Kültür Sanat

Hayat (Siena’da da) Güzeldir!

Hayat (Siena'da da) Güzeldir!

Hayat (Siena'da da) Güzeldir!

* Fotoğraf galerisine buradan ulaşabilirsiniz.

“En Güzel Yaştaki İnsanlar Kulübü”nün üyesi olarak çıktığım İtalya turu esnasındaki Floransa ana durağı, sonrasındaki ara duraklardan biri olan “Siena”nın muştusuydu. Tura çıkmadan önce okuduklarımın etkisiyle, Siena’yı -daha- görmeden sevmiştim.

Siena’ya kıvrıla kıvrıla giden ve her dönemeçte yemyeşil güzellikler sunan yolda seyrederken, Pisa bölgesini güneşin alnında gezmenin yarattığı yorgunluktan eser kalmadı.

Güzel Kuleler Kenti: San Gimignano

Rehberimiz mikrofonu aldı eline. “Birazdan ‘San Gimignano’ya uğrayacağız. 13-14. yüzyıldaki atmosferini koruyan ‘güzel kuleler kenti’ denilen bu ortaçağ kasabası surlarla çevrili. Küçük ve sevimli. Siena’ya bağlı. Katolik dindarların uğrak noktası olmuş. Geçmişte 70 kadar olan kule-ev sayısı şimdi 14. Kuleler, bölgeye hakim olan ailelerin güç sembolü olmuş. UNESCO Dünya Mirasları: İtalya listesinde yer alıyor. Beyaz üzüm cenneti. Yerel şaraplarıyla ünlü. Güneşi burada batırmak vardı ama… Kısa(cık) bir mola…

Otobüsümüz ikiz kulelerin önünde durunca anladık bambaşka bir atmosfere girdiğimizi. Daracık sokaklarda yürüyerek ulaştık üçgen şeklindeki Cisterna (Sarnıç) Meydanına. Avrupa’daki 140 küsur Duomo Kilisesi’nden biri de burada. Duomo Meydanına çıkan sokaklardaki hediyelik eşya, şarap, el işi ürünler satan dükkanların vitrinlerine göz gezdirirken işkence müzesi çıktı karşımıza. Zaman fukarası olduğumuzdan, müze girişindeki kuru kafalardan oluşan duvarlar ile camekan içindeki iskeletlerin fotoğraflarını çekebildim sadece.

Hatıra eşya seçiminde zorlandım, burada bilumum deri mamulleri -özellikle çanta- satan dükkan görmekten sıkıldım. Dondurma canavarı olarak turdakiler adına “çeşnicibaşı” oldum, keyifle.

Asmalar, sedir ve zeytin ağaçları

Yyüreğimin çoğunu Siena’ya ayırdığımdan kalan bölümden bir parçasını burada bıraktım; bir kez daha ama bu sefer gurme-şato turlarına katılmak için gelebilme umuduyla.

San Gimignano-Siena yolundaki üzüm bağları, estetik budanmış sedir ağaçları ve zeytin ağaçlarının güzelliğini fotoğraf makinasının hafızasına almaktan imtina edip, görsel hafızama nakşettim; otobüse yayılan İtalyan aryaları eşliğinde.

Rehberimizin Toscana bölgesine ilişkin çok şey anlattı ama ben çok kısa notlar almışım. “İtalya’nın sanat bölgesi Floransa’nın bölge merkezine bağlı Siena, Pisa, Massa Carrara, Arezzo vb. kentler var. Ortaçağdan bu yana Floransa kentleri arasında çekişme süregelmiş. Kent halkı kentine sahip çıkmış hep. Maremma dağlık ve tepelik bir yer. Kıyı şeridi geniş kumsallı ve burunlar şeklinde. Sahilin karşısında küçücük şirin yarımadalar, ‘Toskana archipelago’su var. Bölgede her dönem ve her tarzdan örnek var. Romanesk mimari ve Etrüsk uygarlığı eserleri ağırlıkta. 13-16. yüzyıllara ait abide ve harabeler, gotik katedraller var.

Siena: Ortaçağ şehri

Ve işte kale içine konuşlanan kiremit rengine boyanmış üç tepeli Siena’dayız. Şehrin simgesi olan belediye binası olarak kullanılan Pubblico Sarayı’nın bulunduğu meydana, dar ama nizami ve dimdik yokuşlu sokakları, heybetli ve harika taş evleri geçerek varıyoruz. Bina çok etkileyici. Çan kulesi de çok yüksek; 100 metreden fazla. 500 basamağı tırmanıp, kuleye çıkmayı göze alan en azından bizim gruptan çıkmadı.

Duomo Katedrali mimarisinin, Avrupa’da sayısı 140’a yakın diğer Duomo’lar gibi karmaşık olduğunu söylüyor rehberimiz. Gerekçesi: yapımının yüzyıllar alması. Siyah-beyaz çizgili mermer çan kulesinin alttan başlayarak her katında bir öncekinden fazla bir fazla pencere varmış. Donatello, Bernini ve Michelangelo’nun eseri olan heykeller işlemeler büyüleyici. Hele zemin! Piccolomini Kütüphanesi’ne ise giremedik.

Palio yarışlarının yapıldığı Campo Meydanı’na yürürken de görüyoruz; duvarlara asılı değişik şekil ve renklerde flamaları. Midye/istiridye benzeri devasa meydan çok etkileyici. Avrupa’nın en büyük üç meydanından biriymiş.

Flamalar: Zürafa, Tırtıl, Salyangoz, Baykuş, Kirpi…

Yerel rehberimiz anlatıyor: “Yılda iki kez; 2 Temmuz ve 16 Ağustos’ta yapılıyor yarış, festival dahilinde. Bir hafta önceki yarışı yaklaşık 60 bin kişi izledi. Yarış 75-80 saniye sürüyor, hazırlığı ise bir yıl. Geçmişi Romalılara dayalı. Yarışan atların cinsi Arap. Her bir at ve binicisi şehrin Zürafa, Ejderha, Tırtıl, Kartal, Salyangoz, Baykuş, Kirpi, Dişi Kurt, Kaz, Tosbağa, Tek boynuz, Kara Panter, Orman, Kule, Deniz Kabuğu, Dalga adlarını taşıyan ve toplam 17 Contrado’dan (semt) birinin temsilcisi. Her semtin flaması farklı. Yollarda asılı flamalar hangi semtte olduğunuzu gösteriyor.

Başlangıçta idari amaçlı kurulan dokuz semt varmış. Ortaçağ’da şehir savunmasını yapan –Osmanlıdaki kapıkulu askerleri benzeri– ücretli askerler için vergi alma ve yedek insan gücü sağlamak hedeflenmiş. Semtler sonraları idari özelliğini yitirmiş ama ahalisi arasında dayanışma sağlama özelliğini sürdürüyor. Düğün-cenaze törenleri vb., semtlere özgüdür; hatta bazı festivaller de.

Palio bahane, ekonomi şahane

Bu yarışta at eyerlenmez. Binici ve at, semtinin renklerinde giyinir. 14. yüzyıldan beri değişikliklerle süren bir gelenek. “Palio alla tonda” adı verilen Palio yarışı ise 1650’den beri yapılıyor. Pist kum-toprakla kaplanıyor. Uzunluğu 330 metre. Üç tur koşar atlar. Artık yarışlara tüm semtler değil, kurayla saptanan 10’u katılıyor. Birinci gelen atın semti zaferin tadını çıkarır.

Sonradan öğreniyoruz ki; evli çiftler ayrı semtlerden ise bu dönemde ayrı yaşarlarmış. Palio bahanesiyle, Siena ekonomisinin şahane olduğunu söylemeye gerek var mı? Yerel rehberimiz çok zarif: “Seneye bekleriz” diyor.

Veba, Venüs heykelini kırdırtmış

Medici ailesinin dolayısıyla da Modern Sanat Müzesinin kurulma öyküsü ilginç. Ancak ne müzedeki eserleri, ne Scala Hastanesi duvar süslemelerini görebildik; sınırlı zaman yüzünden. “İtalya rönesansı çerçevesinde Floransa resim okulu önemlidir” diyen rehberimiz örneklerini bir şekilde görmemizi sağladı sonradan. Veba illetinin bu kentin halkını da kırıp geçirmesinden Venüs heykelini sorumlu (!) tutan halk, onu parçalayıp sur diplerine gömmüş.

Meydandaki Gaia çeşmesinden doldurduğum mataramdaki suyu yudumlarken rehberimiz “Bu su 500 yıl önce yapılan su kemerleri ile getiriliyor.” deyince şaşkınlıktan arkadaşın birinin üzerine püskürttüm.

Siena’yı, Romus’un oğulları Senius ve Acius kurmuş; rivayete göre. Lisedeki tarih kitaplarından bildiğim Romus ve Romulus’u emziren dişi kurt heykelinin önünde fotoğraf çektim elbette.

Hayat (elbette) güzeldir

La Vita E Bella… Hayat Güzeldir… İzlemişsinizdir o güzelim filmi. Hani toplama kampında, yanındaki oğlunu gerçeklerden kaçırıp, kurduğu hayal dünyada yaşatmağa çalışan baba Guido vardı ya! Bu filmin bazı bölümlerinin burada çevrildiğini öğrenince, daha bir sevdim Siena’yı.

Buranın bankacılığı da kendine özgü imiş. Hatalı bilgi vermeyeyim ama kentin yol-su-elektrik giderlerini bile karşılıyormuş. Binası da, parası kadar heybetli.

İçinde Siena geçen futbol-basketbol muhabbetleri ilgi alanımın dışında kaldı. 50 bin dolayında insan yaşayan bu şehirde kaç Siena’lıya rastladım bilemem ama turist çokluğundan yakındığım zamanlar oldu; özellikle tuvalet kuyruklarında.

Sting: Ah nerede, vah nerede

Nizami olarak inşa edilmiş kiremit rengi muhteşem binaların yer aldığı Siena sokaklarını, kaybolma korkusuyla değil isteğiyle, ama biraz da hüzünlü ruh haliyle ve parke taşlarından etkilenen lastik pabuçlu ayaklarımın ağrısıyla gezdim. Ve, ve, ve Sting’le yolda karşılaşmak ya da kafede yan masalarda oturmak umuduyla.

Dükkan vitrinlerini fotoğraflamaya çalıştım ancak her biri o kadar şık ve değişikti ki, baş edemeyince vazgeçtim. İtalya biraz da Pinokyo demek. Tahtadan yapılmış değişik boylarda ve farklı kullanım amaçlı bir sürü Pinokyo’m oldu. O nefis örtü, önlük vb. şeylerden edinemedim, duygusal nedenlerle.

Pici, pizza, ille de dondurma

İtalya’nın en eski iki üniversitesinden biri Siena’da imiş. (Diğeri de Bologna) Yerel tatları deneyemesek de adlarını öğrendik ya da gördük. Orada okuyan Türkiyeli Erasmus öğrencisi Leyla sayesinde en iyi pizzayı ve dondurmayı yedik. Pici makarnasının ününü ilerleyen zamanda öğrenince “Ahhh, Leyla” demeden duramadık. Ancak o meşhur mini minnacık pencereyi göremedik.

Yol arkadaşımın eşine hediye aldığı bir şişe chianti şarabını çantaya koyarken “Bunu Siena’ya bir kez daha geleceğimiz günün akşamı Ankara’da içelim” önerim kabul görmedi.

Olsun! İtalyan rehberin b(en-iz)i davetine icap edip, –bu kez– baharda –kim bilir hangisinde-, üç dört günlüğüne gelir tamamlarım Siena’yı dedim, içimden. (ŞD/AS)

*Şadiye Dönümcü. Keşif ve keyif yorgunu.

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın