Sosyal Hizmetler

“Ben Kalbinde Büyürken, Kalbin Şişmiş miydi?”

Ben Kalbinde Büyürken , Kalbin Şişmiş miydi?

“Ben Kalbinde Büyürken, Kalbin Şişmiş miydi?”

Koruyucu aile içerikli, yaklaşık dört yıl önce yazdığım yazıma bir cevap aldım; adı bende saklı bianet okurunun kendi deneyimlerini anlattığı mektubunu yayınlamak istiyorum. İzniyle elbette ve karnında değil, kalbinde çocuk büyüten annelere ve kalbinde çocuk büyüten annelerin kalbini şişiren tüm babalara sevgilerimle…

Yaklaşık dört yıl önce yayımlanan koruyucu aile içerikli yazıma cevabi olarak aldığım adı bende saklı bir bianet okurunun -izniyle elbette- mektubunu –hiç yorumsuz- aşağıda sizinle paylaşmak istiyorum.

“Merhaba;

Sanal alemde gezinirken rastladığım “Koruyacağımız Bir Oğlumuz Olacak” başlıklı yazınızı okuyunca size yazmak istedim.

Yazınızda; kızı şehir dışındaki bir üniversiteyi kazanınca, koruyucu aile olarak yuvadan çocuk almak için başvuran bir aileden söz ediyorsunuz.

Bizim ailemizde ise tam tersi oldu; önce koruyucu aile olduk, sonra da kendi çocuğumuz oldu.

İlginç değil mi?

Eşimle evlendiğimiz ilk yıllar çocuk istemedik; kendimize gelelim, gezip-tozalım diye. “Eeee, artık zamanı” deyip de korunmayı bıraktığımızda ise bebeğimiz olmadı iki yıl kadar.

Yumurtlama tembelliğim vardı. İki kez denediğimiz tüp bebek sürecinde çok acı çektik eşimle ve ailelerimizle birlikte. Şimdi onları anlatıp ne sizin, ne kendimin canını sıkmak istemiyorum.

Durumu kabullenmek için üç yıl süreyle terapiye gittim. Eşim aldırmaz görünüp “Biz birbirimize yetiyoruz” dese de inandırıcı gelmiyordu. İkimizde farkındaydık; evliliğimiz rutine girmişti.

Ankara Film Festivali’nde evlat edinmeyle ilgili bir film izlediğim günün akşamı eşime “Biz de evlat edinsek ya da koruyucu aile olsak” dediğimde şaşırdı. Meğer uzun süredir düşünüyormuş ama benim tepkimi kestiremediğinden öneremiyormuş.

Ertesi sabah ofisimde konuya ilişkin bilgilenmek için internette gezinirken aklıma düştü; teyzemin komşusu olan sosyal hizmet uzmanı Milliyet Abla. Telefonla aradığımda söyledikleri hala kulağımdadır. “İnsanların bir nedenle doğurduğu ya da doğurttuğu ancak koruyamadığı, destekleyemediği, güvenli bir ortam sağlayamadığı, maddi gereksinimlerini gideremediği, sev( e )mediğinden devletin korumasına aldırıp, yuvada çoklu bakımda olan bir çocuğa koruyucu ana-baba olmayı düşündüğünüz için sizi kutlarım'”

Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun (SHÇEK) web sitesinden edindiğimiz bilgiler ışığında Ali’yle birlikte gerekli belgeleri düzenleyip başvuru için İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü’ne gittiğimizde Sosyal Hizmet Uzmanı Nilüfer Hanım bizim tüm sorularımızı yanıtladı.

Biz koruyacağımız çocuğun tüm giderlerini karşılayabilecek durumda olsak da, SHÇEK’in koruyucu ailedeki çocuk için aylık bakım ücreti, yıllık eğitim-giyim ödeneği, okul harçlığı, okul servis ücreti, ayaklı ve yataklı muayene-tedavi harcama giderlerini karşılaması hoş tabii.

Nilüfer Hanımın evimize gelerek hazırladığı sosyal inceleme raporunun sonucuna göre koruyucu aile olabileceğimizi öğrendiğimizdeki sevincimizi anlatamam. Altı ay sonra evimizde çiçekler açtırdı, Nesli kızımız.

21 aylıktı. Annesi ona hamileyken, babası cezaevine girmişti. Doğum yaparken de annesi ölmüştü. Babaannesi Nesli’nin iki abisine zorla baktığından, kızımız için koruma kararı aldırtarak 14 aylıkken yuvaya yerleştirmişti. Babası kızının koruyucu aileye verilmesine izin vermişti.

Esmer, kıvırcık saçlı, kocaman üzüm gözlü, tombik, ‘r‘leri söyleyemeyen, duyduğu her müzik sesiyle oynamağa başlayan bu harika çocuk evimize bereketiyle geldi; Ali yüksek tutarlı bir ihaleyi kazandığını öğrendi o gün.

Başvururken kız-erkek tercih yapmadığımızdan, önceden hazırladığımız odasını yeşil ağırlıklı döşemiştik ve işte muradımıza da ermiştik.

Ailemizin en küçük üyesi olarak yüksek kabul gördü; hediyelere boğuldu. Tüm kuzenleri çok sevdi minişko’muzu.

Ablamın iki çocuğunu da büyüten yufka yürekli bakıcımız Leyla, Nesli’yi bir sahiplendi ki sormayın. “Lali, Lali diyen dilini seveyim senin” diyerek peşinden koştu hep.

Aklım hep kızımdaydı ve her fırsatı değerlendirerek eve koşuyordum. Bir ara Leyla’yı kıskandığımı bile fark ettim; onunla daha çok birlikte oluyor diye.

Kızımı kokladığımda, okşadığımda, öptüğümde eksik bir şeyleri tamamladığımı düşünüyordum. Ona yemek yedirirken, elinden tutup yürürken, birlikte oyun oynarken içim bir hoş oluyordu.

Nesli’siz bir hayat düşünemez olmuştum. Ve o yokken de hiç yaşamamışım sanki. Ali kendisini biraz boşladığımı düşünse de, halinden çok memnundu. Kızı ona, o kızına aşık zaten. Bazen Nesli’yi doğurmuşum gibi düşünüyor ya da davranıyorum elimde olmadan.

Sevgimizle serpiliyor, şefkatimizle büyüyordu. Babam-annem günde en az üç kez telefonla arıyor, haftada bir-iki kargo gönderiyordu memleketten. Meğer annemle ikisinin de özlemiymiş torun sahibi olmak.

Ali’nin annesi ilk zamanlar yadırgadı ama sonraları “Bu çocuğun günahı ne?” deyip sevmeğe karar verdi Nesli’yi. Kızımız ise onu hep çok sevdi “ney-ne, ney-nee” diye peşinden koştu hep.

Orta kulak iltihabı nedeniyle ateşlendiğinde kızım elden gidiyor diye öylesine panikledim ki… Çocuk ağladığımı gördükçe, huzursuzluğu arttı. İnsanın böyle bir sevgiden eksik kalması ne büyük kayıpmış tanrım.

Nesli’yi kardeşleri ve babaannesiyle iki-üç ay aralıkla Kızılay’da bir pastanede, beş-altı ayda aralıkla da babasıyla cezaevinde görüştürüyoruz. Kızımızı ailesiyle görüştürme hususuna mevzuat gereği olmanın ötesinde insanlık gereği diye bakıyoruz. Babası teşekkür ediyor her defasında kızına bu denli iyi baktığımız için.

İtiraf etmeliyim ki onlarla görüşeceğimiz gün uyuyamıyorum; sanki elimden zorla alacaklarmış gibi. Oysa onlar kendi karınlarını bile zor doyuruyorlar; Nesli’yi alıp da ne yapacaklar ama…

İlk yaz tatilimiz için Sığacık’a gittik. Nesli babasıyla birlikte su ve kumla oynaşırken, ben kızımın başına güneş geçmesin diye koşuştururken bizi izleyen an’ane-dedenin keyfi görülmeğe değerdi.

Uzmanımız Nilüfer Hanım belli aralıklarla ziyaretimize geliyor, raporunu düzenleyip gidiyordu. Koruyucu aileydik ama biz Nesli’yi evlat edinmek istiyorduk. Uzmanımıza bu konuyu açtığımızda, kararın babaya ait olduğunu söyledi. Nesli’nin babasıyla bu konuyu görüşen avukatımız ve Ali, “düşünmem lazım” yanıtını alınca, içim birazcık rahatladı ama… Nesli’yi kaybetme düşüncesini bunca zamandır hiç kafamdan atamıyorum.

