Rengahenk Yaşlılar

İnsana Aşk Lazım Kızım, Yoksa…

İnsana Aşk Lazım Kızım, Yoksa...

İnsana Aşk Lazım Kızım, Yoksa...

Kendine bile hayrı olmayan bir adamın kahrını, tam otuz dokuz yıl çektim. Nihayetinde ölüm koparttı, beni ondan. Kokusuna bile katlanamadığın adamla bunca yıl… N’apcaksın?

“Mecit’le evlenir misin?” diye bana sormadılar bile. Evleneceğimi öğrendiğimde nikah işlemleri başlamıştı.

O zamanlar memlekette herkes tanırdı birbirini. Belli sınırlarda aleniyet de vardı. Bizim arka sokakta oturan Mecit’in içine giren dert yüzünden askere alınmadığını bilirdik, mesela.

Yaşım on altı. O “dert” ne? Bilmiyorum. Ama iyi bir şey olmadığı kesin.

Onun sülalesi de; bizimki gibi çiftçiydi. Ben ovaya, tarlaya giden abimler yüzünden bıkmıştım; yağlı çamaşır yıkamaktan, çamurlu ayakkabı temizlemekten, sabahın köründe çıkın hazırlamaktan.

Ömür boyu kocaya, kaynataya, kayınçoya, kaynanaya demekti bu evlilik. Kocaya varmak istiyorum diyen oldu sanki onlara.

Okumak şimdi önemli. Ana-babalar çocuğu okusun diye ellerinden geleni yapıyor. Mükerremler kız için neler yaptı? Kolej, özel hoca, dershane. Allah yüzüne baksa da; kazansa şu çocuk.

“Okuyup, hemşire olacağım” dedikçe bana gülerdi, evdekiler. Sadece dedem “Tabii kuzum, oku” derdi. İlkokul diplomamı verirken “Okutun Süreyya’yı” diyen müdür de babama “Nuh peygamberdir” dedirtemedi.

Ev işi yapacak bir köleye ihtiyacı olduğundan annem okumamı istemedi. Abimler evlenince iş-güç azaldı. Soluklandım. Battı rahatlığım; bizimkilere.

Koca evinde rahatı kim bulmuş ki? Sonra, evlenmek kim, ben kim? Elime tığ alıp havlu kenarı bile yapmadım. Niyetim yok!

Nenemin daha ben bebekken yaptığı çeyizin eksiğini tamamladı babam. Bir sokak öteye gelin gittim.

Gönlüme bir şey takamadılar ama, üç metrelik köstekli zincir, beşibiryerde, elmas kiraz küpe, yirmi iki burma bilezik, saat her şeyi taktı Mecitgil…

Hani şimdi yaşlı başlı adamlar, kocaman kadınlar televizyona çıkıp “Evlenmek istiyorum” deyip, sonra da çıkan kısmetlerini “elektrik alamadım” diye beğenmiyorlar ya.

İşte neyse o elektrik; ben de alamadım. 39 yıl boyunca, hiç ama hiç sevmedim, sevemedim kocamı.

Üç çocuk doğurdum, doğurmasına da… Orasını sorma. Karıştırma. Anla işte beni.

Kaynatamgil benim, çocuklarımın hiçbir şeyini eksik komadı. Her şeyin en iyisini yeyip, içtik, giydik çocuklarımla. Mecit, ekmek kaç liradır bilmezdi. Evin, çocukların neye ihtiyacı var? Karnelerde zayıf var mı?

O kendi halindeydi. Çalışmazdı. Tarlaya gittiğinde damda radyo dinleyerek çakısıyla kamıştan kaval yapardı. Sıkılırsa cebinde taşıdığı deftere kuş resimleri çizerdi kurşun kalemle.

Güzün, baharın bir tuhaf olurdu. Kafasını kaldıramazdı yastıktan. Uyur gibi yürür, şabalak şabalak bakardı.

Kaynanamın Mecit’e sabah-akşam içirttiği bir bardak soğuk sütün içinde ilaç olduğunu öğrendiğimde üçüncü çocuğuma, Mükerrem’e hamileydim.

“Mecit normal bir koca, doğru dürüst bir baba olsun” diye ne adaklar diledim. Nafile… Yılda iki doktora götürdük; İzmir’e. İlaçlarını verdik ama iyileşmedi.

Babam, annem, ağabeylerim bana “Nasılsın?” diye bir kez bile sormadı. “İyi değilim. Eve geri dönmek istiyorum” dersem diye korktular.

Bizim memleketin ortasından çay geçer. Köprüden geçeriz, karşı mahalleye. Ben hatırlarım bendini aşardı çayın suyu. O çay kurudu, benimle birlikte.

Ama, hayat pınarı çağıl çağıl akıyor. Her şey hızla değişiyor.

Bak dün sabah kahvaltımı evde yaptım. Öğlen Ankara’da Mükerrem’in evindeydim. Çocukluğumda sabahın beşinde trene binip, İzmir’e giderdik. Yolculuk saatler, hazırlık günlerce sürerdi.

Nerden nereye geldim. Yaşlanıyoruz yavaş yavaş.

Cancağızım ben de değiştim. Yaşanan bunca şeyden sonra… Düşünsene evlisin, kocan var. Ama aslında yok. Sanki kaynanamla, kaynatamla evlenmişim.

Sonraları ben de değiştim. İsyan etmeye başladım; çocuklar büyüdükçe. “Ne yapabilirim ki?” derdi Mecit. Doğru; ne yapabilirdi ki?

Kaynatam öldüğünde Mükerrem lise ikide, Halim askerdeydi. Munise de nişanlıydı. Kaynanamdan çok ağladım. İçim yandı çünkü. Niye? “Biz şimdi n’apcaz?” diye ağladım.

Giden gittiğiyle kalıyor çünkü hayat pınarı akıyor. Kızı everdik, oğlana tüpçü dükkanı açtık. Babasının yükünü üzerimden aldı. Oğlum yanında götürdü babasını hep; dükkana gelip gidenle oyalansın diye.

Kaynanam sağken malları ayırmıştık kaynımla. Tarlaları icara verdik, evi de müteahhide. Kim uğraşacak?

Kaldık bir başımıza sonra. Severim tüm çocuklarımı, torunlarımı. Okuduğu için Mükerrem’imi biraz farklı severim. Kızı Cihanser’i de öyle. O bambaşka bir torun. Damat da öyle.

Otuz dokuz yıl kızım; tam otuz dokuz yıl çektim onu.

Hep acımayla geçti ömrüm. Vermezsen yemiyor, yıkamazsan yıkanmıyor, üşüse hırkasını giymiyor. Kocasına acıyan bir kadın olmak hiç hoş değil.

Kokusu, oturması, uyuması, kalkması, yemek yemesi, varlığı yani, her şeyi battı bana sonraları.

Oğlum “Boşan tamam da; n’olcak sonra” dedi. N’olacağı belliydi. Boşayamadım. Acıdım yine.

Bakma söylendiğime. Geceleyin kalkar üstünü örterdim üç dört kez. Önce çocuğum, sonra torunum oldu; kocam olamayınca.

Bir sabah odasında ölmüş buldum. Kalp krizi…

Hiç ağlamadım; ne yalan söyleyeyim.

Ama yılların alışkanlığı işte. İlk zamanlar boşluğa düştüm.

İnsan yeni durumlara, rahata çabuk alışıyor.

O gideli iki yıl olacak, eylülde.

Hep ben anlattım, sen dinledin. Eeee şimdi sen anlat bakalım! Evlendin mi?

Deneseydin kızım! Çoluk çocuk olsa da olur; olmasa da. Ama insana bir can yoldaşı lazım.

Şimdi Cihanser burada olaydı “An’anecim; aşk da lazım” derdi. Dün bana bir şarkı dinletti muzır kız. Sözleri çok güzeldi.

“bana bir aşk lazımdır/ beni bana unutturacak/ beni sana uçuracak / bana bir aşk lazımdır / yazın dondurup, kışın yakacak / toprakta kaydırıp buzda donduracak(**)

Ayyy, devamı nasıldı unuttum. Hah hatırladım.

“Denizde yürütüp havada yüzdürecek / Bana bir aşk lazımdır/ mucize yaratacak/ oysa…” (ŞD/TK)

* Şadiye Dönümcü, [email protected]

** Selim Bölükbaşı. “Bana bir aşk lazımdır“.

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın