedeniyle hiç utanmadım; kendime öfkelendiğim olsa da.”

İnsan yıllardır ana-babası olan insanları iyi tanıyor. Çocuğunun tavır ve düşünceleri ise şaşırtıcı olabiliyor. Mesela ben ve Özüm yani iki lafazan saatlerce konuşsak bile sonuca ulaşamadığımız oluyor. Aykırı ve tersten bakışıyla beni yalpalatıyor çünkü.

Sorunlarımı, yaşadıklarımı, endişelerimi, yapmak istediklerimi çocuğumla paylaşmak, gerektiğinde kavga etmek öyle hoş ki.

Bazen beni fazlaca eşelediği, canımı acıttığı, taze ya da çok eski yaralarımın kabuğunu kazıdığı, oturum süresini uzatarak görmediğim bazı noktalara dikkatimi çektiği, haddini aşarak zırvaladığı, üstelik tüm bunları benim iyiliğime -ki sınanmıştır; biliyorum öyle- yaptığını söyleyerek beni çıldırtabiliyor.

Özüm’den yakındığıma bakmayın. Ben, söylediklerinin kısa vadede olmasa bile, uzun vadede yüksek yararıma olduğuna inandığımdan, içimdeki çocuğu dinlerim. Onun en küçük bir konuyu bile ta derinlere inerek çözme yönteminden pek hoşlanmasam da; hayat sayısız kez bu yöntemin en doğru yol olduğunu gösterdiğinden nadiren itiraz etme hakkımı kullanıyorum.

İnsan özüyle, Özüm’üyle, Halise Hanım ve Hulusi Beyiyle, sıkça yolculuğa çıktığında, dış mihrakları daha iyi tanıyabildiğinden kendini daha güçlü savunduğunu biliyorum.

Özüm bu aralar yapmakta çok geciktiğimi düşündüğü bir duyuru için, an’ane ve büyükbabasını da ardına alarak bana yaptığı baskılarını arttırdı. Artık daha fazla direnebilecek halim kalmadı.

Nerede hoparlör? Volümü arttıralım lütfen!

“Ses: 1-2-3- Deneme…

Sevgili tüm ikinci ve üçüncü şahıslar;

Artık ‘sen güçlüsün, sen başarırsın’ türünden cümleler duymak istemiyorum. Ben hiç de sandığınız gibi başarılı ya da güçlü bir insan değilim. Sadece hayatın reva gördüklerini, emrettiklerini yerine getiriyorum. Tercihimi soran yok! Olsa, söyleyeceğim.

Duydunuz sanıyorum. Saygı bizden!”(ŞD/EÜ)

* Şadiye Dönümcü, Sosyal Hizmet Uzmanı.

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın