Hayata Dair

Sacayağı

Sacayağı

Sacayağı ilişkimizi tüm Foça biliyor… Pazarcı köylü kadınlar bile… Ne demişti Fatma Ana: ‘Karını nasıl alıyon koynuna, eski herifinin yanında’… Kadına ‘Sana ne’ bile diyememiştim… Hiç değilse yüzüme demişti, ardımdan değil…”

“Ben kararımı verdim: bakımevine gideceğim.” dediğinde Metin, hava bir anda ayaza durdu. Sedat, İlknur’un gözlerini yakalayabilseydi “Ne oluyor? Benim bilmediğim ne var?” diye soracaktı. Suskunluğun eşlik ettiği ayazdan İlknur “Karidesler haşlanmıştır!” diyerek kaçıverdi. İki erkekten Sedat olanı “Üçümüzün tek tek ve birlikte yaşadıklarının adı konmalı artık!” demek yerine “Pazara gidiyorum. Akide şekeri istiyor musun?” diye sordu. Ancak yanıtı beklemeden koşarcasına kaçtı ayazdan.

Güneşin yakıcılığı artınca Metin, akülü arabasını çardağın altına çekti. Aşçının önceden masaya koyduğu maydanoz ve dereotlarını temizlemesi gerekiyordu. Yaktığı sigarasını, derin bir nefes çekip kül tablasına bıraktı. Kararını açıklamak onu rahatlatmamış, aksine ağırlaştırmıştı. Gözlerini kapattı. “Üç yılda ne çok adres değiştirdim: Ankara, Foça, hastane, Ankara, Foça… Hastane son durağım değil, rötar yaptığım istasyon oldu…ölmeliydim… Öl(e)medim… İlknur-Sedat olmasaydı, doktorlar beni yaşatamazdı… İyi de nefes almamın bedeli çok ağır… Zorlanıyorum… Çok acıtıyor… Nihai çözüm; yüreğimdeki kangren ampute edilmeli… Nekahat döneminde zorlansam da, ağrılarım zamanla geçer.”

Güneşten rahatsız olunca, bel çantasından güneş gözlüğünü çıkarıp, taktı. “Artık adresim ‘www.gulbakimevi.com.tr’ Gül bana ulaşmasaydı bakımevi işlettiğini bilemezdim… Maaşımdan bakımevi ücretini ödedikten sonra kalan para bana yeter… Ankara’daki evin kirasını İlknur’la paylaşırız… Kendi hayatımı denetleyemezken, İlknur-Sedat Çelik ailesini denetler oldum… İlknur, artık ‘kaya’ değil ‘çelik’… Katlanamıyorum… Çelik, kayayı deldi… Hayır, haksızlık yapıyorum… Kaya gibi olan beraberliğimizi o gece ben dinamitledim… Hayır, daha önce patlatılan dinamitler kayanın temelini sarsmıştı… O gecekiyle parçalandı…

Son yıllarda iç dünyamıza çekilmiştik… Aynı evin içinde evli bir çift değil, pansiyoner gibi…. On beş aydır İlknur, Sedat’ın karısı… Onu bu kadar özleyeceğimi bilseydim, içmezdim o gece… Ehlikeyf’teki rakı bardağım dolup-boşalırken, İlknur benimle değil, tarot kartlarıyla muhataptı… Anasonlu yolculuğuma yorgunluk, yalnızlık, boşluk eşlik etti… Her şeyi yitirmişim o gece…’.

İçme… İçerim… İçme… İçersem… Boşarım seni… İçtim; boşadı beni…

Sonra felç oldum… Bilincim daimi ‘off’ kalsaydı, her şey daha kolay olurdu… Bana ait olmayan İlknur’la böyle bir arada olmak… Onu bir daha asla elde edemeyeceğim… Çocuğum(uz) olaydı, durum değişir miydi ki… Belki… İlknur benim neyim… Karım, hayır, eski karım… Arkadaşım… Hiç biri, bakıcım… O kendini öyle görüp, öyle davranıyor… Ben onsuz…”

Acıyla irkildi; sivrisinek tarafından ısırılmıştı. Şehvetle koluna konan bir başka sivrisineğe var olabilen gücüyle vurdu. Öldü sinek. “Kendimi öldürmek de, bu kadar kolay olsa… Başaramadım… Beceremedim… Göreceğim varmış… Ya da ödemem gereken kefaret… Bacaklarım ısırık dolu… Savunmasızlığımı keşfeden sivriler aşiretlerine ziyafet çekiyor… Ne kadar savunmasızım… ‘Şurup’u bile kovalayamıyorum… Tüm canlılar acizliğimden haberdar sanki.”

Kül tablasındaki sigarasının kül olduğunu görünce, yenisini yaktı. Öğlen olmak üzereydi. Mutfağa yardım etmek, üretmek adına yaptığı tek iş maydanoz ve dereotu temizlemekti ve bugünkü işini yapmamıştı. Aşçının çaydanlıkta kaynattığı maydanoz saplarının suyunu içen Metin’in ödemi çözülürdü ama, idrara çıkmak için çevresindekilerden ördek istemek zorunda kalmak ağırına giderdi.

Mutfaktaki işini bitiren İlknur, çamaşırhaneye geçti. Makinedeki masa örtülerini sepete koyup arka bahçeye gitti.

Çamaşırları asarken kafasını Metin’den uzaklaştırmağa çalıştı, başaramadı. “İnsan mutlu olduğunu yaşarken değil, sonra anlıyor… Evliliğimizin ilk yıllarında Metin’le ne güzel arkadaştık… Ve de iki sevgili… Bankadaki kızlar pazartesi sabahları gönderdiği mevsim çiçeklerini kıskanırdı… Cuma günleri ikindi vakti gelen ‘sarı gül’ümü de…

Yemek hazırlarken yaptığı muzurluklar küçük kazalara yol açardı… Şakacıktan kavga etmek, barışmak uzaklarda kaldı… İkimizin kendine ait keyif aldığı şeyleri yaptığı ‘ben’ alanları vardı… Birlikte olduğumuz anları ‘özel’ yapmakta üstümüze yoktu…

Hafta sonları arkadaşlarla, Ankara dışına kaçardık… Ev partilerinde, ‘çalıkuşu meyhanesi’nde dostlarımızla -en başta Sedat- rakı eşliğinde meşk ederdik… Bir ‘an’ Metin’le yaşanırsa keyfi katmerlenirdi… Birbirimize olan düşkünlüğümüz azalır, özgürlüğümüz kısıtlanır diye çocuk bile istemedik.”

Ayağının altında dolanan Şurup’u kovalarken terliği kopan İlknur, çamaşır asmayı yalın ayak sürdürdü.

“Artık ‘ana-baba olalım’ dediğimizde… Demez olaydık… Keşke, çocuğu ol(a)mayan ben olaydım… Bir spermogram tahlili evliliğimizin zeminini kaydırdı… Metin başkalaştı… Alkolü benden çok sever oldu… İçtikçe kabalaştı… Alkol işyerinde de sorun oldu… Sedat, her dem yanında olup kolladı can arkadaşını… Ne güzel bir dostluk onların ki… Hala, yaşanan bir dolu şeye karşın, bana rağmen dost. “

Yere oturdu. Bel çantasından bir sigara çıkarıp, yaktı. Çektiği derin nefesin dumanını uzaklara gönderdi. İçindeki İlknur’u susturamıyordu “Sedat’la ikimiz tedavi olması için çok uğraştık… Kabul etmedi… Memuriyetten atılırsa diye çok korktuk… Yaşanırken ağır olan şeyler sonra hafifliyor mu? Yoksa daha ağır başka şeyler yaşanınca geçmiştekiler hafif mi geliyor? İdrarının tuvalette bıraktığı koku… Ne rakı masası, ne dost meclisi… Bardağında rakı olması yeterdi… Adab-madap hak getire…

‘Bir gün boşanacağım, ve o bir gün giderek yakınlaşıyor’ desem de inanmıyordu… Bu evde ne keyifli günler geçirdik… Annem iyi ki o halimizi gördü… Sonra yaşananlara şahit olsa bu kez kahrından ölürdü… O gece içmeseydi… Söylediğimi yapacağımı bilemedi… İçti, düştü, felç oldu… Kabus… Sedat yanımda olmasaydı, baş edemezdim… İyi ki vardı… İyi ki şimdi de yaşamımda, üstelik daha yakınımda… Canım benim…

Sedat, dümdüz bir adam… Yokuşu yok, uçurumu da… Metin iyileşebileceği kadar iyileştiğinde, sözümde durdum; boşandım… Metin desteğimi sürdüreceğimi biliyordu… Sedat’la süreç içerisinde birbirimize dahil olduğumuzu biliyor Metin… Ailesi Metin’i sahiplenmedi… 48 gün önce emekliliğini doldurmuş olması bile şans… Emekli olamasaydı bırakamazdı(m) Metin’i… Yanında biri olmalıydı… O ‘biri’ de ben… Hiç düşünmezken emekli oldum… Bebek gibi baktık… Yüksünmeden.”

Dudağı yanınca, sigaranın izmaritine geldiğini anladı. Toprağa bastırıp, söndürdü. Ayağa kalktı. Çamaşır asmayı sürdürürken içindeki İlknur’da konuşmayı sürdürüyordu.

“Yardımımıza gelen insan sayısı o kadar azdı ki… Kimseye verilecek hesabımız yok… Hayat benim, bizim… Yılın sekiz ayı Foça’dayız… Bize iyi geliyor burası… Metin özgür burada… Lokantaya gelenlerle oyalanıyor… Halkımız da alışıyor… Eski merakları yok… Lokanta yokken, haricen gözlüyorlardı… Şimdi müşteri olarak dahilen… Metin’in gitarıyla söylediği şarkıların sözü bile yoruma tabiiydi… Sezen’in ‘keskin bıçak’ şarkısını her akşam söylemesi de…

Bakımevine gidecekmiş… Son zamanlarda cep telefonuyla ve İnternetle samimiyeti artmıştı… ‘İlk okul arkadaşım’ dediği Gül aradığında küçük defterine notlar alırdı… Sedat, Metin’in İnternette ‘shcek.gov.tr’ ye girdiğini fark etmişti… Bakımevi arıyor galiba… Yok canım…

O bakımevinde yapamaz… Biz ona el bebek, gül bebek baktık… Akran, kafa dengi bulamaz… Kiminle konuşacak… Gazetesi, kitabı, muzlu sütü, maydanoz suyu, müziği, egzersizi… Kimseden bir şey isteyemez… Bizden destek alırken bile utanıyor…

Bir arada yaşamamız kolay değil… Zor günleri aştıysak da… Sedatlı ilk zamanlarım zordu… Sedat’a kendimi bırakırken; aslında bırakamazken… Neyse… Toparlanmalıyım… Şurup’u yanından uzaklaştıramayacak kadar aciz oldu Metin… İnanamıyorum… Sanki tiyatro yapıyor…

Bakımevi… Engellesem mi? Desteklesem mi… Bilmiyorum… Başkalarının fikri önemsiz… ben Metin’siz yapabilir miyim… Komik; yeni kocasının yanındaki kadın ‘eski kocamsız yapamam!’ diyor… Saçmalıyorsun hatun… ben Metin’in nesiyim… Bakıcısı… Hayır, annesi… Galiba evet, o benim ondan doğur(a)madığım çocuğum… Bir anne bu denli korumasız, kollanmağa muhtaç çocuğunu bırakabilir mi… Cevabım ne olmalı… Sedat pazar bahanesiyle kaçıverdi… İçimdeki kötü ses ‘gitmeli’ diyor ”yapacağınızı yaptınız, o yaşamını bir şekilde sürdürebilmeli!’ diyor… Doğru; ama, ben…”

Son örtüyü asarken, çamaşır ipi koptu ve tüm masa örtüleri yere düştü. “Allah kahretsin” diyen, kendi sesini duyunca irkildi. “Allah kahretsin” dedi bir daha, bu kez avaz avaz. Yere çömelip, ağlamaya başladı.

“Nur’um abla! İyi misin?” diyen komi Hüseyin’in desteğiyle ayağa kalkarken içindeki ses “Her şey olacağına varır!” diyordu.

Sedat, arabada yüksek sesle müzik dinleyerek kendini sakinleştirmeğe çalışırken içindeki Sedat -az da olsa- konuşuyordu.

“Sacayağı ilişkimizi tüm Foça biliyor… Pazarcı köylü kadınlar bile… Ne demişti Fatma Ana: ‘Karını nasıl alıyon koynuna, eski herifinin yanında’… Kadına ‘Sana ne’ bile diyememiştim… Hiç değilse yüzüme demişti, ardımdan değil…”

Arabayı park edip bagajdan çantaları aldı. Köylü pazarına yöneldi. Frenk elması almak için Fatma Ana’nın sergisine gitti. “Bakımevine gidiyor!” dedi, kendisinin bile zor duyacağı sesle… “Ne deyon Sedat evladım!”diyen kadını duymasa da, Frenk elması seçerken içindeki sesi duydu: “Metin’in fıstıklı akide şekerini perşembe günleri kargoyla göndeririz artık.

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

İlgili Mesajlar

Bir cevap yazın