Nesli şimdi beş yaşında, kreşe gidiyor o artık kocaman bir genç kız ve abla. Evet, evet; o artık abla.

Nesli’ye anne olmamdan 14 ay sonra hamile kaldım ben. Doktorumuz; çocuk sahibi olamama kaygısı bittiği için, hormonlarımın çalışmağa başladığını söyledi. Kendi çocuğumu doğuracağıma sevinemediğimi söylesem; bana inanmazsınız değil mi? O dönem; ‘Nesli’yi benden koparıp, almasınlar’ diye her şeyi terk edip bir dağ köyüne bile yerleşebilirdim.

Ali, benden habersiz uzmanımızla konuşmağa gitmiş. “Biz istemediğimiz ya da çocuğa ilişkin bir olumsuzluk sergilemediğimiz sürece Nesli’den ayrılmamız söz konusu değilmiş” diyerek beni yatıştırmaya çalıştıysa da; bu konuda hala yüreğim Selanik…

Nesli, iki yaşındaki Selin’e öyle güzel ablalık yapıyor ki. Selin cadısı ablasının saçını çektiğinde “Kaydeşim canım acıyo. Yapma oluy mu?” derken onu okşamağa çalışıyor. Bakımına destek oluyor. Arada bir yorulduğumda “Annem; sen uyu… Ben onunla oynayım” diyor. Oyuncaklarının hepsini ona verdi.

Nadiren kavga edip, iki dakika sonra barışıyorlar. Nadiren birbirlerini kıskanıp, iki dakika sonra ellerlindeki çikolatayı paylaşıyorlar. Birine şakacıktan kızsam, diğeri hemen savunmaya geçiyor kardeşini.

İkisi de mutlu, sağlıklı, problemsiz, akıllı ve güzel çocuklar. Kreşteki uzman personel Nesli’yi çok olumlu değerlendiriyor.

Aralarındaki bağın kan değil, can bağı olması daha önemli bence. Eşim iki kardeşiyle yıllardır görüşmüyor, miras meselesi yüzünden. Babam iki torunu için hayat sigortası yaptırdı. Bizden yana bir ayrım olmaz sevgi-ilgi açısından.

Ben Selin’in bize önce Nesli’nin, sonra Tanrı’nın hediyesi olduğuna inanıyorum.

Uzmanımız Nilüfer Hanım her ziyaretinde dört yaşına doğru “Nasıl doğdum?” sorularının başladığını, o dönemde açıklamamız gerektiğini daha sonraki yaşlarda öğrenmesinin ağır sonuçlar doğurabileceği konusunda bizi uyarıyordu. Kardeşlerini, babaannesini, babasını görüyordu ama onlara ilişkin soru sormadığı için biz de açıklama yapmıyorduk.

Nesli, kreşteki arkadaşlarından Sinem’in annesinin çiş yaptığı yerden, Ayşenur’un ise annesinin karnı kesilerek doğduğunu öğrenince bana sordu “Ben nasıl doğdum?” diye.

Bu soruya bir sürü yanıt hazırlamıştım önceden ama o anda aklıma gelen internette okuduğum ve evlat edinilen bir çocuğun “Ben annemin yüreğinde büyümüşüm” cümlesi geldi: “Sen benim kalbimde büyüdün; Selin’de karnımda” yanıtı verdim. Nesli’nin akabinde sorduğu soruyu yaşamım boyunca unutamayacağım; “O zaman senin kalbin mi şişmişti?”

“Evet” dedim gözlerimi kaçırarak. Oysa elini uzatıp kalbime değse o anda kalbimin patlamak üzere olduğunu anlayabilecekti.

Size bu mektubu yazma nedenim; hem deneyimimi paylaşmak hem de koruyucu aile ya da evlat edinmek isteyenlerin harekete geçmesine vesile olur belki düşüncesiydi.

Hoşça kalın… Çocukça kalın…” (ŞD/SP)

* * * * *

Karnında değil, kalbinde çocuk büyüten annelere ve kalbinde çocuk büyüten annelerin kalbini şişiren tüm babalara sevgilerimle…

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın