Basında Yaşlılık

Biz yaş aldıkça zaman daha mı hızlı geçer?

Biz yaş aldıkça zaman daha mı hızlı geçer?
Evet, zaman geçiyor. Ve biz yaş aldıkça sanki bu geçiş daha da hızlanıyor. Sanki zamanla aramızdaki yarış hep biraz daha çetrefil, biraz daha çetin bir hal alıyor. Peki ama neden? Yaş aldıkça zaman bize neden daha hızlı geçiyor gibi geliyor?

“Saat denen şu bayağılık yüzünden uyanıyorum kendimden: Toplumsal hayatın zamanın sürekliliğini hapsetmek için yarattığı manastır hayatıdır saat, soyutun içindeki sınır, bilinmezliğin içindeki huduttur.” [1]

Portekizli şair ve yazar Fernando Pessoa “Huzursuzluğun Kitabı”nda zamanla olan ilişkimizi kısaca bu sözlerle anlatıyor. Daha doğrusu, zamanın toplumsal hayattaki yerini bize bu şekilde açıklıyor.

Biz her ne kadar zamanı ölçüp biçip ona isimler vererek elimizden geldiğince bizim kılmaya çalışsak da o geçmeye devam ediyor.

Biz ise – bizden bağımsız olduğu hayli şüpheli bir kavram olarak – zamanın geçişini kolumuzda birbirini kovalayan akrep ve yelkovanda, duvarda bir ağaç misali yavaş yavaş yapraklarını döken takvimde, çoğunlukla da tüm bu hayat gailesi içinde değişen suretimizde görüyoruz.

Evet, yaş alıyoruz.

Bir yandan zamanın ne kadar soyut, nasıl da varlığı kendinden menkul bir mefhum olduğundan dem vuruyoruz. Diğer yandan tüm bu geçişin somut etkilerini hayatımıza kattıklarına ve – belki de daha önemlisi ve acısı – bizden alıp götürdüklerine baktıkça anlıyoruz.

Evet, zaman geçiyor.

Ve biz yaş aldıkça sanki bu geçiş daha da hızlanıyor. Sanki zamanla aramızdaki yarış hep biraz daha çetrefil, biraz daha çetin bir hal alıyor.

Peki ama neden?

Neden yaş aldıkça zaman bize daha hızlı geçiyor gibi geliyor?

“Sorun bizde değil, hafızamızda”

Bu sorunun yeniden zihnimi meşgul etmeye başladığı 30 yaşımın bu ilk zamanlarında yıllar önce internette önüme düşen bir yazıya dönerken buluyorum kendimi. Brian Resnick imzalı yazı bize başlığında şöyle soruyor: “Neden yaşlandıkça zaman bize hızlanmış gibi görünür?”

Zor sorulara verilen kolay cevaplar çağında, yazıdan çok da bir şey beklememeye çalışarak okumaya başlıyorum.

Brian Resnick’in de altını çizdiği gibi, zamanı nasıl algıladığımızı ele almanın farklı yolları var. Buna göre, yaşadığımız kısa, belirli bir anın ne kadar sürdüğünü tahmin etmeye çalışıp sonucu hemen o anda saatin veya kronometrenin gösterdiği rakamla karşılaştırabilir, daha genel anlamda zamanın hızlı mı yoksa yavaş mı geçtiği ile ilgili olarak nasıl hissettiğimizi sorgulayabilir ya da hafızamızın şekillendirdiği haliyle zaman algımıza, yani geçmiş, şimdi ve gelecek hissimize odaklanabiliriz.

Sırasıyla zaman tahmini, zaman farkındalığı ve zaman perspektifi olarak adlandırılan bu üç kavramı inceleyen bilim insanlarının vardığı sonuç ise bir hayli ilginç: Yıllar içinde zaman tahmini ve zaman farkındalığımızda kayda değer bir değişim olmazken zaman perspektifimiz yaş aldıkça değişiyor. Diğer bir deyişle, hafızamız bizde zamanın hızlandığı yanılsaması yaratıyor.

Peki bu nasıl oluyor ve ne anlama geliyor?

“Hızla geçip giden, yıllardır”

Burada özellikle bir noktanın altını bir kez daha çizmekte fayda var. Zamanın akışını düşünürken hemen şu ana ya da saatler ve günler gibi kısa zaman dilimlerine odaklanabilir veya bulunduğumuz andan aylar, hatta yıllar öncesini hatırlayabiliriz. Başka bir deyişle, kendimize “Şu an zaman hızlı mı geçiyor?” veya “Çocukken zaman yavaş mı geçiyordu?” diye sorabiliriz.

BBC’den Claudia Hammond’ın zaman algısı çalışmalarına atıfla ifade ettiği gibi, orta yaşlardaki kişilerin söylediği de aslında saatlerin ve günlerin ‘normal’ hızda aktığıdır; onlar için hızla geçip giden, yıllardır. Yılların hızla geçip gittiğini ise geriye dönüp baktığımızda düşünürüz.

Nitekim, Marc Wittmann ve Sandra Lehnhoff’un yaşları 14 ile 94 arasında değişen 499 kişiyle yaptığı araştırma da insanların, özellikle de 40 yaş üstü kişilerin geçmişe dönüp baktığında ilk dönemler çok yavaş geçerken sonraki yıllar daha hızlı geçmiş gibi hissettiğini ortaya koyuyor.

Makalesinde William J. Friedman ve Steve M. J. Janssen imzalı “Yaşlanma ve zamanın hızı” başlıklı çalışmaya atıfta bulunan Brian Resnick, hafızalarımızın bizi nasıl olup da yaş aldıkça zamanın hızlandığına inandırdığını üç muhtemel varsayım üzerinden açıklıyor:

1) Yaşadığımız yeni deneyimleri daha net hatırlarız, fakat yaş aldıkça daha az yeni deneyim yaşarız.

Friedman ve Janssen’in ortaya attığı bu ilk hipoteze göre, “insanlar geçmiş zaman aralıklarını o dönemden ne kadar olay hatırladıklarına göre ölçerler.” Yani, önemli bulduğumuz olayları zamanın geçişini ölçmek için bir nevi yol levhası olarak kullanırız. Hal böyle olunca da ne kadar az kayda değer olay yaşadıysak zamanın o kadar hızlı geçtiği izlenimine kapılırız.

Resnick’in de altını çizdiği gibi, çocukluk yıllarımız bisiklete binmeyi öğrenmek ya da ilk defa arkadaş edinmek gibi büyük ve hatırlanmaya değer olaylarla doludur. Yetişkin hayatlarımız ise bunun aksine daha sıradan ve – tabiri caizse – daha mekaniktir ve geçip gider.

Scientific American’ın sorularını yanıtlayan James M. Broadway ve Brittiney Sandoval da konuyla ilgili benzer bir noktaya dikkat çekiyor:

“Zaman deneyimimiz ne yaptığımız ve yaptığımız şey ile ilgili ne hissettiğimize göre değişir. Yeni bir şeyler yaparken o anda zamanın daha hızlı geçtiğini düşünürüz. Fakat yaptığımız şeyi sonradan hatırladığımızda gündelik işlerden daha uzun sürmüş gibi hissederiz.

“Neden mi? Beynimiz aşina olduğumuz deneyimlerden ziyade yeni deneyimleri hafızamıza işler; geriye dönük zaman yargımız ise belli bir süre boyunca ne kadar yeni hatıramızın olduğuna bağlıdır. Başka bir ifadeyle, haftasonu yolculuğunda ne kadar çok yeni hatıra biriktirirsek, geriye dönüp baktığımızda yaptığımız yolculuk bize o kadar uzun görünecektir.”

2) Meşgulken veya dikkatimiz dağınıkken zaman uçup gider ve yetişkinler çocuklara göre daha meşguldür.

Friedman ve Janssen’e göre, bu noktada diğer bir ihtimal de meşgul olmanın hafızamızı zamanın daha hızlı geçtiğine inandırmasıdır. Bu varsayımı şöyle açıklarlar: “Dikkate ilişkin fazlaca kaynak gerektiren işler zahmetsiz olanlara göre daha kısa sürmüş gibi algılanır.” Yaş alıp yetişkin hayatına adım attıkça, özellikle de iş hayatının etkisiyle bu tür işlerimizin sayısı artar.

Diğer yandan, tüm bu işleri yaparken asla yeterince zamanımız yokmuş gibi hissederiz, beynimiz ise bu durumu zamanın hızlandığı şeklinde yorumlar. Yani, işlerimizi halletmek için yeterince zamanımızın olmadığını düşünüyorsak elimizdeki kısıtlı zamanın da hızlı geçtiği hissine kapılırız.

3) Hatırladığımız olaylar göründüğünden daha eskidir.

William J. Friedman ve Steve M. J. Janssen’in bu noktada ileri sürdüğü üçüncü ve son varsayım ise yaşadığımız unutulmaz olayların ne kadar zaman önce gerçekleştiği konusunda tahminde bulunurken aradan geçen zamanı olduğundan az tahmin etme eğilimimizdir.

İnsanların ‘zaman algısının gizemlerini’ çözmeye çalışan “Time Warped” (Bükülmüş Zaman) kitabının yazarı Claudia Hammond bu durumu kısaca şöyle açıklıyor: “Hatıraların zamanla silinip gittiğini bildiğimizden bir hatıranın netliğini söz konusu hatıranın güncelliğini ölçmek için bir kılavuz olarak kullanırız. Yani, bir hatıra bizim için çok da net değilse, bahsi geçen olayın uzun zaman önce yaşandığını varsayarız.” Çok net hatıralarımızın ise daha yakın bir zamana ait olduğunu düşünürüz.

Eğer net hatıralar kişisel zaman çizelgemizi oluşturuyorsa bunlar bize olduğundan daha yakın zamanda yaşanmış gibi gelir. Net hatırladığımız olayların düşündüğümüz kadar yakın zamanda yaşanmadığını fark ettiğimizde ise zamanın çok hızlı geçtiği izlenimine kapılırız.

Zamanı yavaşlatmak elimizde (mi?)

Tüm bu varsayımlar elbette zaman algısının beynimizin bir kurgusu, zihinsel bir inşa olduğu ön kabulünden hareket ediyor. Bu ise şu anlama geliyor:

“Zamanın ne kadar hızlı geçtiğine dair algımız – ya da ‘zihnimizdeki zaman’ – manipüle edilebilir veya çarpıtılabilir. Zamana ilişkin değerlendirmeler yargıda bulunduğumuz andaki varlık durumumuza göre değişir. Sıkılıyorsanız ya da acı çekiyorsanız saniyeleri sayarsınız ve zaman size genişlemiş veya yavaşlamış gibi görünür. Mutluluktan kendinizden geçtiğinizde ise yaşadığınız anlar parmaklarınızın arasından uçup gider.”

Dahası, NBC News’ten Nicole Spector’ın da bir kez daha altını çizdiği gibi, “yeni bir deneyim size zaman uçup gidiyormuş gibi hissettirebilir, fakat ileride o ana dair daha derin bir izlenim edinirsiniz ve bu ana ilişkin eşsiz hatıralarınız geçen zamana uzunluk ve zenginlik katabilir.”

Yani, yaş aldıkça zaman daha hızlı geçiyor gibi hissedebiliriz; ancak, bu durumu değiştirmek, zamanın akışını – ya da en azından kendi zaman algımızı – yavaşlatmak da bir ölçüde bizim elimizdedir.

Yeni deneyimler, etkin hatırlama

Spector’a göre, geçmiş algımızı uzatmanın yolu beynimizi meşgul edecek yeni deneyimlerden geçiyor. Fakat bu deneyimlerin illa ki bir tatil veya yurtdışı seyahati olması gerekmiyor. Sürekli yeni bir şeyler denemek ve öğrenmeye devam etmek de pekâlâ etkili olabiliyor.

Nörolog Dr. Patricia Costello’dan dinleyelim:

“Bir şeylerin çok hızlı geçtiği ya da hayatımızda bir şeyleri kaçırdığımız hissini nasıl durdurabiliriz? Bu sorunun cevabı dönüp dolaşıp yeni şeyler öğrenmeye geliyor. […] Yeni bir beceri ediniyor musunuz? Farklı bir yemek pişiriyor musunuz? Mümkünse hayatınıza yenilik katmak hatıralarınızın öne çıkmasını ve bir bakıma zamanın uzamasını sağlayacaktır.”

Yeni yerlere gitmek, yeni insanlar tanımak, olabildiğince spontane olmak gibi bir dizi öneride bulunan Costello, “Çocukların da rutin ve sıradan anları vardır, fakat her zaman yeni şeyler öğrenirler” diyor.

Nörolog Dr. Santosh Kesari de zamanın hızlı geçtiği algısına karşı günümüzü olabildiğince canlı biçimde hatırlamanın önemine vurgu yapıyor:

“Her gece yarım saatinizi o gün neler olduğunu hatırlayarak geçirirseniz olanlar [hafızanıza] daha çok yerleşir. […] Hafıza kısa ömürlüdür ve çoğumuz yaptığımız günlük işlerin o kadar da içinde değilizdir. Dolayısıyla, eğer yavaşlayıp daha çok anın içinde olursanız ve sonrasında her şeyi daha derinlemesine ele alırsanız, zamanın da daha uzun sürdüğünü görebilirsiniz.”

Sonuç yerine…

Peki tüm bu varsayım ve önerilerden ne sonuç çıkarmalıyız?

Evet, zaman geçiyor. Üstelik görünüşe bakılırsa yaş aldıkça zamanın daha hızlı geçtiği hissi zamandan ve mekândan bağımsız bir biçimde pek çok kişi tarafından kabul edilip dile getiriliyor. Algılanan geçmişi yavaşlatmanın yolu ise yeni deneyimlerden ve etkin hatırlamadan geçiyor.

Tüm bunlar ise aklımıza ister istemez bundan on yıllar öncesinde zamanın ölçüsünün insan olduğunu hatırlatan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” kitabındaki şu satırlarını getiriyor:

“Saatler de böyledir. Sahiplerinin mizaçlarındaki ağırlığa, canı tezliğe, evlilik hayatlarına ve siysasî akidelerine göre yürüyüşlerini ister istemez değiştirirler.

“Sahibinin en mahrem dostu olan, bileğinde nabzının atışına arkadaşlık eden, göğsünün üstünde bütün heyecanlarını paylaşan, hülâsa onun hararetiyle ısınan ve onu uzviyetinde benimseyen, yahut masasının üstünde, gün dediğimiz zaman bütününü onunla beraber bütün olup bittisiyle yaşayan saat, ister istemez sahibine temessül eder, onun gibi yaşamağa ve düşünmeye başlar. [2]

“Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur!” [3]

[1] Huzursuzluğun Kitabı – Yazan: Fernando Pessoa, Çeviren: Saadet Özen (Can Sanat Yayınları, 2019, Sayfa 540)
[2] Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Yazan: Ahmet Hamdi Tanpınar (Dergâh Yayınları, 2014, Sayfa 15-16)
[3] Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Yazan: Ahmet Hamdi Tanpınar (Dergâh Yayınları, 2014, Sayfa 33)

Bu Yazı Bianet.org Sitesinden Alınmıştır

Bir cevap yazın