Rengahenk Yaşlılar, Yaşlılık

Yerkürenin Arka Bahçesindeki Renkler

Yerkürenin Arka Bahçesindeki Renkler

Yerkürenin Arka Bahçesindeki Renkler

Çemişkezek(!) Huzurevi arka bahçesinde dolanıp dururken yaşadıklarım, gördüklerim, duyduklarım, öğrendiklerim ve yitirdiklerim bana sıkça Nilgün Marmara’nın “Ey, iki adımlık yer küre / senin bütün arka bahçelerini gördüm ben” dizelerini hatırlatır.

İnsanı odak alan bir mesleğin erbabı olarak içim kanadıkça, güldükçe, ağladıkça, keyiflendikçe, değerlerimi yitirdikçe başkalarının yaşantılarıyla zenginleştikçe, yaşadığım ‘an’larla, çektiğim fotoğraflarla ufuk ibrem oynadı.

O zamanlar Gülten Akın’ın:“ Ahhhhh, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya / Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar / evler, çocuklar mezarlar çizerek dünyaya” dizelerini duymamıştım.

Duymuş olsaydım; hoyrat insanların onlar üzerinde yarattığı travmaların izini silmek için belki, fırça kullanımını engellerdik. O dizeleri bilmediğimizden biz; huzurevinin siyah, kurşuni ve gri ağırlıklı ebrulisinde pek göze çarpmayan eflatun, fuşya, şarap, somon ve turuncu ve füme gibi renklerin kendini ifade etmesine yardımcı olduk.

Somon Hanım

Askeri doktor eşi, biri Paris’te iki kız annesi, üç torun ‘anane’si, Parkinson hastası, koltuk değnekli somon rengindeki Hicran Hanım “Nasılsınız?” dediğinizde ağlamaya başlardı. Kızı hiç değilse ayda bir kez ücret yatırma bahanesiyle annesini ziyaret etmesi için öyle çaba harcadık ki…

O Hicran Hanım ki; kuruluşu ziyaret eden bir ortaokul öğrencisine “Huzurevinde gördüğüm allıklı ve rujlu kadını yadırgamıştım: ’kime poz atıyor?’ diye… Sonra düşündüm: hayata poz atıyordu. Bir zamanlar ona her şeyi veren ve artık ondan her şeyi alan hayata! “ dedirtecekti.

Şarabi renkli Hanım

13 yaşındayken evlendirildiği elli yaşındaki felçli kocası ölünce ana evine dönen, yıllarca baktığı anası ölünce de yengesi ‘ağabey evi’ni ona dar ettiğinden apar topar huzurevine yerleştirilen 62 yaşındaki Nalan Hanım’ın kaldığı iki kişilik odadaki arkadaşı ayrılınca, oraya ilkokul dergilerinde resmedilen nineler kadar şirin 85 yaşındaki Nuriye Teyze’yi yerleştirmiştik. Aralarındaki sorunu bize aksedildiği kadarıyla biliyorduk. Bir sabah Nalan Hanım, oda kapısını içeriden kilitleyerek oda arkadaşını rehin aldı. Olabilecek şeyleri engellemek kolay olmadı.

Psikiyatr desteği aldığımız Nalan Hanımın kişiliğinin çok baskılandığı, annesi yerine koyduğu Nuriye Teyze yatalak olursa bakmak zorunda kalacağı ve böylece huzurevindeki göreli özgürlüğünün biteceğini düşündüğü ortaya çıktı. Bireysel ve grup çalışmalarına dahil ettiğimiz Nalan Hanım, süreç içerisinde kurşuni olan rengini şarap rengiyle değiştirip, Sosyal etkinliklerin ve sanat atölyesinin değişmez katılımcısı, kattaki tüm yaşlıların gönüllü yardımcısı bu şarabi kadının keyfi yerinde artık.

Eflatun Teyze

Fi tarihinde bir doktorun sigorta emeklisi Müzeher Teyze’ye önerdiği ‘incidal’ ilacı, daha sonra SSK tarafından ödenmez olunca, kuruluş doktoru eşdeğerini reçete ediyordu. Eflatun renkli Müzeher Teyze’nin her perşembe sabahı polikliniğinde ‘incidal krizi’ yaratıyor, nedenini anlamamakta ısrarını sürdürüyor, bu arad da tansiyonunu yükseltmeyi başararak rengini mora dönüştürüyordu.

Fuşya Hanım

Doğduğu büyük evde kendi büyürken, küçük bey ve hanımların da büyümesine yardımcı olan, ardından uzun yıllar evin yönetimini üstlenen ancak yaşı gereği bunama başlayıp ta işe yaramaz olunca huzurevine ücretsiz olarak yerleştirilen Kıymet Hanım; uzun boyu, dik duruşu, cam kırığı gözleri, tertemiz giyimi, alçak (mı yoksa ürkek mi?) sesle ve düzgün türkçeyle konuşması, kedi adımlarıyla yürümesiyle farklıydı diğerlerinden.

Gümüşi topuz saçların, inci küpelerin zarif taşıyıcısı Kıymet Hanım, bana ‘büyük hanım’ der, beni gördüğünde hatta sesimi duyduğunda bile çevremden uzaklaşır, ancak uzaktan izlemeyi sürdürürdü. Yaşlılar arasında tartışma filan çıktığında fuşya renkli Kıymet Hanım ‘Büyük Hanım, duyarsa üzülür’” dermiş. Yaşlıların ‘o müdür’ demesine sinirlenir, ‘Hayır, Büyük Hanım!” diyerek düzeltirmiş. Kendisine dokunmamdan, hatta tokalaşmamızdan bile rahatsız olan fuşya hanımı bir bayram günü yanaklarından öpüvermiştim. Ardımdan “Ay gibi açık, gümüş gibi parlak o nurlu yanaklarını değdirdi bana” dediğini duymuştum.

Nar çiçeği rengindeki Durgun Hanım

Onunla karşılaştığımız ilk anda boynumdaki kolyeye ellerini uzatıp “Çıkart! Sen ….. değilsin! Onu ……..ler takar!” dediğinde ürkmüş, “Ben bu kolyemi çok seviyorum” diyebilmiştim sadece. Sonraları boynumda o kolyeyi olmadığında bana ‘aferin’ veren soyadıyla müsemma olmayan Durgun Hanım, paranoid şizofrendi.

Ücretsiz ve kimsesiz bir yaşlımızdı. Odasına kimseyi sokmaz, siyah el çantası ve plastik torbayla gezer, harçlığını kışın çaya, yazın dondurmaya yatırırdı. Kalın, bitişik kaşları ve siyah, kıvırcık, sıkça elektriklenen saçları, sert yüz ifadesi, ağzında kalan iki azı dişi ve etli dudaklarına taşırarak sürdüğü nar çiçeği rengi rujuyla dikkat çekerdi. Görüntüde sağlıklı, beslenmesine özenliydi. Paranoyaları bazen bizi zorluyordu.

Sonra… Zayıfladığı ve iştahsız olduğu gözlenince zorla götürüldüğü hastanede rahmindeki kanserin metastas yaptığı anlaşıldı. Hastalığına ilişkin soru sormadı, biz de açıklama yapmadık. Ayaklarını sürükleyerek çay salonuna gitmeyi sürdürse de, artık soyadıyla müsemmaydı. Bir gece fenalaşınca kaldırıldığı hastanede yoğun bakıma alınmış. Ziyaretine gittiğimizde dudakları nar çiçeği değil, mürdüm eriği rengindeydi. “Yarın dondurma getirelim mi?” dediğimde, başıyla ‘evet’ledi. Dondurmasını yeyip, yıldızlara karıştı.

Turuncu Bey ile Füme Bey

Çay salonundan geçerken seslenen turuncu renkli Hilmi Bey’in davetine uyup, füme rengi Zühtü Beyle oturdukları masaya bir sandalye çektim. Çayımı yudumlarken Turuncu Bey: “Öyküsü Zühtü Bey’e ait ‘yaşamım’ adlı şiirimi okumak istiyorum size.” deyip, okudu.

“Dertlerim depreşti yine / Karakolda başçavuşum diye / varmadı bana / tüccar kızı / karagözlü Sakine./ Zaman tünelinde / akıyor / Yıllar sonra bir yaz günü / bir akşam / Parkta gördüm Sakine’yi / Çocukları yanında boy boy / Kocası olmuş, albay / Bense huzurevinde bir garip / Feleğine küskün / bir emekli astsubay”. Masamıza çok çay geldi o gün, eski aşkları konuşurken.

Rengahenk hanımlar, beyler

Çetin Altan bir yazısında “Çocukluktan yaşlılığa hiç büyümeden geçiyorum. Bundan da hoşnutum.” der. Bense mesleğimin ‘çocukluk’ döneminde, yaşlılık alanında çalışmaya başladım. Yerkürenin arka bahçelerinden birinde karşılaştığım bu rengahenk hanımlar ve beylerle büyüdüğüm için halimden hoşnut olduğumu itiraf etmeliyim. (ŞD/NZ)

* Şadiye Dönümcü, Sosyal Hizmet Uzmanı.

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

İlgili Mesajlar

Bir cevap yazın