Hayata Dair

“Bugün Olursun; Çocukların Gözlerinde”

"Bugün Olursun; Çocukların Gözlerinde"

``Bugün Olursun; Çocukların Gözlerinde``

Baaaaaba… Babaaaaaa… Ba-ba!

– Ne diyosun kızım? Söle çabuk; işim var!

Ben seni çok seviyom.

– Ben de seni; kızım… Ama şimdi oyalama beni…

Yaz günlerinde alenileşiyor hayatımız. Yan apartmandaki, alt-üst kattaki, sokaktaki bilumum muhabbete tek yönlü de olsa dahil oluveriyorsunuz; açık pencere ve kapılar nedeniyle. Balkon bitişik komşumdan sızdı benim eve; bu cümleler.

Üç yaşlarındaki bu kız çocuğunu yıllar sonra terapi koltuğunda hayal ettim.

Babamın hep işi vardı; beni sevmeye zamanı olamadı hiç. ‘Ben seni seviyorum’ ya da ‘Çok özledim seni; babacım’ dediğimde –hasbelkader– hep ‘Ben de!’ yanıtını aldım. Ama o bana hiç bu minvalde ‘Ben de!’ yanıtı vermemi gerektiren bir cümle kurmadı. Sonraları ben de kurmaz oldum öyle cümleleri. İyi babaydı. Hiç bir şeyimi eksik bırakmadı. Yüz-göz olmadı benle. Annem aracılık yaptı ikimize, her daim. O çocuğuyla arasına mesafe koyan bir baba olmayı seçti. Ben onun tercihine katlandım; mecburi.

Annemin, kocasını “Kızım öyle görmüş babasından, atalarından. İstese de söyleyemez sana o duymak istediğin sevgi cümlelerini. Ona söylenmemiş, o da söylemiyor. Sevgisini ifade etmeyi beceremiyor işte’ diyerek bana savunmasına da sinirlenirdim. Şimdi ‘keşke’ler yaşındayım. Ve pişmanım bir dolu şeye…”

Danışanına papatya desenli kağıt mendil uzattığını hayal ettim; terapistinin.

Varlığımı fark edecekler diye korkmaya son verip yanlarından ayrılırken gözyaşını siliyordu, –aslen- üç yaşındaki çocuk. Elindeki nakışı bırakıp sehpadaki gelincik desenli peçeteye uzanan bu satırların yazarının da gözleri ıpıslaktı.

Babamı 18, annemi de 48 yaşındayken kaybettim. İki kaybım arasındaki 48-18=30 yıl var. Debdebeli yıllarımdı; o yaşlardaki her insan gibi. 30 yıl çok uzun bir süreydi; hayatı anlamak, payına düşenlerle mücadele etmek için.

İnsan anne ve babası ya da anne veya babası varken; kendisi anne-baba da olsa dahi, büyümüyor ya hiç.

Kızlarım bir nedenle beni üzdüklerinde 80 yaşındaki annem, 10 yaşındaki torunlarının karşısına dikilip: “Bana bakın! Siz onun kuzularısınız ama anneniz de benim kuzum. Kuzularının, benim kuzumu üzmeye hakları yok” demişti.

İşte tam da bu: Hangi yaşta olursan ol, ihtiyacın olsun/olmasın seni koruyan, kollayan birinin var olduğunu bilmek, onu arkanda yanında hissetmek ne güzel bir şey…

Büyümemize izin vermedikleri için kızarız; tadını çıkaracağımıza. Ne zaman ki birilerinin kuzusu olma sıfatı yitiririz; o zaman büyüyüveririz hızla.

30’lu yaşlarımda tanıştım; ölüm kaygısıyla. Annemi kaybettikten sonra da yüzleştim; ölüm gerçeğiyle. Bir kuşak biterken, başka bir kuşak başlar; arada kalan kuşak yakınlaşır o mel’un gerçeğe.

Bu aralar sıklaştı, anne-babamla konuşmalarım. Zamanında söyle(ye)mediğim, eksik bilgi verdiğim, kızdığım-öfkelendiğim şeyler dahil her konuda konuşabiliyorum onlarla tek taraflı olsa da. “Sevgili Günlük” gibi bir şey, işte. Beni çok acıtan bir konuyu paylaştım geçenlerde annemle. Kadın akil kadın! “İnsan üzülmesi gereken konuyu akıllıca seçmeli. Sen değil, karşındaki üzülmeli” dedi –sanki– bana.

Demek istediğim odur ki; çelişkili bir çok duygu bir arada yaşanır –biraz da şizofrenik– anne-baba-çocuk ilişkisinde. Sevgi, dayanışma, yalan, çatışma, anlaş(ıl)ma, paylaşma, acıtma, güven, dürüstlük, nefret, yıkıcılık, eleştiri, yapıcılık, kızgınlık dahil bilumum duygu değişik zamanlarda baş rol oynar.

Hayatın debisinin ve debdebesinin pik yaptığı zaman dilimlerinde anla(ya)mayız değerini bir sürü güzelliğin, çelişkileri uzlaşır kılmağa yoğunlaştığımızdan. Hayatın ikindi vaktinden akşam vaktine geçtiğini anlamayız, göremeyiz ana-babamızın kuzusu olmayı sürdürürken.

Sonra “bir şey” olur ve büyüyüveririz aniden. O güne dek bildiğimizi ya da tanışık olduğumuzu sandığımız, ama aslen bize çok uzak olan duygularla hercümerç oluruz.

Cesaretimiz varsa; derinlerimize ineriz. Güveniyorsak kendimize; yolarız kabuğunu, yaralarımızın. Yüzleşmeyi becerebileceksek; açarız yüreğimizin kilerini. Yoksa tüm bunlar eğer; yükseltiriz ihata duvarlarını yüreğimizin daha da…

Büyümek –aslında değişmek– harika bir şey mi? Bil(e)mem. Ancak “Geçmiş; sadece ölünce unutulabilir” gerçeğinin korkunç bir şey olduğunu biliyorum.

Çok işi olduğu için ‘Ben seni çok seviyom. diyen kızına “Ben de seni” diyerek kestirmeden cevap verip, “Şimdi oyalama beni” diye ekleyen baba; çocuğunun “Ben de seni çok seviyorum, kızım” cevabını ve yanağına öpücük kondurmayı beklediğini bilemeyecek hiç.

Çocuk da kolay bir ailede değil, zor bir ailenin üyesi olmanın getirisi toksinlerle büyüdüğünü anlayacak; zamanı geldiğinde.

Anne-babalarımız ‘şey’ olup da büyüyüp değişimden geçmektense, onlar ‘şey” olmadan vakitlice atalım içimizdeki toksinleri. Ve bonkörce kullanalım sevgi sözcüklerimizi onlara ve kuzularımıza” deyip bitirelim; basmakalıp cümleleri kullanmaktan imtina ederken, hayatın basmakalıplığına yenilen yazımızı. (ŞD/AS)

* Şadiye Dönümcü, sosyal hizmet uzmanı.

** Başlık: Umut Yanardağ.

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın