Hayata Dair

Eyvah, Kedi!

Eyvah, Kedi!

Sevimli, zararsız ve küçücük diye nitelenebilen bir varlıktan korkulur mu? Eğer fobiniz varsa; fare, çekirge, karafatma, arı, köpek ya da kediden ya da başka şeylerden korkulur.

Beş yaşımdan beri kediden korkarak yaşıyorum. Halimden memnun muyum? Hayır. Aşmak için çabaladım mı? Evet. Aşabildim mi? Bir kuple.

Düşündüğümde, küçücük bir varlıktan korkmak ve ondan kaçınmak mantıksız ve saçma geliyor. Gördüğümdeyse,  panik nöbetine yol açıyor.

Panik nöbetimin kaynağı, panik bir bozukluk değil. Niye? Çünkü, bir uyaran var: Kedi. Çevremde kedinin olması ya da karşıma kedi çıkma olasılığı bende aşırı, belirgin ve sürekli korku yaratıyor.

İnsanın anlamsız yere bir şeyden korkup hayatını -bazen çevresindekilerinin de- karartması hoş değil. Korku kaynağımdan, kediden kaçarken; kalp  çarpıntım artıyor,  nefes almakta zorlanıyor,  tüm bedenimi sıcak basıyor, terliyorum.

Üstelik bu korku benim hayatımı kısıtlıyor, sosyal ortamlarda zor durumda kalıyorum. Mesela bir kafeye gittiğimde gözlerimle hızlıca mekanı tarıyor, garsona kedi olup / olmadığını soruyorum. Oturduğumda da -her ihtimale karşın- ayaklarımı masanın demirlerine kaldırırım. Olur a kedi değer diye, ayaklarımın altına bir kasa getirttiğim de olur.

Kediye en sık bahçeli lokantalarda –hele ki kebapçı ve balıkçılar- rastlandığından, elimde su şişesiyle, tetikte bekliyorum. Kedi gördüğüm an ya ayağa fırlıyorum ya da ayaklarımı havaya kaldırıp çığlık atıyorum. Kedili mekanlarda birlikte olduğum insanlardan kopup, tamamen kediye odaklanıyorum.

Çöp tenekeleri, park etmiş araba altları, duvar dipleri, açık apartman kapıları, balık kızartma kokusunun dağıldığı sokaklar beni tedirgin eder. Bedenimin sanki her an kedi fırlayacakmış/fırlamış gibi tepki vermesini engelleyemiyorum.
Hiç beklemediğim bir anda/yerde karşıma çıktığında ise durum daha vahim. Kitapçıda kasa kuyruğu beklerken ayaklarıma dolandığı, yolda yürürken birinin kucağından bana seslendiği ve ya belediye otobüsünde yanındakinin ağzı açık çantasından bana kafa uzattığı zaman seyirlik oluyorum.

Eğer yolda karşıma kedi çıkarsa hemen kenara çekilirim ya da karşıya geçerim.  Ancak kibar bir kediyse ve ısrarla “lütfen siz buradan buyurun!” derse yardım istemek zorunda kalırım. Apartmana giren bir kedi yüzünden evde mahsur kalmışlığım da var.

Kedili evlere gitmekten hoşlanmam. Gittiğimde başta kedi olmak üzere herkesi tedirgin ettiğim için huzursuz olurum. Kedili evlerde yatılı kalmam. Bir kez Özlem’n koridorda bana yol verecek kadar kibar ve efendi, kitaplığın tepesinden -onun atlama mesafesinin çok uzağında oturan- benimle bakışacak kadar çapkın kedisi Musibet ile, üstelik onun yatağı olan ütü masasının bulunduğu odada kaldım. İçeri giremesin diye kapının ardına minderler yığıp, valizimi dayadım. Kapıyı açmak için yaptığı tüm girişimler başarısız olunca vaz geçti. Sabah odayı ele geçirdi,

Kedili bir eve gittiğimde, üzerindeki giysileri mutlaka yıkarım. Bir tarihte, bir yerde bir kedi fırlayıp karşıma çıktı ise, o mekanı kara listeye alırım.

Ben kedi seven insanları anlamak için çaba harcadım. Bir yere kadar onları anlayabildiğimi de sanıyorum. Ancak o insanların benim gibi özgül (spesifik) fobisi olan insanları anlayamadığını düşünüyorum. Ailurofobisi (kedi korkusu) olan ben, bu konuda kendimi anlaşılır kılmak için çaba harcamak zorunda kalıyorum.

Bir kedisever bana “Bu korkuyu sevip, sahiplenmişsiniz” derken, bir başkası yaptığımın şımarıklık olduğunu söyledi. Kafede yan masada oturan -yani  beni hiç tanımayan- birisi ise “kediden korkuyormuş” gibi yaparak dikkat çekmek istediğimi söyledi. Kedi korkumu aşmamı isteyen ancak kendisini de kan tutan bir arkadaşım, büyüdüğünde hatasını anlayıp, benden özür diledi.

Psikiyatristler kedi korkusunun genellikle çocuklukta yaşanmış ve kedilerle ilgili duygusal travmalarla ilintili olduğunu, bu travmaların ve yetiştirilme tarzının genetik kodları aktif hale getirdiğini söylüyor. İşte benim durumum bu.

Çocukluğumuzda bizim evimizde kurbanlık koyun dahil hiç bir hayvan beslenmedi. Beş kız çocuğuna da tüm canlıları sevmelerini, onları korumalarını belleten annem ve babam bize “Bu evde hayvan istemiyoruz” demediği gibi bizde “Kedimiz/köpeğimiz olsa!” demedik. Zaten eskiden evlerde kedi-köpek besleme alışkanlığı şimdiki gibi yaygın değildi.

Gelelim çocukluk travmalarıma…

1910’lu yıllarda, halamın kayınpederi İstanbul Eczacılık Fakültesinde okurken, üç arkadaşıyla beraber kiraladıkları bir konak odasında kalıyor, yemek ve temizlik işini sırayla yapıyorlarmış. Bir gün akşam yemeği için dört adet balık alan nöbetçi aşçı, pencereyi açarak balıkları kızartmağa başlamış. Kokunun cazibesine kapılan bir kedi içeri girip balıklardan ikisini aşırıp, yemeğe başlamış. Arkadaşlarına hesap veremeyeceğini düşünen aşçı pencereyi kapatıp, saplı süpürge ile kedinin üstüne gidince…

Çocukken sıkça dinlediğim bu  hüzünlü öykünün beni hala etkilediğini söylesem…

Yedi yaşındayım. Gece yarısı yattığım odada miyavlamaya benzeyen bir ses peydahlandı. Ne beraber yattığım ablamı, ne yan odadaki annemleri uyandırabildim. Görmediğim ama sesiyle kendini ifade eden bir yavru kediyle sabahladığımdan, çarşafım sırılsıklamdı.

Ortaklar Öğretmen Okulunda birinci sınıf öğrencisiyim. Kediden korktuğumu ve yatakhaneye gelir gelmez yastığımın altından pijamalarımı alacağımı bilen bir arkadaşım, benden önce koşarak gelip kızlar yatakhanesinin adıyla müsemma “Zifiri” adındaki obez kedisini yastığımın altına koymuş.

Halimi düşünebiliyor musunuz? Şimdi yazarken bile, içim ürperiyor.

On üç yaşındayım. Henüz doğmuş kedi yavrularını eline alan çocuklar ve onun her yaş ve cinsiyetteki eşlikçileri onları üzerime atma tehdidiyle arkamdan koşuyor. Sokakları aşıp, caddede yöneldiğimizde oturduğu kahveden beni gören babam sayesinde -neredeyse bayılmak üzere iken- kurtuluyorum.

Annemdeyiz. Dört aylık kızlarımı uyutmaya çalışıyorum. Odanın penceresi açık. Ancak tel var. Bir anda havada bir şey uçup, hızla oda kapısına çarptı. Annem çocukları yere düşürdüğümü sanmış. İkimiz de çok korktuk ama çocuklar korkmasın diye bağır(a)madık bile. O gün pencereye demir tel yaptırdık.

Daha anlatayım mı? Ancak çocuklarıma kedi korkusunu transfer etmediğim için kendimi sıkça kutladığımı bilin lütfen.
Yıllardır ailemize bir kedi katılmasını isteyen kızlarım “evet” cevabı alamayınca, ‘getirdik-oldu’ yolunu seçip, Ankara dışına çıkacağım tarihten dört gün önce evimize on günlük bir yavru getirmiş. Üst katta baktıkları için fark etmemişim evimizin yeni üyesini. Kedi hastalanıp da, bakamayınca Veteriner Fakültesine teslim etmişler.

Benim desteğimi almadan, bir canlının sorumluluğunu yüklenemeyecekleri bir yaşta iken yaşadıkları bu deneyim onları yıldırmadı. Kendi evleri olduğunda, kedileri de olacak.

Oynamak için kucağıma fırlayan Mırmır, canhıraş çığlıklarımdan çok korkunca annesi/arkadaşım ”Başkalarının sevdiği canlılara saygılı ol” demişti. Sevgiye saygı meseli. Ya korkuya saygı?

Ben sevmiyorum ama çevremde kedisi olanların tüm dertlerini paylaşmakta da kusur etmiyorum. Kedisi ölen, hastalanan, ameliyat olan, ilaç gereksinimi olan, doğurup da yavrularına yuva arayan arkadaşlarıma yardımcı olmağa çalışıyor, hatta davranış problemi yaşayan ya da depresyonlu kedisi olanlara rehabilitasyon amaçlı “Müzik dinleyen kediler” CD’sini tedarik etmeğe bile çalışıyorum.

Aslında fobimde -bir kuple bile olsa- azalma var. Mesela, birisi kediyi kollarının arasında sabitlerse, tedirgin olsam da, gözümün önünde durduğundan ve gardımı alabildiğimden o mekanda oturabiliyorum artık.

Benden daha vahim durumdaki bir arkadaşım duyarsızlaştırma terapisi almaya başlayacak. Terapiyle aslında başka bir korkunun simgesi olduğu düşünülen kafasındaki ürkütücü kedi imajı değiştirilecek imiş. Hayırlısı!

Kedi seven insanları bir yere kadar anlayabildiğimi söylemiştim. Mesela, bir arkadaşımın görümcesi, kedisinin tüylerinin parlaması, güzel kokması ve gece rahat uyuması için akşamları talk pudrası ve fırçayla masaj yaptığı için akşam saat sekizde evde olmak zorunda. İtirazımız yok.

Ama o görümce;  teşhis konulamayan ağrıları nedeniyle acil serviste yattığı için refakatçi gereksinimi olan gelinlerinin/arkadaşımın yanında, masaj sever kedisi nedeniyle kal(a)madığında, o insanı anlamakta zorlanıyorum. Fobim nedeniyle kendimi anlaşılır kılmakta  zorlandığım gibi. (ŞD/EÜ)

* Şadiye Dönümcü, Sosyal Hizmet Uzmanı.

** bianet.org’da yayımlanan iki yazımın satır aralarında kediden korktuğumu okuyan bir arkadaş gönderdiği e-postada “Bu kadar sevimli, zararsız ve küçücük bir varlıktan korkulur mu?” diye soruyordu. İş bu yazı, o soruya yanıttır.

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir