Hayata Dair

Susa(ya)na!

Susa(ya)na!

Uzun süredir yazmak istiyorum; ya-za-mı-yo-rum.

Kaçıyor muyum?

Yazmanın sonuçları mı beni ürküten!

Korktuğum ne?

İçime bakmak mı? Aynada göreceklerim mi beni korkutan!

Bir bilebilsem!

***

Uykularımı da, gecelerimi de aldı elimden.

***

Onunla hasbihal etmek, üşütüyor beni. Onu düşünürken de üşüyorum.

***

Gözlerimi tavandaki okyanusuma asalı saatler olduğunu ezan sesini duyunca anladım.

Sütlü kahve yaptım kendime.

Masaya oturdum; elimde onun dolma kalemi.

Yazıp içimi yıkamakta kararlıyım.

***

Itır’ın telefon alarmı çaldı: saat sıfır yedi: on beş.

Kağıtta “üşüyorum” sözcüğü var.

Sağ eliminin baş parmağı da sızlıyor.

Yazamadım işte.

Üşümekten vazgeçip, bir yazabilsem! Sızılarım geçer mi?

***

İş yerimdeyim. E-posta kutumdaki mektuplarıma bakıyordum, en son hatırladığım.

***

Artık susana!

Dörtyol ağzındaydım, yaşamıma girdiğinde.

Yönleri gösteren oklar karışmıştı sanki.

Nereye gitmeliydim? İleriye mi? Geriye mi? Sağa mı kaçılmalıydım, sola mı?

Bilemedim hiç.

Bana söylemek istediğin şeyler vardı; biliyorum.

Kaçıp, gitmen gerektiğini de söyle(ye)medin bana.

“Ait olduğum ve bana ait olan her şeyden kaçıyorum; sen hariç. Çünkü sana ait olamıyorum, senin de bana olamadığın gibi.” deyişin kulaklarımdan gitmedi.

Karanfilli öpücüğün de silinmedi yanaklarımdan.

Yazdın bana: sıkıntılarına, kendinle, çevrenle yüzleşmelerine, “keşke”lerine ve “biz”e hiç değinmeden.

Yazmadım sana: buralarda yaşananları, bizimkiler arasında yaşananları, kendimle, çevremdekilerle yüzleş(eme)meleri, “keşke”lerimi.

“Biz”e hiç değinmeden, yazdım sana.

Yazmaz olduk sonra birbirimize.

Yaz-baharlar, kış-pınarlar geçti birbirimizin uzak yakınlarında gezinirken…

“İyi ki doğdun! İyi ki varsın yaşamımda!” diyen Gönül, “Sen de öyle!” bile dememe izin vermeksizin telin diğer ucundan bir şeyler anlatıyordu. Öylesine dinliyordum anlattıklarının öznesinin kim olduğunu önemsemeden. Tanıştığı birini anlatıyordu, tüm detaylarıyla.

“Sen beni dinlemiyorsun! Seni sordu, kızları sordu, senle ilgili bir dolu şey sordu diyorum.” “Ben N. diye birini tanımıyorum!”

“Nasıl yani? Seni bu kadar iyi tanıyan birini sen tanımıyorsun ha?”

“O isimde iki kişi tanıyorum: biri burada. Diğeri de olamayacağına göre. Evet, tanımıyorum.”

Sonra, birden dökülüveriyor ağzımdan: “O, yoksa?”

Yanıt “hayır!” olmalı. Ama değil…

Gönül, her şeyi bir kez daha tüm detaylarıyla yeniden anlattırmamı anlayamıyor.

Sonra…

Telefonda “merhaba!” dediğimde, nasıl anladın “ben”im “ben” olduğumu?

Sonra…

“Gelirim!” dedin, “Gel!” dedin.

“Gelebilirim” dedim. “Gel!” diyemedim.

Sana “Firkatin bana kafidir, vuslata takatim yok.” (**) diyemedim.

Gel(e)meyecek gibiydik birbirimize…

Takatimi toplayıp, geldim sana; yetmiş iki saatliğine .

Yılların suskunluğunu yırttık.

Susmadın; dinledim.

Anlattım; dinledin.

Teşekkür ettin, bana! Benim teşekkürlerime kulak asmadan.

Gökyüzündeki yıldızların yerini sana tarif ederken bana şiirler okudun.

Mutluluğa hep geç kalırım,

Hep erken giderim mutsuzluğa

Ya her şey bitmiştir çoktan

Ya hiçbir şey başlamamış.

Öyle bir zamanında geldin ki yaşamıma

Ölüme erken, seviye geç

Yine gecikmişim, bağışla sevgilim

Seviye on kala, ölüme beş. (***)

Şiir okurken, şiirlik oldun; sustun.

Bana verdiğin bir tas su, susuzluğumu gidermedi.”

* Şadiye Dönümcü, Sosyal Hizmet Uzmanı. .

** Mecnun Leyla’ya demiş: “Ayrılığın bana yetiyor, kavuşmaya takatim yok.”

*** Aziz Nesin

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın