Hayata Dair

Yolculuklar Üzerine…

Yolculuklar Üzerine...

Yolculuklar Üzerine...

Hava sıcak. Nem yüksek. Su yok. İşler yoğun. Beden yorgun. Canım bir şey yapmak istemiyor. Kerhen geçiyor zaman. Hayat gıyabımda yol alıyor sanki.

Herhangi bir su kenarındaki bir ağaca kurulu hamakta kulaklığımdan gelen müziğin eşliğinde sodalı ananas suyumu yudumlayarak kitap okurken, rüzgarın hafiften ürperttiği bedenimi uykuya salmak istiyor canım.

Çevrem tatile giderken mutlu, dönüşte mutsuz olanlarla, bir daha gitmeğe hazırlananlarla, gelecek yılın tatilini düşleyenlerle dolu. Ben ise sıcak, nemli ve susuz Ankara’da, rutinimin dışına çıkmak, bir süreliğine kendimi özgür hissetmek, içime ve dışıma yolculuk yapmak için izne çıkacağım günü bekliyorum.

Tatil, sayılı gün. Her güzel şey gibi çabucak bitecek olsa da, Olsun! Düşlemesi, konuşulması ve hatta yazılması bile güzel. Çok fena tatile çıkası gelmiş birinin klavyesinden çıkan bu yazının çevreye vereceği her türlü zarar için peşinen özür dilemeliyim.

Bu tatilde az para harcayıp, çok yolculuk yaparak, az konfor arayıp, çok keyif alarak, az bagaj taşıyıp, çok yorularak görmediğim ama bildiğim üç yer keşfedeceğim. İznimin son günlerini de akışına bırakarak değerlendireceğim.

Serde hiperaktiflik var ya! Benim bir tatil beldesinde sabitlenip, birbirine benzer günler geçirmem olası değil. Mümkün olduğunca değişik yerler, kültürler, yemekler, mekanlar, tatlar keşfetmek zorundayım.

Kalabalık, gürültülü, kuralcı yerler değil; sakin, temiz, rahat yerler tercihim. Sağlığımdaki aksamalar güneşten, dolayısıyla denizden de kaçmamı gerektiriyor. Sabah erken, akşam geç saatlerde denizle kaçamaklar yapabiliyorum ancak.

Gazete ve dergilerin tüm gezi yazı ve eklerini, konuya ilgili İnternet sitelerini gezinirken çıktığım hayali seyahatler, hele ki canım sıkkınsa, pek iyi gelir bana. Yatağımın kenarındaki sepet, gazetelerden yırttığım bu amaçlı kupürlerle dolar. Küçük defterime de herhangi bir yöredeki yemek/kır kahvesi/esnaf lokantası/pansiyon/telefon numarası işlerim gerektikçe.

İlk kez gideceğim bir yöreye gitmeden önce mümkünse araştırır, okur, -varsa- oralı arkadaşlarımla konuşur, önerilerini alırım. Zamanım uygunsa o yöredeki arkadaşlarımla bir araya gelerek, keyfimi katlarım.

Büyük mağazalara sıkıştırılmış alışverişi sevmediğim gibi, kısa zamana sıkıştırılmış bölgesel keşifler anlamına gelen turları da sevmem. Büyük gruplar halinde hareket etmek beni yoruyor. Önce turla yüzeysel, ardından derinliğine gezmek belki daha anlamlı.

Gittiğim yerlerde bakırcıları, saraçları, baharatçıları, dokumacıları bulur, yöreye özgü el sanatı ürünleri satan yerleri gezer, esnafla sohbeti dener, onların önerilerini alırım. O yörenin simit, ekmek ve pidesini ve peynirini mutlak yerim. Damağım yeniliklere açık olduğundan, yöreye özgü tatları hiç kaçırmam.

Gezip gördüğüm her yerden evim ya da kendim için anı amaçlı küçük bir şey, hiç değilse tahta kaşık alırım. Tek başına gittiysem kızlarıma da yerel tatlardan getirmeğe çalışırım.

Bazen çok büyük beklentilerle gidip, hiç keyif almadan döndüğüm bir kente, daha sonra tekrar gittiğimde, oraya ruh halimden kaynaklanan nedenlerle haksızlık ettiğimi anlarım.

Gezmek, görmek demek; yol, yolculuk demek. Hep seyrü sefer halindeki büyük ailemi örnek alan küçük ailemin üyeleri olarak hep yollardayız.

On bir yaşında ailemin yanından çıkıp, başka kentteki yatılı okula gidince yollar girdi aramıza. Aradan neredeyse kırk yıl geçti, yine ailemle aramızda yollar var. Bu kez işim nedeniyle.

Genellikle otobüsle çıktığım yolculuklarımda tercihim gece çıkılıp, sabah varılanı. İlk uzun ve tek başına yolculuğum on yaşındayken Söke-İstanbul arasındaydı. Babam beni muavin koltuğuna oturtup, kaptana teslim edip inmişti otobüsten. Birden büyüyüverdiğimi, küçücük bedenimin koltuğa dar geldiğini hissetmiştim.

Bizim zamanımızda yolculuğu ana-babasının kucağında yapan çocuk sayılırdı. Büyümek, özel koltukta gitmekle eşdeğerdi anlayacağınız. Kızlarım iki aylık bebeyken çıktıkları ilk yolculuklarında portbebelerinin içinde konuşlanmışlardı koltuklarına. Zamane çocukları işte.

En uzun yolculuğum yirmi iki saat sürmüş, ertesi günde aynı yolu geri dönmüştüm. Gençlik işte… Şimdi iki saatlik yolculukta ayaklarım şişiyor.

İki saatlik yol ile yirmi saatlik yol aynıdır: bitmek bilmez bir türlü. Yolu etaplara bölerek, kendimi eğlerim. Dolunayla saklambaç oynayarak yol almaya bayılırım. Kitap okumaktan sıkıldığımda, çevre koltuklardakilerin kişilik tahlililerini yaparak kendimi oyalarım. Molaya ilk çıkanlardan, otobüse de son binenlerden olurum. Mola boyunca yürüyerek ayaklarımı açmağa çalışırım.

Çok sıkıcı hatta gıcık ya da keyifli yol arkadaşlarım oldu. Yanımda oturan bir klinik psikolog yol boyunca kedi korkumun temeline indi mesela. Gerçi kocaman cüssemle kediden korkmayı sürdürüyor olsam da, en azından artık nedenini biliyorum. Yan koltuk arkadaşlarımdan birini de evlat edinmeğe ikna etmiştim. Sonra o da eşini etti. Kızları Fide şimdi dört yaşında.

 

Gece yarısı susmak bilmeden ağlayan bir bebeğin ya da yüksek sesle sordukları bitip, tükenmeyen sorularıyla tüm yolcuları bunaltan bir çocuğun yol açacağı yakınmaları azaltmak için gündüz yolculuklarını tercih ettik kızlar küçükken. Herkese gülümseyen ya da laf atan bir bebek/çocukla ya da birbirleriyle kavga eden ikiz bebekle el mahkum çevremdekilerle iletişim kuruyorduk.

Hayatta en kötü şey, yolculukta yanınıza şişman birinin oturmasıymış. Yanında oturacağım kişiyi hüsrana uğrattığımı bildiğimden, onu daha az rahatsız edeyim diye hep koridor koltuğu tercih ederim.

Gerçi şişman bir yolcunun başına gelebilecek en kötü şeyin, yan koltuğa da sizin gibi birinin oturması olduğu da bir başka gerçek. Arkanızda, koltuğunuzu arkaya yaslamanızı engelleyebilecek irilikte birinin oturmasının hoş olmadığı da kesin. Ter kokan biriyle, horlayan, yüksek sesle konuşan ya da müzik dinleyen, cep telefonunu elinden düşürmeyen, hışırtılı paketlerden yiyecek alan birileriyle aynı otobüste olmak da sevimsiz.

Yolculuk anısı mı? Çok elbette. Yetmişli yılların sonuydu. Bir yolcunun verip, şoförün çaldığı bir kaset yüzünden otobüste başlayan tartışma Afyon Otogarında, dışarıdan alınan destekle arbedeye dönüşmüştü. Benim arka koltuğumda oturan yaşlı bir adam yolda ölünce epey sıkıntı yaşamıştık.

Tenha bir tesiste verilen molada girdiğim tuvalette kilitli kalmış, dönmediğimi fark eden koltuk arkadaşımın yarattığı feveranla ve zorluklarla kapı açtırılmıştı. Uyku sersemliğiyle molada yanlış otobüse binmiş, yerine oturduğum kişiyi de yanlış otobüse binmekle itham etmiştim. Gerçek ortaya çıktığında çok utanmıştım. İki kez göz göre göre otobüs kaçırdığımda kendime çok sinirlenmiştim.

İki ayrı firmadan bilet bulunca aynı saatte iki ayrı otobüsle yanımıza birer çocuk alarak yola çıkmıştık eşimle. Mola bitiminde otobüse binerken uzaklardan gelen “anne” sesine yöneldiğimde, yanımdaki kızımda “baba” diye bağırıyordu. Sonuçta çocukları değiştirdik. “Bu çocuk deminkine hiç benzemiyor” diye düşündüğü belli olan yolcuları rahatlatmak isteyen muavine yaptığımız kısa açıklama, çevremizde gülüşmelere yol açmıştı.

Her yolculuğun bir öyküsü olduğundan, her yolun gidişinin tadıyla, dönüşünün anlamı farklı olur. Uğurlanmak, karşılanmak, beklenmek, kavuşmak, ayrılmak hayatın içinde hep var. Nedense ben terminallerde yolcu karşılamayı ve uğurlamayı hiç sevmem.

Beyaz ışık altında yüzüm gözüm şiş, saç baş perişan halimi gösteren mola yerlerindeki tuvalet aynalarından da hiç haz etmem.

Son yıllarda yola çıkacağımda agresifleştiğimi söylüyor evdekiler. Evi derli toplu bırakmak, kirli çamaşır bırakmamak annemim “yol hali, insanlık hali” söyleminin üzerimde bıraktığı etkinin sonucu. Yaş ilerledikçe kızlar annelerine benzer ya. Aynı söylemi sıkça yinelediğim kızlarım da gittiğim bir seyahatten ameliyat olup dönünce bana hak verdiler.

Yola dair en güzel ritüel yolcunun ardından su dökülmesi. Annem, başlangıçta kova olan su kabını, sonradan pet şişeye çevirmişti. Vardığımızda telefon etmeyi de unutmamak gerekir değil mi?

Yola çıkış gün ve saatini değiştirmek, kararsız kalmak beni hep rahatsız eder. Saatini değiştirdiğim bir biletin yaşamımda önemli değişikliklere yol açtığının etkisi olsa gerek.

Önceleri sadece su ikram edilirdi otobüslerde. Artık dondurma, çorba, et yemekleri, hatta granül kahve bile dört ayrı seçenekle sunuluyor. Yol boyu tıkınan insanlara gıcık olurum. Pastırma, taze soğan ve turşu dahil yiyeceklerle otobüste iftarını açan genç çift, şoför dahil tümümüzü çıldırtmıştı.

Süresi ve amacı ne olursa olsun, her yolculuğa çok az eşyayla çıkmayı hedeflesem de başaramam. Dönüşte bagaj sayım ve ağırlığım kesinlikle artar. Bagaj kuponlarını el çantamın hangi gözüne koyduğumu da hiç hatırlayamam.

Sigara içilen, yollardan ördek toplayan, mola süresi uzayan, hız yapan, havalandırılmayan otobüslerde yapılan yolculuklar artık gerilerde kaldı.

Şimdi dışımıza yaptığımız yolculuklarda kullandığımız araçlar çok kaliteli. İçimize yaptığımız yolculuklarda kullandığımız araçlar ise çok netameli.

İlhan Şeşen bir şarkısında şöyle der: “Yol aldım sevdalardan, kendimi bulmak için / Şarkılar, türküler söyleyip, yanmak için”. Ben de bir an önce yol almak istiyorum kendime, tatil yörelerine doğru.

Herkese iyi yolculuklar…(ŞD/EÜ)

* Şadiye Dönümcü, Sosyal Hizmet Uzmanı.

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın