Rengahenk Yaşlılar

“Yalnız Yürümeyeceksin Bu Yolu; Yol Sen Olacaksın…”

Yalnız Yürümeyeceksin Bu Yolu; Yol Sen Olacaksın

``Yalnız Yürümeyeceksin Bu Yolu; Yol Sen Olacaksın…``

Yalnız yürümediğimiz hayat yolunda, kendimiz yol olmayı öğrenip becerene kadar yanımızda olan anneannelerimiz, babaannelerimiz, dedelerimiz, büyükbabalarımız, büyükannelerimiz, ninelerimiz ve dedelerimiz… Bizi çoğunluk güldüren, gidişleriyle üzen… Nasıl sevmeyiz onları, nasıl özlemeyiz?…

Hayatımızın rengi anneannelerimiz… Hayatımızın neşesi babaannelerimiz… Hayatımızın rengi ve neşesi dedelerimiz… Hayatımızın neşesi ve keyfi büyükbabalarımız… Hayatımızın rengi ve keyfi büyükannelerimiz… Hayatımızın rengi neşesi ve keyfi ninelerimiz ve dedelerimiz…

Yalnız yürümediğimiz hayat yolunda, kendimiz yol olmayı öğrenip becerene kadar anne-babamızla birlikte diğer aile üyelerimizle birlikte yanımızda olan anneannelerimiz, babaannelerimiz, dedelerimiz, büyükbabalarımız, büyükannelerimiz, ninelerimiz ve dedelerimiz…

Biz torunlarının hayatına renk, neşe ve keyif katan kimi uzakta, kimi yakında, kimi uzak yakınımızda olan o güzel insanlar… Çoğu kez biz küçük yaştayken kaybettiğimiz o büyük yaştaki o güzel insanlar…

Nasıl sevilmez; yeni aldığımız parfümü sinek ilacı sanıp evin her tarafına sıkan, haberlerde sürekli Saraybosna’ya yardım götüren Birleşmiş Milletler’e ait konvoy görüntüleri izlediğinde öfkeyle; “Bu gavurlar da deli midir nedir! Üç gündür kamyon kamyon un taşıyorlar. Şu gariplere biraz da şeker, tuz, et filan götürseler ya!” diyen, vefat eden yakını için “Daha gençti. Bizim kadar filan…” diyen anneannelerimiz…

Nasıl güldürmez; trende çıkardığı ayakkabılarını ineceği sırada bulamayınca sular seller gibi gözyaşı döken, televizyonda izlediği Arko kremi reklamında bebeğinin poposuna krem sürdükten sonra eşinin yanağına krem süren evin annesine “Pasaklı kadın! Çocuğun kıçından sonra elini kocasının yüzüne sürüyor” diye kızan, saçlarını taradıktan sonra tarakta kalan telleri günah olduğunu düşüncesiyle kimsenin görmesini istemediğinden yaktıran, bir doktorla evli olduğum için her aradığımda daha ben “Nasılsın?” demeden, “Aman kocanın kıymetini bil” diye nutuk atan anneannelerimiz.

Nasıl sevilmez; hayatında ilk kez uçağa binmek üzere geldiği havaalanında anneme “Kızım burası mı havalanıyor?” diye soran, yaşarken devamlı bakımlı olmasını istediği için rahmetli dedemin mezarına gideceğinde hazırlanması saatler süren, kokular sürüp, en güzel kıyafetlerini giyen, 65 yaşındaki bir tanıdığımızdan “Daha çok da genç çocuk” diye söz eden, “Yine bir gülnihal”i duyar duymaz ”Benim şarkım çalıyor” deyip radyonun sesini biraz daha açan, bir gün spiker bu şarkıyı ‘Münir Nurettin Selçuk’un şarkısı” diye anons edince “Ama o benim anneannemin şarkısı” diye ağladığımızda gülen anneannelerimiz.

Nasıl güldürmez; meşhur bir manken olan kuzenimle yemek yerken paparazzilere yakalandığımızda “Manken X’i herkesten gizlediği sevgilisiyle yakaladık” şeklinde bu tür programlardan birinde televizyonda bizi izlediğinden bize “Ahlaksız! O senin akraban!” diyerek elindeki bastonu kafamıza indiriveren, Digitürk ödemesi geciktirildiğinden televizyonunda, “Lütfen ödeyin” gibi bir yazı çıkınca “Aaaah! Görüyo musun? Bir kaç gün geciktirdik diye tüm Türkiye’ye rezil ettiler bizi” diyen, küçükken bize anlattığı masallarına hep, “Masal masal matador, iki sıçan göt atoor” tekerlemesiyle başladığından tüm masal boyunca sıçanların nasıl “döt” atabileceği konusunda varsayımlarda bulunmamıza, sıçanları “döt döte” gözümüzde canlandırmamızı sağlayan anneannelerimiz.

Nasıl özlenmez; araba yolculuğunda bağırsakları bozulunca girdiğimiz benzinlik tuvaletinde, kat kat giydiği çamaşırları indirmeğe çalışırken kazaya uğrayınca ıslak mendillerle temizliğini yapıp, çantasından çıkardığımız temiz çamaşırları giydirmeğe çabalarken “Hakkını nasıl öderim, sana verdiğim emekler boşa gitmemiş. Ama sakın annene bişi söyleme” diye ağlayan, Perhizi nedeniyle kendisi için haşladığı tavukların en etli kısımlarını gizlice yediğim için öldüğünde “Eğer geri gelirsen bütün tavukları sana yediririm, ben hiçbir şey yemem” diye ağladığımız anneannelerimiz.

Nasıl güldürmez; “Bizim zamanımızda böyle şeyler yoktu, çok özeniyorum bunları kullanmaya” deyip, o gün ped kullanmayı deneyen, yuvarlak kesip çıkarttığımız karpuzun üst kısmındaki etli bölümü “Bunu yersen annen mezarı boylar” diye bize yedirmeyip, kendisi yerken “Senin annen de mezarı boylayabilir” dediğimizde, “Benimki zaten gitti, ben o yüzden yiyorum” diyen, paralarını haberi yokken kullanıp, bize olan güvenini sarsmamak için sonradan telafi ettiğimiz anneannelerimiz.

Nasıl üzülünmez ardından; oturduğu yerde havlu kenarı örmeye daldığında burnundan horlama gibi sesler çıkardığı için “Sinir oluyorum, çıkarma şu sesi, örme şunu, neyine senin ki örgü örüyosun, yat uyu” diye azarladığımız anneannelerimiz.

Nasıl sevilmez; keşkek yaparken haşlanmış buğdayı ve eti robottan geçirdiğimizi gördüğünde “Biz 24 saat kazan karıştırarak kendimizi harcamışız” diye ağlayan, her hastalanışında “Oğğğlllluuuummmm beeennnnn arrrrtttıııkkkk ööölllüüyoooorruuuum!” diyen, üzerinde kuru saçlar için yazan şampuanla kafasını ıslatmadan yıkamaya çalışan, kalp ameliyatı olacağı gün “Allah bana 10 sene versin yeter. Torunlarımın üniversiteye girdiğini göreyim. Sonra ölsem de gam yemem” deyip de, aradan 10 sene geçip, tüm torunları üniversiteye girince kendisine bu konu hatırlatıldığında “Bir 10 sene daha isteyeyim de, şunların evlendiklerini de göreyim” diyen, ilk kez içtiği Parliament sigarası için “Bunun izmariti içine kaçık!” diyen babaannelerimiz.

Nasıl sevilmez; “Ethem Dede, Ethem Dede / Gömleği keten dede / Torunumun sınavı iyi geçsin / Sana 100 göbek atam dede” diye adakta bulunup, gerçekleştiğinde kapının arkasına geçip şakır şukur göbek atan, MTV’de yabancı klip seyrederken “Oğlum anana mı sövüyorlar? Babana mı? Belli değil. Sen bana İnanç Dünyası’nı aç da seyredeyim” diyen, izlediği dizideki iğrenç derecede uzun tırnakları olan oyuncu için “Bu kadın o tırnaklarla nasıl taharet alıyor ki?” diyen, “Gece sakız çiğnenmez, yastık kafanıza yapışır” demek yerine bize “Gece sakız çiğnenmez, ölü eti çiğnersiniz” diyen, “Rocky 4” filmini seyrederken Stallone, Rus boksörü yenince “Bizim çocuk yensin diye Yasin adamıştım. Gidip okuyayım bari” diyen babaannelerimiz.

Nasıl güldürmez; İzmir’de televizyonda seyrettiği Ajda Pekkan’ı, bir kaç gün sonra Ankara’ya döndüğünde yine televizyonda görünce “Buraya da mı geldi bu zilli?! Nereye gitsem peşimde!” diyen, Bir spor programında “Ben Washington’a inanan bir insanım” diyen Rıdvan Dilmen’e “Allahsız herif! Geber e mi!” diyen, oturduğu apartmanın sakinlerini on bir ay boyunca laf taşıyarak birbirine düşürüp, ramazan gelince de iftar yemeği verip barıştıran, haber sunucularını torunları sanıp “Bunlar benim en hayırlı torunlarım. Her akşam gelip hal hatır sorarlar” diyen, elindeki portakalı ısrarla Ali Kırca’ya ikram eden, almayınca da küfreden, “Bir kadın öldüğü zaman ellerinde nişan yoksa, zebaniler ellerini rendeler” diye hep eli-ayağı kınalı olan babaannelerimiz.

Nasıl kızdırmaz; çok zengin olduğu halde elektrik gitmesin diye evini hala “gırgır”la süpüren, su harcamamak için bütün gün çişleri biriktirip, gece yatmadan önce sifonu bir defaya mahsus çeken, komşusuyla ortak günlük gazete alan, çiçek-fide almayıp yürüyüş yaparken onun bunun bahçesinden yolduğu çiçekleri balkon saksılarına diken, kaçık çoraplarından bulaşık bezi diken, karpuz çekirdeklerini kurutup kavuran, telefonda en uzun 20 saniye konuşan, karanlıkta televizyon izleyen, bayramda gelen çocuklara şeker vermemek için kapı açmayan, balkonuna konan güzelim güvercinleri bile aç bırakan babaannelerimiz.

Nasıl sevilmez; onu yıkamak üzere küvete taşıyıp, günün sanatçısı olarak anons edip de, tezahürat ve alkışlarımız sonrası biz onu sabunlarken duşu eline alıp, gençliğinin şarkılarını ince sesiyle makamları birbirine karıştırarak söyleyen, namaz esnasında secdeden geri otururken hop diye altına tencere koyduğumuzda hiç bozmadan, “Seni vallahi döverim. Allaaahü ekberrr!” diyerek namaza devam eden, uçaktan onun için çaldığımız battaniyeye yapışmış saçları görünce, “Bunlar gavur saçı” deyip istemeyen, bizi telefonla aradığında telesekretere “Babaannesi aradı dersiniz” diye not bırakan babaannelerimiz.

Nasıl güldürmez; Ev kalabalık da olsa hep televizyonlu odada namaz kılan, bir gün o namaza durmuşken ben kanalları gezinmeğe başladığımda birden ahenkli sesini dua ile karıştırarak “Velem yuleeedd… Kanalı değiştirmeeee… Velem yekunlehu… Ajans başlayacaaak… Kufuven ahad!” diyen, neden hala evlenmediğimizi sorduğunda “Henüz ailemize layık birisini bulamadım” dediğimizde “Oğlum; eğer öyle ellenmemişini ararsan tabii ki bulamazsın. Az ellenmişine bakacaksın, az ellenmişinee” diyen, Brezilya-Almanya final maçı esnasında Brezilya’nın önemli bir atağı yavaş çekim gösterilince ”Bu oğlanlar da amma yavaş oynuyolar. Bizim yavrularımız aslan gibiydi. Yine de elendiler” diyen babaannelerimiz.

Nasıl sevilmez; Milli boksör olan torununun ne yaptığını tam anlayamadığından her maç sonrası yanına gelip, “Oğluşuuum! Seni kim dövdü böyle. Ah elleri kırılsın!” diyen, ağabeylerine de “Siz ne biçim abisiniz! Kardeşinizi dövdürüyorsunuz” diye kalaylayan, son müsabakada kaşının açıldığını görünce bastonunu kaptığı gibi elinden tutarak, “Göster onları bana” deyip torununu korumaya çalışan, mezarlıkta dirilen ölüleri yeniden öldürmeye dayalı bilgisayar oyununu oynarken, arkamızda sürekli Fatiha suresini okuyan ve “Onlar gavur, anlamazlar” deyince de sinirlenip terlikle kovalayan babaannelerimiz.

Nasıl gülünmez; paralarını sakladığı zarftan beş milyonluk alıp,
yerine 100 bin lira koyduğumuzda, günlük alışverişini yapan
kapıcıya yanlış para üstü getirdiği için kızan, 50 yıldır evli ve hala aşık olduğu kocasına evinde teknik bir arıza çıktığında “Hacı beeey” diye seslenerek yardım isteyen mahallenin bütün dul kadınlarına yardım yasağı koyan babaannelerimiz.

Nasıl ardından üzülünmez; evdeki tüm telefon konuşmalarına acaip ilgili olan ve bir gün yine çalan telefon için “Kim arıyor, ne istiyormuş, ne dedi?” diye sorunca sinirlenip “Dedem arıyor; seni çağırıyormuş” dediğimiz, kendisine kuma getiren kocasıyla ömür boyu konuşmayan, ölümünü beklediğimiz sıralarda, “Dedemi çağıralım, onu affet” dediğimizde başıyla onaylayıp, 26 saatlik yolculuktan sonra gelen dedemiz evimizin zilini çaldığı sırada ölen, her odaya girişimizde ayağa kalkmasının nedenini sorduğumuzda “Yavrum, sen benim tabutumu taşıyacaksın” diyen, vefatından bir gün önce tırnaklarını kesmemiz için benden tırnak makasını bulmamı istediğinde “Onları bahçe makası ancak keser. Onu getireyim ben sana” dediğim ve ertesi gün uzun tırnaklarıyla dedemi toprağa verdiğimizde bizi hiç affetmeyen babaannelerimizin.

Nasıl sevilmez; torununun çocuğu doğduğunda, “Bunun sünnetini de göreyim başka bi şey istemem” dediğinde şaka yollu, “İstersen sünneti hemen yaptıralım” cevabı verdiğimizde heyecanla, “Olmaaaaz! Şöyle 9-10 sene sonra” diyen, ne zaman elini öpsek yüklü miktarda para veren, Alzheimer olunca da verdiğini unutup tekrar tekrar veren, Beşiktaş’ın şampiyonluğunu kutlayan konvoya bakıp, “Ne bitmez konvoymuş! Herhalde önemli birinin kızı evleniyor.” diyen, ”7’den 77’ye” programını izlerken yüksek ve kayalık bir yere çıkan Barış Manço için ”Hah! Kakıviycen ki şu papazı şincik düşsün” diyen, küçücük çatlak nedeniyle oturulduğunda insanın poposunu sıkışmasına ve acımasına neden olan klozet kapağıyla “Hahaha… Bu sefer yakalayamadın beni hain kapak. Yendim seni!” diyerek kavga eden dedelerimiz.

Nasıl gülünmez; televizyonun karşısında yatan ya da kısa kollu bir şeyle oturan karısına “Kalk doğru düzgün otur, adamlar sana bakıyor” diyen, haberler bitip de Ali Kırca “İyi akşamlar” dediğinde ayağa kalkıp, “Teşekkürler Ali Bey oğlum, sana da iyi akşamlar” deyip kanal değiştiren, kendisi gibi güreşçi olduğumdan hiçbir karşılaşmamı kaçırmayan, puan kaybettiğimde hakeme, mindere, seyircilere, rakibe küfreden, kazandığımda, “Ulan eşşoğlu eşşek aynı dedene çekmişsin”, kaybettiğimde, “Ulan it! Hiç mi dedene çekmedin?” diye kalaylayan, bunadığı için eve iğne yapmak için gelen hemşireyle beni evlendirmek isteyen, direksiyonunda olduğu arabayla bizi gezmeğe götürürken bir dönemece gelindiğinde kırmızı ışık ya da polis yokken el frenini çekip beklemeye koyulmasının nedeni sorulduğunda “Görmüyor musun? Dur yazıyor!” diyen asker kökenli dedemize.

Nasıl sevilmez; gazeteden biriktirdiği kuponlarla kendine cep telefonu aldığında ona mesaj atmayı öğretirken “Şimdi ‘yes’ de” dediğimizde telefonu kulağına dayayıp var gücüyle “Yeeees!” diye bağıran, bize, “Siz küçüksünüz. Yarım yarım oruç tutun. Sonra ben onları birbirine çakarım” diyen, yeni aldığı cep telefonuna sim kartı yerleştirdiğimde ekranda “Şebeke arıyor” yazısı belirince “Evladım cevaplasana çabuk, bak biri bizi arıyor.” diyen dedelerimiz.

Nasıl kızılmaz; tuvaletten ellerini yıkamadan ve sifonu çekmeden çıkan, gecenin dördünde uyanıp ışıkları yakan, arada sırada hiçbir şey demeden kapımızı ardına
kadar açık bırakarak firar eden dedemize.

Nasıl sevilmez; manavdan mandalina çaldığını öğrendiği beş yaşındaki torununa hiçbir şey söylemeyip kilo kilo mandalin alan ve torununun suçunu kızına ve damadına söylemeyen büyükbabamız.

Nasıl gülünmez; televizyondan futbol maçı izlerken “Şunlara bak yahu; ekinleri nasıl da hiç acımadan eziyorlar. Tuh size!” diyen, 60 yıllık beraberlikten sonra kaybettiği eşinin mezarındaki toprağı okşayarak ağlayan ve ona hâlâ daha deli gibi aşık olan, “Oğlum 19 Mayıs bu sene ayın 19’una mı geliyor, 20’sine mi?” diye soran, yılbaşı gecesi kanallar arasında gezinirken bir kanalda gördüğü dansözden sonra diğer kanalda da ambulans görünce “Bu kadar da göbek atılmaz ki. Bak dansöz bayıldı” diyen, Dünya Ralli Şampiyonası’nı televizyonda izlerken kan ter içindeki pilotu ve yanında yol notu okuyan co-pilotu görünce “Edepsize bak! Adam orda canı burnunda araba sürüyo, sen otur yanında gazete oku!” diyen büyükannelerimiz.

Nasıl sevilmez, özlenmez; yıllardır torunlarının, “Bak anneanne bu benim sevgilim!” diye götürdüğü tüm kadın ve erkeklerin isimlerini ezberlemek için çaba sarf eden, ölüm döşeğindeyken ilk kez gördüğü torununun yeni sevgilisine “Oğlum, kızıma iyi bak!” diyebilen Yeşim’in, Kemal’in, Evşen’in, Niyazi’nin, Çiğdem’in, Bahar’ın ve Pınar’ın anneannesi.

Nasıl sevilmez, özlenmez; yalnız yürümediğimiz hayat yolunda, kendimiz yol olmayı öğrenip becerene kadar bir şekilde yanımızda olan anneannelerimiz, babaannelerimiz, dedelerimiz, büyükbabalarımız, büyükannelerimiz, ninelerimiz ve dedelerimiz… (SP)

*Şadiye Dönümcü. Sosyal hizmet uzmanı.

** Başlık: Umut Yanardağ.

*** Bu yazı; http://www.sosyalhizmetuzmani.org/sadiyederleme.htm linkinde yayınlanan derleme çalışması esnasında “itiraf.com” web sitesinden yaptığım taramalardan (http://www.sosyalhizmetuzmani.org/yasyasam8.htm🙂 yararlanılarak yazılmıştır. Bilvesile tüm itirafçılara teşekkür ederim.

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın