Rengahenk Yaşlılar

Hayatı Nehir Roman Olan Kadın

Hayatı Nehir Roman Olan Kadın

Nehir romanın -yazılmamış- sunu bölümünden: “Yaşamınızda iz bırakan, unutmak istediğinizden belleğinizin kuytu köşelerine iteleyerek, yokumsamak istediğiniz yaşantıları hiç beklemediğiniz anda bir şey/ birileri size hatırlatır. Bu tür hatırlatmaları artık yaşama daha iyi sarılmak için talimat olarak kabul edip, gereğini yapıyorum. Kızımın kreş arkadaşının annesine anlattıklarım, yaşadıklarımın sadece kilometre taşları, bilesiniz. İmza: Gülören”

1inci CİLT: Çocuktum, ufacıktım; Genç olamadım...

“Babam görücü usulüyle on dört yaşında olan annemle evlenip, amcam ve yengemle birlikte Ankara’ya yerleşmiş. Annem on beşindeyken büyük ağabeyimi, dört yıl sonra da küçük ağabeyimi doğurunca babam soyunun devamının garantiye alındığını düşündüğünden ‘yeter’ demiş. Yaşlandığında kendine bakacak bir kız çocuğu istese de, babamı ikna edemeyen annem, sonunda hamile kalıyor. Altıncı aya kadar bol giysilerle, ‘kilo aldım’ diye yalancıktan söylenmelerle, babamdan hamileliğini saklıyor. Ta ki tansiyonu yükselip de, bayılıncaya dek. Karısının hamileliğini öğrenince sinirlenen ‘Hemen gidip, bu çocuğu aldıracağız.’ diyen babam, ‘Günah, bebek büyük, aldırılmaz, anne ölür.’ dense de kimseyi takmıyor.

Ertesi sabah hastaneye gideceklerken gelen amcam ‘Bebenin doğmasına izin ver. Bizim çocuk hasretimiz dinsin o bebeyle. Malımız mülkümüz de bebenin olsun diye nüfusumuza da geçiririz.’ deyince; babam ‘Bakarız.’ diyor.

O günden sonra yengem, anneme kraliçe muamelesi yapıyor, dört-beş çocukluk bebek çeyizi hazırlıyor. Benim takside başlayan doğumum, hastanede tamamlanıyor. Ağabeylerim benden hoşnut olmamı Gündüzleri babaannemin ‘başanne’liğinde iki anneyle bakılıyor, geceleri amcamlarda kalıyormuşum. Asıl babam yürüyüp, konuşmağa başladığımda benimle ilgilenmeğe başlamış. Babama ‘amca’, amcama ‘baba’ dermişim. Yenge-annem, benim her şeyimle ilgilenir, saçlarıma değişik şekiller verirdi. Okula kaydımı da onlar yaptırdı.

İkinci sınıftaydım. Amcamla yenge-annem, memlekete giderlerken Aksaray yakınlarında geçirdikleri trafik kazasında öldü. Çok etkilenmişim. Hele ki ‘Ben yengen gibi saatlerce saçınla uğraşamam.’ diyen annem, mahallenin erkek berberinde saçımı kestirince çok ağlamışım. ‘Yenge-annem yerine sen ölseydin, saçım kesilmezdi.’ deyişimi, annem yıllarca başıma kaktı. Amcamın -intifa hakkını kendinde bırakarak- tüm mallarını babamın üzerine yaptığını yıllar sonra öğrendim.

Ağabeylerim bana ‘ağabey’ olmayınca, bende onlara kardeş olmadım. Sokakta oynamama, eve arkadaş çağırmama izin verilmediğinden yaz tatillerinde çok sıkılırdım.

İlkokuldaki Mualla Öğretmenim -nur içinde yatsın- yaşamımın kilit insanlarındandır. Resim yeteneğimi keşfeden, elime mandolin tutuşturan, kitap sevgisi aşılayan öğretmenim matematiği sevmediğimi bilir, fazla zorlamazdı. Babam kitap okumamdan hoşlanmaz, ‘Kız kısmının eli kitap değil, gergef tutar.’ derdi.

Resim yaparken boya-fırça-kağıt üçlüsü ile hayal gücüm bütünleşirdi. Mutfakta yemek masasına gazete serip, malzemeleri koyar, transistorlu radyodan yayılan sözsüz müzik eşliğinde büyük bir hazla boya ve fırçalarla boğuşurdum.

Çocukluğumda bir kez babamdan gizli doğdum günümü kutladık. Annemin komşudan öğrenerek yapıp, kocaman mum diktiği pastayı hiç unutmadım. İlkokul mezuniyet törenimi, piyesteki repliklerimi, kazaçok rontundaki krepon kağıdından elbisemi de hiç unutmadım.

Yalnız büyütüldüğümden, hayal gücüm çok zengindi. Ortaokula kaydımın yapılacağı sıralarda evlenen ağabeyimin kayınpederinin ‘Kızı okutup da başına bela alma, dünür’ demesi beni üzmüştü. Babam okumamdan hoşnut olmadı hiç.

Bursa-Kumla’da aldığımız yazlık, yaşamımıza değişiklik getirdi. Annemle ben yalnız kalır, hafta sonu babam ve bazen ağabeyim- yengem de gelirdi. Denize annem gözetiminde girer, doyasıya arkadaşlarımla oynardım. Salt kuraldan oluşan bir evde büyüyen bir çocuk olduğumdan Kumla tatilleri; göreli olarak kural dışı bir hayattı.

Evimizde yemek saatleri değişmezdi. Masada ve salonda oturacağımız yerlerin dışında oturamazdık. Tabağımıza konan yemekleri bitirmek zorundaydık. Ara öğün atıştırması yapamaz, gereksiz lamba yakamaz, söylenenlere itiraz edemez, ‘hayır’la başlayan cümleler kuramazdım.

Ortaokul bitirme sınavlarında matematikten bütünlemeye kalmama sinirlenen babam, Eylül’de bütünlemeyle geçsem de, affetmediğinden, liseye kaydımı ağırdan alınca ‘Ya liseye göndermezse’ diye kaygılanmağa başlamıştım ki… Bir akşam yanına çağırdığında; zayıf not almamak, itibarımıza halel getirecek şeyler yapmamak, okul-ev dışına taşmamak koşuluyla okuyabileceğimi söyleyince ona sarılıp, teşekkür etmek istediysem de yapamadım.

Mimar Kemal Lisesi öğrencisi oldum. Sevinçliyim. Okul saatleri şamatayla geçtiğinden, evde fazlasıyla ders çalışarak açığı kapatıyordum. Matematik yine başımın belasıydı. Okuldaki tüm arkadaşlarım Lise-Der sempatizanı olduğundan ben de aralarına katılmıştım. Babam eylemlere katıldığımı bilse, beni keserdi zaten. 19 Mayıs hazırlıkları esnasındaki, şamata derslerim olumsuz etkilemişti ancak hipodromda yapacağımız gösteri beni çok heyecanlandırıyordu.

18 Mayıs günü evimizde anlamlandıramadığım bir telaş vardı. Akşama ağabeyim, yengem, yengemin kardeşi Tali Ağabey gelecek diye yapılan tantanayı kavrayamadım.

Memuriyetini sürdürürken ailenin ticari işlerini de yürüten otuz yaşlarındaki Tali Ağabey, doğum yaparken eşini kaybettiğinden yeniden evlenmek istediğini biliyordum. En son geldiğinde -ilkokul beşte- bizi gençlik parkında kayıklara ve Lunapark’ta dönme dolaplara bindirten Tali Ağabey’in benimle evlenmek istediğini yemek esnasında duyunca bayılacak gibi oldum.

Ağabeyim ve yengemin desteklediği, annemin fikrini soran olmadığından yorumsuz kaldığı konuya babam ‘Hayırlısıysa olur.’ diyerek onay verdi. Ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemedim. Misafirler gidince, babam ‘artık okula gitmeyeceğimi, yakında evleneceğimi, Tali’ler de zengin olduğundan, iki tarafın malının yabancıya gitmeyeceğini’ söylediğinde tırnaklarımı yemeyi bırakıp ‘Okumak, resim yapmak istiyorum.’ deyince çok sinirlendi ve yanağıma vurdu.

Odama çekilip, ‘Ne yapsam da engellesem?’ diye düşündüm. Ve… İlaç dolabındaki bir kutu aspirinin yarısını içtim. Zaman geçtikçe korkmaya başladım: ‘Ya ölürsem!’Odamda ağlayarak dua etmeğe başladım: ‘Allah’ım, ölmeyeyim ama, babam evlendirilirsem kendimi öldüreceğimi anlasın!’

Midem bulanmaya, başım dönmeğe başlayınca annemleri uyandırdım. Hastane, mide yıkama… Ölmedim için mutluyum. Babam karşı tarafa ‘Bu iş olmayacak!’ haberi salınca, ağabeyim adeta çıldırdı. Kalorifere kafamı vurarak beni dövmesine, babam sesini çıkartmadı.

Okuldan aldılar, sokağa çıkmamı yasakladılar. Sadece oyalanmamak ve kimseyle konuşmamak koşuluyla öğlenleri babamın dükkanına yemek götürüyordum. Annem ileride iyi bir ev kadını olmam için bana yemek, temizlik, el işi öğretiyordu. Tığ ve yün işi yaparken oyalandığımdan, düşünebildiğimden rahatladığımı hatırlıyorum. O yaz Kumla’ya gitmeme cezası aldım. Ağabeyimin düşmanlığını sürdürüyor, yengem her fırsatta beni yeriyor, küçük düşürüyor ve kocasını dolduruyordu.

Arkadaşlarım lise ikiyi okurken, ben evde yapayalnız pinekliyordum. Hayattan ikrah etsem de, kurtuluşum yoktu. Hayatımın en uzun kışını yaşadığım o yıl yan apartmanda oturan bir teğmen beni istedi. ‘O yaşlı -otuz iki- evlenmem.’deyince babam intihar riskiyle üstüme gelmedi.

O yaz gittiğimiz Kumla, Ankara’daki kurşuni günlerimi, hiç değilse griye çevirtti. Tatil dönüşü bir gece babam: ‘Yarın sabah benimle geleceksin.’ dedi. Meğer ilkokul öğretmenim, bizim oradaki Halk Eğitim Merkezinin Müdürü olmuş. Yolda karşılaştıklarında olan-biteni öğrenince ‘Bizim merkezdeki daktilo kursuna gelsin. Ben onu sahiplenirim.’ diyerek babamı ikna etmiş. Mutluluğumu saklasam da, kısa süreliğine okullu olabilmek çok güzeldi.

Kursta ders aralarında öğretmenimizin yanına gelen folklor öğretmeni Yaşar Bey’le sohbet ederdik. Okul çıkışı karşılaştığımız bir gün pastanede oturmayı önerince, kabul ettim. Karşılıklı hoşlandığımızı fark ettiğimiz o günlerde, annem ağır bir ameliyat geçirdi. Akşamları hastanede kalıp, gündüzleri kursa gidiyordum. Kurs çıkışı yakalanma korkusuyla korka korka otobüse binerdik, Yaşar’la. Hastane bahçesinde beni bekler, belli aralıklarla aşağıya indiğimde görüşürdük. Bu süreç ilişkimizi güçlendirmişti.

Yaşar, kibar, saygılı, üzerime titreyen, yakışıklı biriydi. Annem iyileşince babama Yaşar’ı anlattım. ‘İstiyor musun?’ deyince ‘Evet’ ‘ledim. ‘Yoksulluk çekersin, belli bir işi yok. Ve unutma: Gelinliğinle çıkacağın bu eve, ancak kefenle dönersin’ dedi. ‘Tamam’ dedim.

2inci CİLT: Ufacıktım; Genç kadın ve anne oldum.

İki ay içinde evlendik. On altı yaşındaki çocuk, evli bir kadın oldu. Çehizimi eksiksiz yapan babam ‘benden bu kadar’ dedi. Ağabey – baba baskısından kurtulmanın tek yolu olan evliliğin de baskıya dönüşeceğini bilemezdim.

Evlendiğim adam, evliliğimizin ilk ayında değişmeğe başlamıştı. Sadece kayınvalidemle alışverişe çıkabiliyor, görümcem dışında bir yere gitmemi engelliyor, annemlere ayda bir kez götürüyordu. Pantolon ve üzerime yapışan giysiler giymem yasaklanmıştı. Evimizde memleketten yollananlar ve makarna dışında yiyecek olmazdı.

İlk dayağımı evliliğimin yedinci, hamileliğimin ikinci ayında çayına şeker koymadığım için yemiştim. Sonra her türlü nedenle dayak yedim, aşağılandım, hakarete uğradım. Hamileliğimin yedinci ayında apartmanın merdivenlerinde sürükleyerek beni babamlara götürdü. Ayıplı bir mal gibi iade edilmek istenmem ağırıma gitti. Hamile de olsam, kocamdan bir şey -hele dondurma- istenmeyeceğini böylece öğrendim.

Babamlar her şeyin farkındaydı. Yengem sürekli ‘Tali’yle evleneseydi, bunlar olmazdı.’ diyordu. Yaşar, ailemin beni sahiplenmeyeceğini bildiğinden pervasızdı. 23 günlük lohusayken, ağlayan çocuğumu susturamadığım için beni kapıya koydu.

Bana hep kadınlığı da, anneliği de beceremediğimi, asıl yerimin babamın evi olduğunu, başına bela olduğumu, tek başına aileme dönmemi, kızımı bana göstermeyeceğini söylerdi.

Katlanmak zorundaydım. Seçimim yanlıştı ve bu hayatı sürdürmek zorundaydım. Kızımın ikinci yaşını kutlamaya babamları çağırtmadığı için o gece ağlarken ‘Beni bu adamın elinden kurtaracak ya da beni rahatlatacak bir mucize olsa’ diye dua ettim.

Oldu. Ertesi gün Yaşar’dan gizli görüştüğüm komşum eşinin çalıştığı yerde memur sınavı açıldığını, başvurarak şansımı denememi söyledi. Yaşar’dan saklı kızımı komşuya bırakarak başvurumu yaptım. Sınavı da kazandım. Durumu öğrenen Yaşar, beni duvarlara çarpa çarpa döverken küçücük kızım babasını engellemek için paçalarına yapışmıştı.

Çalışacaktım ama kızıma kim bakacaktı? Yaşar, annemin Gülayşe’ye bakmasını ailemle iletişimim arttıracağından istemiyordu. Kayınvalidem de bakamayacağını söyleyince kızımı kreşe verdik.

Benim için yeni bir yaşam başlamıştı. Acemiliğim ve ürkekliğim nedeniyle çocuk muamelesi gördüğüm işyerimde, öğrenme azmim nedeniyle beni çabucak kabullendiler. Artık iki kişilikliydim. İşte seviliyor, evde horlanıyordum.

Memuriyetimin ikinci yılında Yaşar işten atılınca iyice dayanılmaz bir adam oldu. Huzur denilen şey, bana haram olmuştu. Abisine bayrak açan görümcem dışında desteğim yoktu. Aylığımı elimden alan, bana sadece yol parası veren, sigara parası için beni yalvartan Yaşar, bir pazarlama şirketine işe girip de, sıkça seyahate çıkmaya başlayınca ben ve kızım nefes alır olduk.

Dayak, fiziksel olarak canımı yakıyor, söyledikleri ise yüreğimi acıtıyordu. Sürekli kendisini aldatacak olur isem, beni nasıl öldüreceğine ilişkin senaryolar anlatırdı. Aldatılmak sabit fikri olmuştu. Beni çok hırpaladığı bir gün evden çıkıp, görümceme sığındım.

Geldi ve bir daha göstermemek koşuluyla Gülayşe’yi götüreceğini söyledi. Annesine götürmüş. Yaşardan gizli akşamları iş çıkışı sokakta oynayan kızımı çöp tenekesinin arkasına saklanarak seyrediyordum.

Kayınvalidem kızımın o upuzun güzelim saçlarını yıkamak, taramak, örmekle baş edemeyince torununun kafasını sıfıra vurdurmuş. Kızımı öyle görünce nevrim döndü. Yaşar’a telefon açıp, kızımla olmak koşuluyla her şeye katlanacağımı söyledim.

Yola gelmeme sevinen Yaşar, hayatımı daha dayanılmaz kıldı, çaresizliğimi de sonuna dek kullandı. Annemle babam sadece üzülmekle yetinip, bana gözleriyle ya da dilleriyle ‘Sen istedin.’ dediler.

Kızım babasından korkardı. Akşamları eve gelen babasına kendini öptürmemek için odasına koşup, yatağına girer, uyuyormuş numarası yaparak aklınca onu cezalandırırdı. Kızına onu sevdiğine hiç inandıramadı.

Ağzı iyi laf yapan, başkalarına mükemmel insan rolünü başarıyla oynayan, işinde mükemmeliyetçi olan Yaşar, işyerinde kısa sürede hızlıca yükseldi. Para kazandıkça ve statüsü yükseldikçe evde daha barbarlaşırken, dışarıda da demokrat ve çağdaş bir imaj edindi.

Evimize gelen giden olmaz, akşamları kızımla oyunlar oynar, ödev yapar, hafta sonları parka bile zor giderdik. Kızımın ilkokul öğretmeni, Gülayşe’nin içe dönüklüğünü aşması için destek verdi. Her türlü sosyal faaliyete katılmasını sağladı. Ev-iş dışında bir yaşamım olsun diye zorlayarak beni sınıf annesi yaptı. Ortaokul yıllarında da kızım beni üzmedi. Ana-kız yaşamımızın mutsuz değil, mutlu yönlerini abartarak yaşardık.

İşyerimdeki arkadaşlarımın bazıları durumumu biliyordu. Diğerleri de kanımca biliyordu. Zira hep eli-kolu-yüzü-gözü “morcivert” olan bir kadına, bu denli sık ve bu denli şiddetle kapı çarpmayacağını bilinirdi. Amirlerim de bilir, bilmezlikten gelir, ‘İşe gelemeyeceğim.’ diye telefon açtığımda anlayış gösterirlerdi.

Babam ölmeden beş ay önce bir iyilik yaptı ve bana ev aldı. Bu ev geleceğimi kurguladığım süreçte bana önemli bir dayanak oldu. Yaşar, kendinden babam ve ağabeyim nedeniyle boşanamadığımı bildiğinden, babam ölünce ürktü. Biraz iyi davranmağa çalıştı. Örneğin yıllardır dışarıdan liseyi bitirme sınavlarına girmeme izin vermezken, verdi.

Benim yaşımdaki bir öğrencinin çalışamayacağı kadar ders çalışıp, iki sınav dönemi sonucunda diplomamı aldığımda dünyanın en büyük başarısını elde etmişçesine sevindim.

Üniversite sınavları başvuru yapacağım günün akşamı ‘Hayır, giremezsin.’ deyince ‘Artık seni dinlemeyeceğim.’ dedim. Beni o gece dayaktan mahvederek, sözünü dinleteceğini sandı. Dinletemedi. Başvurumu yapıp, sınava girdim. Açık Öğretim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümünü kazandım. Yaptıkları, vize ve finallere girmemi engelleyemedi. Yaşar’ın ertesi yıl üniversite sınavına girerek benim fakültemde işletme okuduğunu sonradan öğrendim.

Bana olan nefreti katlanarak artan ağabeyim, miras paylaşımı sırasında tümümüze kazık atınca, küçük ağabeyim ‘Ağabeyimle aramı bozmamak için sana haksızlık etmekle hata etmişim.’ dedi. Büyümek bu olmalı…

Kızımın ortaokul mezuniyet töreni olduğu gün büyük ağabeyim kalp krizinden öldüğünde ağlayamadığımı ancak cenaze başında bundan böyle ki yaşamımı programladığımı, başına gelecekleri bilen Yaşar’ında çok üzüldüğünü söylesem…

3üncü CİLT: Ufacıktım, büyüdüm: Bekar anne oldum.

Kızıma boşanacağımı söylediğimde ‘Geç bile kaldın.’ yanıtını aldım. Davayı açtığım günün akşamı, dilekçe örneğini gören beni son kez burun kemiğimi kıracak şekilde döverek, perişan etti. Boşanacak olur isem sokağa düşeceğimi, kızımı yurt dışına kaçırarak ona hasret öleceğimi söyledi.

O gecenin sonunu karakolda, savcılıkta getirdim. Verilen raporlar on beş yıl boyunca bir kadının yaşayabileceği en çirkin şeyleri bana yaşatan Yaşar’dan bir celse de boşanmamı, kızımın da benimle kalmasını sağladı.

Hayat romanımın 3üncü cildinin yazıldığı şimdilerde, yaşamı yeniden yorumladığımı söylesem… Mesela…

Halkla İlişkiler’i bitirdim. Şimdi de İşletme okuyorum.

İşyerimde şefliğe yükseldim. Emekli olmaya niyetim yok.

Boşandıktan sonraki ay Yaşar’ın iki ev birden aldığını öğrenen kızım, bize çektirdiği yoksunluk ve yoksulluk için babasını hiç affetmiyor.

Hayat başarısının da yüksek olmasını dilediğim kızım üniversitede okuyor.

Yaşar bana yaptıklarından dolayı vicdan azabı çektiğini Gülayşe’ye sıkça söylüyormuş.

Annem yaşadıklarıma sessiz kaldığı için kendini affetmiyor.

Tek pişmanlığımın Yaşar’ı bir kez olsun aldatmadığım olduğunu söylesem…

Evimde sıkça dostlarımı ağırlıyorum.

Kızım babasını terk etmekte geciktiğimi, kendisinin asla -çocuğu için de olsa- böyle bir kocayı, (+) 1 gün bile fazla çekmeyeceğini sıkça ifade ediyor.

Neredeyse Gülayşe’nin çocuğu olan Yaşar, kızından çok çekiniyor.

Resim yapıp, sergiler açıyorum.

Arkadaşlarım bana sıkça ‘Gülmek ne kadar çok yakışıyormuş sana!’ diyor. ”

Nehir romanın özetini yazan kişiden;

15 yıl aradan sonra karşılaştığım Gülören Hanım, anlatmaya başladığında üç ciltlik bir nehir roman dinleyeceğimi bilmiyordum. Dinlediklerim aslında ‘Gülörenler’in öyküsüydü. ‘Gülörenler’e ‘seni anlıyorum’ demenin bile anlamlı olduğunu düşünüyorum. ‘Gülörenler’e destek verelim.

* Şadiye Dönümcü, Sosyal Hizmet Uzmanı.

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın