Hayata Dair

Sevdiklerin Yanındaysa, Her Gün Bayram!..

Sevdiklerin Yanındaysa, Her Gün Bayram!..

Hazan mevsiminin ilk günleri… Gün, akşama dönmekte… Hava limonata serinliğinde… Yaşlı kaplumbağa, nehir kenarında, yumuşak topraklı tarlaya doğru gitmekte.

Mevsim; böcek, solucan, domates bulmasına izin vermiyor. Çok sevdiği sarı renkli dişi kaplan çiçeği de yok artık. Hiç değilse, dalında kurumuş böğürtlen bulma umudunda.

“Vücudum, doğadaki değişime uyumda zorlanıyor, artık. Neyse ki, az kaldı kış uykuma!” diye geçirdi içinden.

Yaşlılıktan yakınan babasına, orta yaşlarındaki kuzeninin “Sararmış yapraktan, kurumuş daldan yakınma. Sonbaharın doğa şenliğinden yararlan, Dayıcığım” dediği geldi aklına.

“Yaşamımın sonbaharındayım, yaz uykusuzluğumun da son günlerinde. Hayat, zor gidiyor. Ne şenliği alla’sen!” dedi kendi kendine.

Kalp atışlarının hızlandığını, bağasının terlediğini fark etti ama, yaşlandıkça daha da az işiten kulakları yüzünden, arkasından gelen yavru hipopotamı fark edemedi.

Hipopotam, çok acıktığından gece olmasının bekleyemeden, otlamaya çıkmıştı. Sabırsızdı.

Önündeki hiç tanımadığı canlı öyle yavaş gidiyordu ki… Çok rahat sollayabilirdi onu! Ancak, saygısızlık etmek istemedi.

Niye yalnız? Öksüz mü? Kardeşleri, yakınları olmalı. Niye yavaş gidiyor? Merakını yenmekte zorlandığını fark edince…

Yavaşça sollayıp, yanına yaklaştı ve…

Bağasının altından kafasını çıkaran kaplumbağanın “Merhaba”sına merhabayla yanıt verdi hipopotam.

“Ben kaplumbağa, Tuba? Nasılsın?”

“Ben de, Nil. Annem koymuş adımı. Atalarımız, ilk Nil nehri kıyılarına yerleştiğinden… ‘Su aygırı, hipopotam, deniz atı’ denir bize.”

“Seni ilk kez görüyorsam da, atalarını tanırım” diyen Tuba, içinden ” Ne konuşkan… Gençlik, işte. Benim konuşmağa bile mecalim yok diye geçirdi “Acıktım da!” dedi Nil…

“Ben de” deyip, önündeki otu işaret eden Tuba’nın “Buyursanıza. İkramım olsun size.” sözleri sempatik bir ilişki başlattı aralarında.

Anlayışlı birini bulmaktan mutlu olan Nil, içini ferahlatmaya kararlıydı.

“Biliyor musun, ben annesiz kaldım. Hayatı tanımazken, iki yaşında bir ana kuzusu iken, yitirdim onu. Anneme çok bağımlıydım. Babamı hiç bilmem.”

“Biraz yüksek sesle , konuşsan. İşitemiyorum da.”

“Okey. ‘Her zaman yanında olamam. Ayaklarının üzerinde durmalı, kendine yetmelisin’ derdi annem. Akranlarımı, altı yaşına dek anneleri koruyacakken… Beni koruyacak… ” diye içini çeke çeke anlatıyordu Nil.

“Annen öldü mü?”

“Evet… üstelik beni korumaya çalışırken. Biz doğduğumuzdan itibaren ergin olana dek ‘hipopotam okulu’nda annemizin gözetiminde oluruz. Dişiler, yavrular – bazen de iyi yürekli, mert delikanlılar- bir arada yaşarız, yirmi üyeli grubumuzda.

Her grubun suda ve karada kurtarılmış bölgesi olur.”

“Aile büyükleriniz?”

“Yaşlı erkekler, grubumuzun lideri olur. Törelerimiz, büyüklerimizin sözünü dinlememizi buyursa da… Büyükbabam, yeni nesillerin asileştiğini söylüyor.”

“Diğer erkekler?”

“Zevk sefa düşkünü erkeklerimiz, babalık bilmezler. Özgür ruhları, birilerine, bir gruba dahil olmalarını engellediğinden. ‘Ara ki bul’ onları.”

“Annen? ”

“Doğada, filden sonra en güçlü canlıyız. Saldırganız. ”

“Annennn?

“Bir hafta önce… Geceleyin karaya otlamaya çıkmıştık. Grupla, düzgün patika halinde yürüyoruz. Bu mevsim, ot bulmak zor. Saklambaç oynamak isteyince, annem kır(a)madı. Saklanacak kocaman bir ağaç ararken, uzaklaşmışım. Ebe olan annem beni ararken, yanımdan geçti. Görmedi beni. Sobelemek için kan ter içinde koşarken.annemin çığlıklarını duydum. ”

“Yoksa!”

“Evet… Hazırlıksız yakalanmıştı annem. Aslan tarafından parçalanışını uzaktan gördüm. Ama yaklaşamadım. Koca timsahı ikiye ayırabilen, kafasını şahmerdan gibi kullanabilen annem…”derken ağlamaya başladı ve “Delikanlılarımız yanında olsaydı….”

“İnsanların ‘Sürüden ayrılanı, kurt kapar’ meseline benzemiş. Sen de kurda, kuşa yem olmayasın!..”

“Sözünüzü dinleyeceğim. Ya siz?”

“Senin gibi genç olmak vardı, şimdi. Uzun ömürlülerin yaşlılık dönemi de uzuyor. Yaşlılık zormuş meğer. Sizin gibi kurtarılmış bölgemiz, okulumuz yok. Bağlılık dayanışma da. Bildiğim, tüm aile büyüklerimin öldüğü.

“Yani, sizin de mi hiç yakınınız yok”

“Maalesef… Aslında sevdikleriniz yanınızdaysa, her gün bayrammış. Kıymetini bilene…

“Haklısınız”

Konuşmak sizi yordu. Nefes alışınız değişti. Terlediniz de.”

“Evet, dinlenelim biraz.”

Zaten çok yorgun olan Nil, acısını paylaşmış olmanın rahatlığıyla kıvrılıverdi, nefes almakta zorlanan Tuba’nın yanına.

Annesini kaybedeli ilk kez kendini güvende üstelik bu küçücük canlının yanında

hissettiğini fark etti: gülümsedi.

“Farklılıkların birlikteliği” diye geçirdi içinden Tuba. ‘İki benzemez’ bir arada…

Annesini kaybedip, gruptan ayrılınca “sudan çıkmış balık”a dönen suların ve karaların prensi Nil… “Ne kanı, ne de canı kalan -üstelik çok da uykusu olan- Tuba…

Göz kapakları iyice ağırlaşıp kapandığında, Nil’in ağırlığını hissetmiyordu bile.

Not: Sevgili Özlem; bu şirin fotoğrafları bana ilettiğin için teşekkür ederim..

Ve….Herkese iyi bayramlar… (ŞD/EZÖ)

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın