Rengahenk Yaşlılar

Sigara Değilsin ki Seni Sileyim

Sigara Değilsin ki Seni Sileyim

“Sigara değilsin ki; seni sileyim” sözleri geçer Yunanca bir şarkıda. Belleğimdeki çocukluk ve ergenlik dönemime ait siyah, kurşuni, gri, beyaz ve haki renkli yap-boz parçacıklarını da keşke sigara gibi yaşamımdan çıkarabilsem, silebilsem!
Yılların getirdiği hüzünle karışık hazan rengi yalnızlığımla baş edemez oldum. Zaman geçtikçe katmerlenen bu duygu, artık önümü görmeme de engel oluyor. Yaş aldıkça insanlar anılarına sahip çıkar ya! Oysa ben anılarımı hiç rahat bırakmadım. Elimde olmadan uyurken bile tüm yaşamımı kilitleyen çocukluk ve ergenlik yıllarımda gezinirim tek başına.

Bu gezinti esnasında ne 14 yıl önce beni yıldızlara yeğleyen eşim, ne üzerime titreyen çocuklarım, ne de üzerine titrediğim torunlarımla yaşadığım güzellikler gelmez aklıma.

Belleğime darmadağınık serpiştirilmiş siyah, kurşuni, gri, beyaz ve haki renkli yap-boz parçacıklarını bütünlediğimde çocukluk ve ergenlik dönemime ait görüntüler çıkar ortaya.

GRİ: Gümlememek için çekilen kürekler

“Gidelim! Burada çoluk-çocuk öleceğimize, memleketimizde ölelim daha iyi” dese de babamı dönmeye ikna edemeyen annemin şakağına şarapnel gelince “Biz bu memleketten gitmeliyiz.” diyen babam izin kağıtlarımızı çıkarttı.

Oradan, Mandraki iskelesinden sabah sekizde bindiğimiz Rum baba-oğulun kullandığı sekiz metrelik motorlu bir sandalla on üç kişi yola çıktık. Sandalcılara dört kişilik aile, genç karı-koca ve biz fert başına para ödemiştik. Denizaltı tarafından ‘gümmmm’ diye devrilmemek için, sandalın motoru kullanılmayıp, kürek çekildi. Şimdi feribotla 45 dakika olan bu yolu yirmi saatte alabildik.

Akşama doğru hava bozdu, Fırtınadan batmak üzere iken bir yelkenli göründü uzaktan. “Türk müsünüz? Bizi kurtarın!” diye bağırmaya başladık. Bizi tek tek motora taşıdılar, sandalımızı da arkaya bağladılar.

İki yaka arasındaki o kaygı dolu uzun yolculuğu, motorcuların bizden daha fazla olan tedirginliğini hiç unutamadım.

KURŞUNİ: Kremalı sebze çorbası niyetine içilen şehriye çorbası

Nihayet Marmaris-Kadırga. Saatler süren gümrük muamelesi. Orada bıraktıklarımıza olan yasımız, gözümüzde yaşımızla yerleştirildiğimiz cami. Ufacık bir çocuğun bile hatırlamak istemeyeceği şeyler yaşadığım için hala nefret ettiğim Marmaris.

Cami bahçesinde kulübe gibi yerde duran görevliler izin vermezse yerimizden ayrılamazdık. Selanik muhaciri bir adamın dağıttığı şehriye çorbasını, İtalyan Okulu’ndaki kremalı sebze çorbası niyetine içerdim. İki beslengi ile bahçıvan ve bekçi çalıştırılan bir evin kadını iken şimdi sade su ile pişirilmiş şehriye çorbasına şükretmek annemin zoruna giderdi. Çorbaya kaşık sallayışımızı uzaktan tütün içerek izleyen babamın o düşünceli halini de unutmadım hiç.

GRİ: Reçel kavanozunda, ayakkabı içinde altınlar

Kilimlerin üzerinde öbeklenerek oturur, paltolarımızı örtünerek uyurduk. Annemin yatarken erkek kardeşimin ayakkabısını başının altına almasını, bazen de o ayakkabıyla kalabalıktan uzaklaşıp, dönüşünde elinde sımsıkı tuttuğu bir şeyi babama vermesini anlayamazdım. Meğer ayakkabının içinde altın liraları varmış, reçel kavanozlarının içindeki mumlanmış bez keselerde olduğu gibi.

Oradan ayrılırken “Yorganın içinde altın kaçırıyorlar.” diye babamı ihbar etmişler. Gümrük memurları yorganın içindeki altınlarımıza el koyduğundan kalabilen altınları bozdurarak, yaşam sürdürüyorduk.

BEYAZ: Kocaman kulplu bardaktaki ayran

Bir ay kadar sonra Milas’a gönderildik. 800-900 haneli bu kasabadan belleğimde kalanlar: Güzel evler, askerlik şubesi binası, postane ve eczanenin biraz ilerisindeki meydan, çınar altındaki kahvehanede babamın bana içirttiği bol köpüklü ayran… Ne zaman susasam, o kocaman kulplu bardaktan ayran içmeyi hayal ederim hala.

Milas Halkevi’ne yerleştirdiler bizi. Gençlerin piyano çaldığı, keman çalmayı öğrendiği, kitaplar okuduğu, piyesler sahneye koyduğu, bilardo oynadığı Halkevi bize yatakhane oldu. Kadın ve çocuklar, erkeklerden ayrı yukarıdaki odalarda sıkış tepiş yatardı. Çocuk ağlaması, ter ve ayak kokusu… Yattığım yerden pencere panjurlarındaki demir işlemelere bakardım hep. Sekiz ay kaldığımız Milas’ta Kaymakamlık binasının bahçesindeki yoğurt çiçeklerini de, annemin açlığımızı bastırması için haşlayıp, limon sıkarak önümüze koyduğu turp otu salatasını da hiç unutmadım.

GRİ + SİYAH: Bir tuşuna bile basamadığım piyanom

Babacığım her gün beni, imtihan ederdi. Rumca “Altınlar nerde?” diye sorar, “Gömüde. Çatal ağacın yanındaki mandalinin altında. 113 tane.” diye yanıtlardım. Neden? Evin büyüğüyüm ya! Eğer buralarda babam ölecek olur ise ölürsek, oradaki evimizin bahçesine gömdüklerimizi gidip, alıp kardeşlerimle paylaşmamız için. Harp bu, şaka değil…

Türkiye’ye geçici olarak giderken, kendi evimizi boşaltmış, dört aile ortak kocaman odaları olan bir ev kiralayarak, Mehmet Amca adında birini de bekçi tutmuştuk. Evin dışarıdan olan merdivenlerini de yıktırmıştık ki; içeriye kimse giremesin.

Bizim oda tavana kadar eşyayla dolmuştu. Oymalı ceviz mobilyalarımız, mutfak eşyalarımız, ipek halılarımız, annemin çeyizleri, babamın ortağı Giovanni’nin İtalya’ya dönerken bana hediye ettiği ancak bir tuşuna bile basmamın nasip olmadığı piyanom, karpuzlu gaz lambalarımız, gümüş su takımlarımız, üç tekerlekli bisikletim.

Evimizde müzelerde sergilenebilecek nitelikte eşyalar vardı. Annem, halasından, annesinden ve kayınvalidesinden olmak üzere üç miras yediğinden evimizde çok özel parçalar vardı. Babamın yere oturmuş fal bakan çingene kızının resmedildiği ipek duvar halısına çok para verdiğini hatırlarım.

Bekçi Mehmet Amca bir şekilde evde ölünce kulağını fareler yemiş. Evin dışına taşan kokudan öldüğü anlaşılınca, kapıyı kırıp cenazeyi çıkartmışlar.

SİYAH + KURŞUNİ: Yağmalanan eşyalar ve umutlar

Oraya geri döndük; bizim gibi gelenlerin çoğu geri dönmediyse de, biz mecburen döndük. Türkiye’de hayat çok zordu. Paramız, eşyalarımız ve malımız oradaydı.

Dönüşte, eşyalarımızdan kalan sadece hamur ve et tahtasıydı. Babamın ikisini de bahçeye fırlatıp “Bunları niye götürmediniz?” diye bağırdığını hiç unutamam. İskele kurarak, boşaltılmışlar evi. Tüm evler yağmalanmıştı ve yapanlar belli değildi.

Yeni evimiz Mercan Tepesi’ndeydi. Bahçesinde altınlarımızın gömülü olduğu eski evimizde, köpeğiyle birlikte Maria adında bir kadın oturuyordu. Günler geçiyor ama biz altınlarımıza kavuşamıyorduk. Köpek, bahçenin yola bakan tarafından girmemizi engeldi. Kadın da evden çıkmıyor.

Eski evimizin karşısındaki komşumuzun kızına misafirliğe gittiğim bir gün laf arasında “Maria bugün telaşlı. Torununun vaftiz töreni var. Ziyafete gidecek!” denince, “Köpeği de götürürler mi?” soruma “Evet, götürürler” yanıtını alınca, heyecanımı gizlemekte zorlandım. Biraz sonra kalkıp, eve gittiğimde babama müjdeyi verdim.

Bahçeye atlayarak, kazı yapmağa başlayan babama gözcülük yapmıştım. Toprağın altından çıkartılan kutu içindeki 113 İngiliz Lira ile yeni evimize yeni eşyalar alındı. Babam yeniden bir araba edindi.

(SİM)SİYAH: Niyet soğana, kısmet pandantife

Hep birlikte sığınağa kaçtığımız bir gün “kasap evi: yiyecek buluruz.” diye düşünen hırsızlar, annemin mutfakta soğan-patates sepetine bir keseyle koyduğu mücevherleri bulup, alıyorlar. Şans bu: soğana niyet, elmas gerdanlık- pandantif, yüzük ve 76 İngiliz Lirasına kısmet. Tüm mücevherlerinin çalındığını öğrendiği anda annemin yüzünün sarardığını, bağırmamak için eşarbının ucunu ağzına alarak emdiğini, kendini bastırdığını hatırlıyorum. Uslu ve uysal olduğundan değil, dili tutulduğundan bağır(a)mamış.

Günlerce konuşamadı. Sıkça sinir krizi geçiriyor, asabiye doktorunun gözetiminde yaşıyordu. Çok sonraları biraz açılsa da, o hep sorarsan cevap veren, az konuşan, dalgın ve düşünceli bir insan oldu. Öksüz ve yetim olan annem eşyaların ve altınların çalınmasını tolere edebilse de, mücevherleriyle birlikte tüm anılarını kaybettiğinden düzelmesi zaman aldı. Türkiye’ye döndükten sonra, doktor önerisiyle yaptığı doğum annemin toparlanmasını sağladı.

BEYAZ + GRİ VE SİYAH: Yetişkin kız çeyizi

Evet; yeniden döndük Türkiye’ye. Her şeyimizi yitirdiğimizden orada yaşamanın anlamı kalmamıştı. Marmaris üzerinden yeniden Milas’a geri döndük. İlk gelişimizdeki gibi, bizimle gelenlerle birlikte depo gibi bir yerde sıra sıra dizilip, yattık. Üç ay sürdü bu sefil halimiz. Babam kendini biraz toparlayınca bir ev tuttu, sonra da iş buldu.

Mecburen döndük anlayacağın. Bombalardan zarar gören evimiz için İngiliz Hükümeti’nin yapacağı zarar-ziyan ödemesini de alamadık.

Orayı hepimiz çok özledik ve hiç unutamadık Oradaki yaşam koşullarımızı burada sağlayamadığımızdan en çok ta annem unutamadı galiba.

Benim çocukluğuma, gençliğime, oradaki yaşamıma dair hiç fotoğrafım yok. Geçmişim yok anlayacağınız. Neden?

Yüksek bir tepede içinde nilüfer çiçekleri olan bir suyun kenarında üzerimde kloş etekli turuncu bir elbiseyle çekilmiş kartpostal gibi bir fotoğrafım vardı. Dipdiri hoş bir genç kız adayı. Tüm aile ve okul fotoğraflarımızın bulunduğu albümümdeki bu resmimi çok severdim.

İkinci ve son gelişimizde Marmaris’te gümrük kontrolüne girdik. Benim elimde salt bana ait içinde dantellerim, diplomam, albüm ve kitaplarımın yer aldığı valizim “yetişkin kız çehizi” diye hiç ellenmeyip, alıp başka odaya koydular. Sonra, kayboldu valiz. Babam bulmak için çok uğraştıysa da… Hala bir mucize olsa o valize, fotoğraflarıma ulaşsam diye geçer içimden.

(SİM)SİYAH + HAKİ: Duvarlardaki tavuklar-tavşanlar

Ufacık bir çocuğun, 13-14 yaşına gelene kadar yaşadığı harp ortamından hatırladıkları, hiç unutamadıkları ya da unutmak istedikleri mi?

Ben savaşa hala karşıyım, karşıyım, karşıyım. Neden? Neden insanlara yapılır bu zulüm? Yıllardır bu sorunun yanıtını kafamda bulamadım. Neden savaş/savaşlar? Allah bu canı verdiyse, o alsın! Neden insanlar can alıyor? Bir avuç toprak için, menfaatler için insanlar neden öldürülür? Neden savaş? Dünyanın her hangi bir yerindeki savaş beni üzüyor. Çocukların, bebeklerin, yatağındaki insanların, görevini yapan insanların öldürülmesini mazur gösterecek hiç bir neden yok! Yazık ya!

Yedi sene sene süren harbin beş senesini dolu dolu içinde yaşadım. Şahit olduğum ölümler beni çok etkiledi. Banyolarda bornozlarla asılmış, pişmiş, öldürülmüş insanlar, tazyikle duvarlara yapışmış tavuklar-tavşanlar görmüş olmak tüm yaşamımı etkiledi. Savaş: korkunç bir şey!

Ortalığı görebilmek/aydınlatabilmek için uçaklardan fener(ışık) atıldığında bombardıman başlardı. Uçaklar filo halinde uçardı. 1940’lı yıllardan bu yana kaç yıl geçti ama ben hala kulaklarımda bombardıman uçaklarının sesini duyarım.

(SİM)SİYAH + BEYAZ: Can pazarındaki dayanışma

Geceleri elektrik yakmaz, lambaları siyah kağıtla kaplardık. Dışarıya ışık sızmamalıydı. ‘Serene’ çaldığında kalenin altındaki Bizanslılar döneminden kalma sığınağa koşardık. Kale içine açılan kapısı da olan bu sığınağın duvarları sandık büyüklüğündeki taşlarla örülmüştü. Din-dil-ırk ayrımı olmadan Türk, İtalyan, Ermeni, Hristiyan tüm aileler oraya sığınırdık. Küçükler korunur, büyüklere saygı gösterilirdi. Can pazarında olmamız, paylaşım ve dayanışmayı azaltacağına, arttırıyordu.

Evimizin üst katındaki yatak odalarına çıkmaz, aşağıda yer yatağında ayağımızda botlar üstümüzde paltolarla yatardık. Evimizin kapısını kapatılmazdı. Tedirgin uyurduk elbette. Okul zaten yok. Mevsim kış. Açlık sefalet diz boyu. Sadece su içerek yaşayan insanların açlıktan karnının şiştiği günler o günler.

Biz variyeti olan bir aile olsak da, ağzımızın tadı yoktu. Hayat o yaşta benim gibi çocuklara yoksulluğun, yoksunluğun anlamını öğretmişti.

Babam kasaptı. Askeriye için toplu hayvan kesimi yapıp, sattığında sakatatları eve getirirdi. Bir tepsinin içine konan böbrek-paça-ciğer-kelle-işkembenin üstü askerler görmesin diye siyah bezle örtülerek, elime verilirdi.

Tembihlendiği şekilde Yunanlı Sabestiaya’lara, Hambo’lara, Eleni’lere, hristiyan dokuz çocuklu Garibi’lere, karşımızdaki Halide ve Makbule Teyze’ye sırayla götürürdüm. Ayrım-gayrım yoktu anlayacağın.

Babam Çukur Mecit denilen yerdeki küçücük fakir evlerinde başkalarının desteğiyle yaşamını sürdürebilen müslüman-hristiyan insanlara da el arabasıyla yiyecek götürürdü.

(BEM)BEYAZ + BEYAZ: Niko

Bir bacağı dizinden kesik bakkalımızın torunu Niko’yu evlerinin çatısına düşen bomba öksüz, yetim ve ablasız bırakmıştı. Bahçedeki çeşmeye ellerini yıkamaya gittiği için küçük sıyrıklarla ölümü savuşturan, portakalımın yarısını bile paylaştığım, mahzunluğu içimi acıtan, karışık hislerle sevdiğim benden iki yaş küçük Niko.

“Mama” dediği annemin ona hediye ettiği kemer sayesinde pantolonunun iple bağlamaktan kurtulduğu için sevinçten sirtaki oynayan Niko. Yıllar sonra karşılaştığımızda dakikalarca birbirimizden kopamadığımız Niko.

SİYAH/BEYAZ: Çaput Bebek

Tesadüfen yaşadığımdan bugünlere gelebilmek, hala nefes alabilmek benim için çok anlamlı. Neden mi?

Mira Mari Oteli’nin ön bahçesinde dört kız arkadaş evcilik oynarken müthiş bir patlama sesi duyunca çok korktuk. Otelin alt katındaki sığınağa koşmamız gerek. Bir tank parçalanırken, mayınları patlatıyormuş. Koşamadan sıra sıra tankların otele doğru geldiğini gördük. Korkuyoruz ama yapabileceğimiz bir şey de yok.

Karşımızdan üç Alman askerinin bize doğru geldiğini gördük. Aralarında almanca konuşuyorlar. İnsanları öldürdüklerini biliyoruz, ama biz görmedik. Silahlarını bize doğru yönelttiler. Elimdeki, annemin diktiği çaput bebeği en yakınımdaki askere uzatınca şaşırdılar. Üçü aralarında bir şeyler konuşup, sonra silahlarının yönünü değiştirdiler. Çocuk olduğumuz için acıdılar bize.

Diğer arkadaşlarım birbirlerine sarılıp, korkudan ağlarken ben oyun mu oynamak istemiştim acaba? İşte o çocukça davranış beni, arkadaşlarımı hayatta bıraktı.

(SİM)SİYAH + SİYAH + HAKİ: ``Bakmıyor çeşmi siyahım``

Harbe ilişkin en kötü fotoğraf karesi? Hepsi kötü ama en kötüsü: arkadaşımın ölümü.

Bombardıman başlamış. Sekiz yaşında iki çocuk: biri İtalyan Velicca, diğeri Türk Meryem. El ele tutuşmuş İtalyan Okulu’nun sığınağına koşuyor. Okaliptüs (karabiber) ağacının yanına geldiklerinde Meryem olanı, diğerinin ağırlaştığını fark edince “gel” diyor ama Velicca gel(e)miyor. Boynuna gelmiş şarapnel. Kafası yerdeydi. Elimden kayıp gidiveren el unutulabilir mi? Yıktım o gün ortalığı. Bağıra bağıra ağladım.

Annesinin “Neden daha hızlı koşmadınız?” sorusunu “Ancak, o kadar koşabildik. Sürü halinde gidiyorduk.” diye yanıtladım. Ben arkadaşsız, onlar çocuksuz kalmıştı. Annesi beni gördükçe fena olduğundan, İtalya’ya döndüler. Sonra duyduk ki kadıncağız delirmiş. O şarapnel bana da gelebilirdi; yani tesadüfen yaşıyorum.

Bir kare daha… Babam beni mandalin almak üzere Mandraki çarşısındaki manav Kavros’un yanına gönderdi. Gittim. Kavros elime sepeti tutuşturup “Çabucak git, acele et” dedi. Ben elimdeki sepetle gidebileceğim hızda yürümeğe başladım. Bizanslılardan kalma kemerlerin yanındaki matbaanın orada dinlenirken yanıma elinde sepet olan, siyah mantolu, kafasında sarı eşarp bağlamış yaşlı bir kadın geldi. Konuşuyoruz.

“Bu harp filan değil, ahiret zamanı artık! Harp bittiğinde Avustralya’ya kızımın yanına gideceğim. Kocamdan kalma bilardo salonunu satacağım önce” derken tepemizde bombardıman uçağını görünce canhıraşça “uçak, bomba!” diye bağırdım. Ben hızlı yürüyorum, o yürüyemiyor tabii. Alarmı duymamıştık.

Patlama… Matbaanın içinde kartonların üstünde buldum kendimi. Yaşlı kadın, sarı eşarp ve sepeti ise çok uzaklara fırlamıştı.

(SİM)SİYAH + HAKİ: ``Bakmıyor çeşmi siyahım``

“Tehlike bitti.” alarmı çalınca matbaadan çıkıp, deli gibi eve koşarken, hep taş plak çaldığı için tüm mahallelinin çok sevdiği antikacı Hambo’nun dükkanının önüne geldiğimde Hamiyet Yüceses’in “Bakmıyor çeşmi siyahım” şarkısı gramofonda çalıyordu. Tam o anda plak bitince, iğnesi cızırtı yapmağa başladı. Elimdekileri bırakıp, iğneyi yerine yerleştirince çalmağa başladı.

Çocukluk mu? Yoksa insanlara moral vermek mi istedim? Neyse daha fazla oyalanmadan bizim sığınağın kapısına geldiğimde: “Aneeee” diye bağırdım. Öldüğümü sanıp, perişan olan annem sesimi duyunca yaşadığıma inanamayıp heyecandan bayılmış. Hep sevdiklerinin geri dönmeme olasılığı, onları kaybetme olasılığıyla, heyecan, üzüntü, yokluk içinde geçiyordu günler. Hastalandık mı? Hatırlamıyorum vallahi.

FLU: Yakut gözlü yılan bilezik ve sigara

Zeytin, incir, çam ve harnıp ağaçlarıyla, efgaliptolarla dolu Rodos’tan çok uzaklarda yine zeytin, incir, sedir ve karabiber ağaçlarıyla dolu Milas’ta yeniden kurulan hayatımız.

Yüzü hiç gülmeyen babam.

İstemeden evlendirildiğim yaşı, aklı, boyu benden çok büyük olan mükemmel insan: Eşim Baki.

Yaşam nedenim: Çocuklarım.

Takmak için sürekli benden mekik yüzüğünü, yakut gözlü yılan bileziğini isteyen, “Hırsız çaldı ya!” desek de inanmayan, o güzelim yüzü ve elleri kahverengi lekelerle dolan yorgun kadın: Annem.

Yaşama sevinci veren torunlarım.

Annesiz kalışım.

Baki’siz kalışım.

“Sigara değilsin ki; seni sileyim” sözleri geçer Yunanca bir şarkıda.

Belleğimdeki çocukluk ve ergenlik dönemime ait siyah, kurşuni, gri, beyaz ve haki renkli yap-boz parçacıklarını da keşke sigara gibi yaşamımdan çıkarabilsem, silebilsem!

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

İlgili Mesajlar

Bir cevap yazın