Hayata Dair

Kiraz Zamanı Aşk Zamanı

Kiraz Zamanı Aşk Zamanı

Raif “Şebnem’i beklerken zaman geçmiyor. Saat yedi ve ben sabahtan beri onu beklemekten yoruldum” deyince, Talip Efendi “Gelecek biriniz var ise, beklemek güzeldir” diye yanıtladı. Raif’in “Reklam metni gibi bir cümle!” demesi ikisini de güldürdü.

Talip Efendi, tekerlekli sandalyedeki Raif’i balkondaki masanın yanına yerleştirirken “Şebnem Hanım kızımız hayırlı bir evlat” deyince, Raif’in yüz kasları gevşeyiverdi. “Masayı hazırlayalım, artık. Birazdan gelir. Şansımıza hava çok güzel. Yeleğimi giydirirsen! Papatyalı peçetelerimizi getirsen! Sigara kutum nerede? Kızımla tüttürürüz yine karşılıklı.”

Haftanın dört günü Manisa’daki fabrikada, diğer günlerde de şirketin Alsancak’taki bürosunda çalışan ve perşembe gecelerini babasıyla geçiren Şebnem için tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Talip Efendi, Raif’in bugünkü telaşına anlam veremiyordu. Raif zaten o ‘Ülkü Hanım’ dediği kadının geldiği pazartesi gününden beri bir tuhaftı.

On beş aydır vurgun yediği için bacakları tutmayan eczacı Raif’in tüm gereksinimlerini karşılayacak şekilde döşenen bu suit odada onunla beraber yaşamaktan, herkesin kendine saygılı davranmasından, aldığı paradan memnun olan Talip Efendi masayı hazırladıktan sonra “Papatyaları tazelemeyi unuttum. Şebnem Hanım bana gönül koymasın. Bir koşu gidip alayım” deyince Raif olmazlandı: “Bu gün Şebo’ya öyle şeyler anlatacağım ki, papatyaları fark edemeyecek.”

Diz üstü pikesi düzeltilirken cep telefonu çalan Raif, el işaretiyle yalnız kalmak istediğini belirtince odaya giren Talip Efendi içinden “Kızına anlatacakları o kadınla mı ilgili acaba? Ya bu telefon?” diye geçirdi.

Etajerin üstünde açık olarak bırakılan kitaba gözü ilişti. Eline alıp, içine ayracı yerleştirip kapatacakken gözü “Gülümse katlan hoş gör / Yüreğin burkulduğu zaman” dizelerine ilişti. Kitabı kapatıp, kaldıracakken vazgeçip, ayraçlı sayfayı açtı. Gözlerini iştahla diğer dizelerde gezdirdi: “Kapalısın / Kendi dört duvarında / Gündüz -biraz sınırsız- / Gece-evde-odada / Seni kim örseliyor / Kendinden başka / Yürü yollardan yorgun / Avut ama avunma.”

“Adam ne güzel yazmış ya!” diye geçirdi içinden. Raif’in telefon konuşmasının bittiğini görünce, üzerine sarımsaklı zeytinyağ sosu döktüğü brokoli tabağını balkona götürdü. “Sizin kitaptan bir şiir okudum. ‘Yürü yollardan yorgun / Avut ama avunma.’ demesi çok hoşuma gitti” diyen Talip Efendi’yi Raif yanıtladı: “Eray Canberk, sözcükleri dizme ustasıdır. Olacak o kadar!”

Çalan dahili hat telefonunu açan Talip Efendi “Şebnem Hanım geliyormuş” deyince Raif’in yüzünde güneş açtı. Çok geçmedi sesini duydu kızının. Gözlerini kapattı hemen. Biliyordu az sonra kedi adımlarıyla balkona gelecek, uzun parmaklı yumuşacık elleriyle gözlerini kapatacak, “Bil bakalım ben kimim?” diyecek ve “Şebo’sun” yanıtını aldıktan sonra boynuna sarılacaktı. Kızının çocukluğundan beri süren bu oyun aynen gerçekleşti. Sonra babasına zorunlu olarak tepesinden sarılan Şebnem’in uzun saçları Raif’in yer yer kelleşen kafasına dolanınca, gülüştüler.

Şebnem yakınında olduğunda hayatın debisinin arttığını düşünürdü Raif. “İşte yine bir şarap vakti buluştuk, Babişko! Ne var menüde Talip Abi? Çok açım.” derken gözü masaya ilişti. “Masa bayram yapmış. Dolaptan lakerda da çıkarsa, mavi boncuklu on vereceğim size!”

Hep böyle karşısındakinin cevap vermesini beklemeksizin kendi cevaplayarak sürdürürdü konuşmasını. Mesela su ister, siz daha yerinizden kalkmadan o sizden önce mutfağa koşardı. Şebnem’i tanıyan bir doktor “Teşhis edilmediğinden tedavisi yapıl(a)madığı halde, kendini kurtaran nadir hiperaktif insanlardan biri” demişti. Kızını seyretmekten, dinlemekten büyük keyif alan Raif, o gittikten sonra çok yorulduğunu düşünürdü hep. Elleri, yüzü, ayakları, kolları, çevresindeki eşyaları bile konuşmasına dahil eden Şebo, bu esnada konular arasında bağ kurmaya ihtiyaç duymadan geçişimler yaptığından, karşısındakinin başı dönerdi.

“Yaramazlık yapacağız tabii. Zuladan şarap çıkardın mı?” diyen Raif cevabı beklemedi. Bakımevi yönetiminden gizlice her perşembe gecesi şarap içen baba-kızın mahzeni çamaşır makinesinin üstündeki dolapta bulunan deri evrak çantasıydı. Talip Efendi büyük bir plastik sürahinin içine, şişeyi yerleştirip, buzdolabında soğumaya bırakırdı.

Şebnem’in “Kalecik Karası mı?”, Raif’in “Cabarnet Sauvignon-Merlot mu?” sorusunun yanıtını masaya şişeyi, kadehleri ve tirbüşonu bırakırken verdi: “Shiraz.”

Masayı son kez denetledikten sonra “İzninizle. Gerekirse cepten ararsınız. Afiyet olsun. İyi akşamlar” diyen Talip Efendi’ye baba-kız birlikte el salladılar.

Nihayet baş başa kalmışlardı. Babasının tabağına bir şeyler almasına yardımcı olan Şebnem, her zamanki gibi şişeyi zorlukla açtı. Kadehlere doldurdu. Birini Raif’in eline tutuşturdu.

Babasının sadece perşembe akşamları sigara içmesine izin verdiğinden çantasından çıkardığı iki adet sigarayı aynı anda yakıp, çektiği ilk derin nefesi babasının yüzüne üflerken birini de ona uzattı.

Raif’in bas bariton sesi rüzgara karıştı:

“Bu şarabı dilenci içti, bey oldu gitti.

Bu şarabı tilki içti, aslan kesildi.

Bu şarabı ihtiyar içti, oldu delikanlı.

Delikanlı içti, ömrü bi uzadı, bi uzadı, bi uzadı.”

Son dizede kadehini kızının ağzına uzattı, kızı da kendininkini. İlk yudumu aldıktan sonra, çatalıyla tabağında gezintiye çıkan Şebnem: “Hayyam’ın bu dörtlüğünü ilk kez duyuyorum. Çok manidar” dedi.

Kadehiyle oynaşan Raif kızını duymadı sanki: “Kim geldi bil bakalım, pazartesi günü?”

“Annem uyuduğu yerden çıkıp gelemeyeceğine göre, kim olabilir? Bilmem! Sen söyle?

“Ülkü”

“Ülkü kim, baba!”

“Adını hatırlayamazsın ama, cismini bilirsin?”

“Şeyyyy…”

“Hani annenin yıllardır her kavga ettiğimizde konuyu bir şekilde bağladığı…”

“Nasıl yani? Yıllar sonra seni nasıl bulmuş?”

“Üniversiteli oğlu su altı sporlarına merak salmış. Nedir, ne değildir diye internette gezinirken ‘Balık Adamlar’ sitesinde adıma rastlamış. Vurgun yediğimi öğrenince, iz sürmüş. Ve bulmuş işte…”

“Nerede yaşıyor ki?”

“Bursa’da… Emekli olunca muayenehane açmış, Ne tesadüf ki; eşi de eczacıymış.”

“Baba, senin için mi gelmiş İzmir’e?” derken kadehini babasına tokuşturup, ‘cam cama, can cana’ demeyi ihmal etmedi.

“Evet. Talip Efendi Ülkü’nün gelişine benden çok şaşırdı. Bir şey soramadı. Ben de domuzluğumdan açıklama yapmadım. Ülkü hazırlıklı gelmişti yanıma. Ama ben ona böyle görünmeğe hazır değildim. İçeri girdiğinde farkında olmadan sandalyemde toparlanıp, ayağa kalkmak isterken yakaladım kendimi. Kötü oldum.”

“Sen benim delikanlımsın, ihtiyar adam.”

Şarabını bir yudumda bitiren Raif: “Keşke Hayyam’ın dediği olabilse. Bu şarap, beni otuzlu yaşlarıma götürebilse!”

“Ne olur o zaman?”

“Ne annene, ne Ülkü’ye haksızlık etmemiş olurdum.”

“İyi ama o zaman ben de olmazdım, baba!” derken yalancıktan küsmüş gibi yapan Şebnem’in ağzına bir çatal lakerda uzatan Raif “Sen benim hayatımda yapılmasına katkı verdiğim en güzel şeysin!” deyip, yanağına da kocaman bir Ege öpücüğü kondurdu ve devam etti: “Geri dönüş mümkün değil ki zaten!”

“Bana çocukluğumdan itibaren hayatında ‘keşke’lere yer verme!’ derdin. Senin annemli-Ülkü’lü olan dışında keşken var mı?

“Aaaaa, kızacağım sana. Emekli maaşıyla zar zor idare eden babana o kadar masraf yaptırdın ve masadakiler aynen duruyor. Yesene!”

“Baba, ‘çevir kazı yanmasın’ oynama bana.”

“Ülkü, yıllardır karmakarışık bir yün çilesi, yüreğimde. Gücümü topladığımı sandığım zamanlarda yumak yapmak üzere elime aldığım bir çile. Ama beceremedim hiç. Hep daha ilk metrelerde pes ettim. Aradan geçen bunca yıl sonra, hele ki bu halimle, Ülkü’ye söyleyecek bir şeyim yok” diyen Raif, kızına boşalan kadehini gösterdi.

Şebnem kadehi doldurup, sahibine verince rap tarzıyla dans edip, “Bu gece, bu gece uzun, çok uzun olacak” diye şarkı söyleyerek, odadan yeni bir şarap almağa gitti.

Raif, uzaklarda seyreden geminin ışıklarını izlerken yıllardır sadece kendinde -ve Ülkü’de- sakladıklarının ne kadarını kızıyla paylaşması gerektiğini düşünüyordu. “Ülkü, benden çok daha cesurmuş”cümlesini yüksek sesle söylediğinin farkına, Şebnem’in “Ne, kim, neden, nasıl cesurmuş?” cümlesiyle vardı.

Raif’in tabağına deniz börülcesi, radika, tulum peyniri ve bir parça lakerda koyan Şebnem, önüne midye dolma tabağını çekti Usta ellerle kabuğu aralayıp, üst kabuğu çıkartıp, alt kabuğa kaydırak gibi iliştirdi. Üzerine bolca limon sıkıp, babasının ağzına verdi. Raif midyeyi çiğnerken, Şebnem yenilerini açıyordu. Sohbete midye arası vermek isabetli olmuştu.

Şebnem, annesinin anlamsız bir kıskançlık adına evliliğine -ve dolayısıyla hayatına- zarar verdiğini bu akşam daha bir iyi anlamıştı. İkisinin kavga ettiği bir sırada babasının “Senden önceki geçmişimi silemem ki?” dediğini hatırlayınca, ürperdi. “Annem, geçmişin yok edilemeyeceğini bilmiyor muydu? İnsan yaşamı, yağlıboya ile yapılan bir resim değil ki! Olmadı, beğenmedin, rahatsız oldun sür turuncunun üzerine kurşuni boyayı ya da tüm tabloyu beyaza boya. Her şeyin üstünü kapatıp, yeni başka bir tablo yap. Annem yaşamda mümkün olmayan şeyi istedi. Babam, annemin ilk erkeği. Eline dokunan, saçını okşayan, dudağına öpücük konduran ilk ve son erkeği.”

Bunları düşünürken önünde yığılan midye kabuklarını görünce Şebnem babasından koptuğunu anladı. Son midyeyi açıp, babasının ağzına verirken sigarasının dumanını da yüzüne üfledi.

“Annen yaşamını kahrettiğim için benden özür dilememi istemişti. Yaşamıma o girmeden önce birini sevdiğim için, yıllardır görmesem de unutamadığım biri için, duygularım için özür dilememi istedi. Tümümüzün hayatını anlamsız yere kararttığı için o bana ve sana ne yapmalıydı acaba? Ama hayat yapacağını yaptı. Annenin katili: Erimeyen buzlarını bıçakla kazıdığı buzdolabı oldu. Benim katilim de: Hayatın sığlığından kaçarken sığındığım derinlik oldu.”

Şebnem kendine şarap doldurup, tabağına peynir aldıktan sonra şezlongu babasının yanına çekti. “Unuttuğumu sanma! Annem’li-Ülkü’lü olan dışında ‘keşke’lerinde kalmıştık.”

“Olsa da anlamı var mı çocuk? Mesela: ‘Keşke tüpsüz dalmasaydın o gün’ demenin anlamı var mı? Daldıysan eğer, sonucuna katlanacaksın. Yirmi beş metrenin altına inmeyeceğim diye tüp alma. Sonra derinlik sarhoşu ol. Doğa, otuz yıldır dalan adamın hatasını affetmedi. Akciğerlerimin kapasitesi azalıverdi. Kan basıncım arttı. Vücut ısım düştü. Kalp atışım hızlandı.

Bir an -bu saatler süren bir andı- tüm hayatım gözlerimin önünden akıp, geçti. Sonra o mavi derinliği senin yüzün kaplayınca, panikleyip, yüzeye çıkmağa başladım. Galiba bilinç bulanıklığı da o sırada başladı.

Su altından yüzeye en küçük hava kabarcığından daha hızlı çıkılmaz. Belirli derinliklerde beklenir. Çıkarsan damarların tıkanır, akciğerin yırtılır ya da benim gibi felç olursun.

Sallanan bir soda ya da kola şişesine benzer vurgun yemek. Kanındaki azot gazı ani basınç değişimiyle gaz haline dönüşür. Niye anlatıyorum ki bunları…”

Babasına gözyaşlarını göstermek istemeyen Şebnem yerinden kalktı: “Annemin hamilelik içkisinden hazırlayayım mı sana?”

Mutfakta oyalanırken o günleri düşündü. “Babamın basınç odasından çıkmasını beklerken daha çok kendim için mi ağlamıştım acaba? Üç yıl arayla önce annesiz, sonra babasız kalma olasılığı mıydı beni korkutan? Ararsan şanssızlıkların içinde bile şanslı olunan noktaların bulunabileceğini o günlerde öğrendim. Bodrum’da basınç odası bulunması, deneyimli bir turizm hekimine ulaşılması, Eczacı Odası, Tabip Odası, Balık Adamlar Derneği’nin seferber olması, Fakülte Hastanesi’ndeki tüm doktorların ve diğer personelin olağanüstü emek ve çabası, Rehabilitasyon Merkezi’ndeki fizyoterapist Melike Hanım’ın insan üstü emeği olmasaydı babam bu durumda olmazdı.”

Şebnem naneleri temizlerken bakımevi konusu gündeme geldiğinde söylediği cümle geldi aklına: “Babacım, orayı bir rezidans gibi düşün, lütfen!” Hastane sonrası evde bakıcılarla yaşanan sorunlar nedeniyle öylesine bunalmıştı ki. Babasının kilo almaması, günlük egzersizlerinin yapılması, ilaçlarını zamanında alması, düzenli beslenmesi çok önemliydi.

Bakımevinde Raif için kurulan Talip Efendi’li bu özel dünya Şebnem’i çok rahatlatmıştı.

Emekli maaşıyla ev kirası ödeyemediğinden gündüzleri bakımevinin getir-götür işlerini yapıp, akşamları da burada konaklayan Talip Efendi de, Raif’in özel refakatçısı olunca çok rahatlamıştı. Elli altı yaşındaki Raif’le altmış dört yaşındaki Talip Efendi çabucak dost olmuşlardı.

Talip Efendi gün içinde Raif’in ayakları, şoförü, aşçısı, garsonu, arkadaşı, muhasebecisi, diyetisyeni, fizyoterapisti, uğraşı terapisti, psikoloğu, sekreteri ya da hemşiresi olabiliyordu.

Şebnem, nane, şeker, tuz, buz ve limon dilimleri koyduğu maden suyunu balkondaki babasına götürürken, camdan onun telefonla konuştuğunu görünce içeride oyalanmaya karar verdi. Etajerin üstünde duran kitabı eline alıp, ayraçlı sayfayı açtı. Okuduğu “Kapalısın / Kendi dört duvarında / Gündüz-biraz sınırsız- / Gece-evde-odada / Seni kim örseliyor / Kendinden başka / Yürü yollardan yorgun / Avut ama avunma” dizeleri adeta çarpmıştı Şebnem’i. Babasının telefon konuşmasının bittiğini görünce balkona çıktı.

Raif sodasını içerken “Ülkü’ydü arayan. Dün akşam oğluna beni anlatmış. Ona yazdığım mektupları okumuşlar. Annesinin gözyaşlarını silen oğlu, ‘Ulaşamayınca böyle oluyor galiba’ demiş.”

Denizden gelen motor sesine karışan Raif’in “Hayatı seviyorum, bu halimle bile!” cümlesini güçlükle duydu Şebnem. Sonra bir anda buzdolabındaki tabak geldi aklına. Hızla yerinden fırlayıp, içeriye gitti. Elinde tabakla balkona geldi ve babasına uzatırken dedi ki:

“Ki-raz za-ma-nı, A-ş-k za-ma-nı.”(ŞD/EÜ)

* Şadiye Dönümcü, Sosyal Hizmet Uzmanı.

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın