Basında Yaşlılık

Pandemiye dayanıklı mısınız?

Pandemiye dayanıklı mısınız?

SALGINDA ilgiyle takip ettiğim gazetelerden biri de New York Times (NYT) oldu. O da Hürriyet gibi okurlarını COVID-19 konusunda bilim insanları ile birlikte bilgilendirmeyi hedeflemişti. Bugün NYT’deki güzel yazılardan birini daha sizinle özetleyerek paylaşmak istiyorum.

Soru şu: Kriz/pandemi insanı mısınız?

Soru önemli. Zira bu kriz de önceki benzerleri gibi geride oldukça fazla psikolojik yük, sosyal travma bıraktı. Hatta kimilerini “post-travmatik stres bozukluğu” hastası bile yaptı. Peki neden herkes kriz stresine aynı ölçüde hassas değil? Kimler daha şanslı ya da şanssız? Bilim insanlarının verdiği yanıtlar özetle şunlar…

ÖNEMLİ

KRİZDE TRAVMA RİSKİNİZ

HERKES karşılaştığı güçlükleri atlatmakta eşit becerilere sahip olmuyor. Söz konusu sosyal krizler olduğunda da bazı özel yetenekler gerektiriyor. Mevcut bazı yetenekler ise işe yaramayabiliyor. Mesela ‘dirençlilik’ başlı başına bir yetenek sayılmıyor. Kriz insanı olmak basitçe çoklu bir etkileşimin ortak neticesi olarak görülüyor. Genetik faktörler, çevresel etkenler, sosyal yapılanmalar, kişisel yaşantılar, geçmişte yaşananlar ve daha pek çok etken krizlerde sizin direnç düzeyinizin belirleyicileri haline geliyor.

‘Travma sonrası stres bozukluğu’ bu pandemide olduğu gibi büyük sosyal krizlerden sonra en sık görülen sağlık sorunlarından biri. Neredeyse 50 yıldır bu konuda çalışan psikiyatri uzmanı Dr. Bessel van der Kallut, bakın neler söylüyor: “Çocukluğunuzu nasıl geçirdiğiniz bile önemli bir ayrıntı. Hayatınızın geri kalanında kriz ve benzeri sorunlara hangi tepkileri gösterdiğiniz, o sorunlarla nasıl başa çıkabildiğiniz de mühim birer belirleyici faktör.”

İsterseniz gelin, Dr. Kallut’un altını çizdiği önemli birkaç ayrıntıyı daha ekleyerek yazımızı bitirelim:

1) İyimser, olumsuzluklara fazla takılmayan…

2) Gerçekçi ve vicdan sahibi olmayı başarabilen..

3) İnançlı ve manevi yapılanması güçlü…

4) Bilişsel ve duygusal esnekliği sağlam…

5) Toplumsal bağlılık ve aidiyeti güçlü kişiler…

Krizlere/pandemilere daha dayanıklı oluyor.

OKUR SORUSU

KOŞARKEN MASKE ŞART MI

GENEL kanaat şu: Açık havada koşarken ya da bisiklete binerken, eğer sokak boşsa ve siz yalnız başınaysanız ya da ortalıkta ciddi kalabalık yoksa bana göre maske takmanız gerekmez. Unutmayın ki mesele öncelikle “mesafe”de! Mesafeyi korumak en büyük ayrıntı, en önemli mesele. İkinci sırada da kalabalıklardan kaçınmak geliyor. Maske takmak tabii ki önemli ama ilk ikisine dikkat etmediğinizde ister yürüyün, ister sohbet edin, ister koşun, ister bisiklete binin, işi garantiye almıyor, alamıyor.

BİR BİLGİ

GÜÇLÜ MİTOKONDRİLER PANDEMİDE DE ÖNEMLİ

YAŞAMIMIZI sürdürebilmemiz için enerjiye ihtiyacımız var. Bedenlerimiz ise “kendi enerjisini kendisi üretmek” üzere tasarlanmış cihazlar. Gıdalarla kazandığımız şekeri, yağı mitokondrilerimizde oksijen ile yakıp ATP’ler üreterek ihtiyaç duyduğumuz bedensel enerjimizi üretiyoruz. Sayıca ne kadar çok ve genç mitokondrimiz varsa, o kadar çok hammadde (şeker, yağ) kullanıyor, o kadar bol enerji üretmeyi başarabiliyoruz. Ne var ki her organımız, doku ve hücremizde aynı sayıda mitokondri yok. Kalp, karaciğer, beyin, böbrek gibi çok çalışan yaşamsal organlarımızda daha fazla mitokondri var. Kaslarımız ise tam bir mitokondri deposu. Çizgili kas hücrelerimizde ortalama 5 bin, kalp kası hücrelerimizde ise 20-25 bine yakın mitokondri barındırıyoruz. Yürümenin gençlik, zindelik, güç ve kuvvet veren etkisi de işte bu hücrelerimizdeki marifetli mitokondrilerden kaynaklanıyor.

Bir bilgi daha: Yürüyüşlerimizin temposu yükselip süresi uzadıkça da kaslarımızdaki mitokondrilerin sayısı artıyor. Neticede siz daha fazla enerji üreten, daha formda ve fit, uykuları daha güzel, bağışıklığı daha güçlü, belleği daha sağlam, daha çevik bir bedene ve daha dingin bir ruha sahip oluyorsunuz.

Özeti şudur: Sağlam bir beden ve güçlü bir bağışık için de sağlıklı mitokondrilere ihtiyacımız var.

BİR UYARI

OLUMSUZ DÜŞÜNMEK BELLEĞİ DE BOZUYOR

İNGİLTERE merkezli yeni bir çalışma, sürekli olumsuz düşünceler içinde olmanın belleği zayıflattığını, neticede de bunama riskini arttırdığını, beyinde Alzheimer hastalığına yol açabilen iki ayrı proteinin birikimini çoğalttığını gösterdi. Araştırmayı yapan İngiliz bilim grubunun sözcüsü Dr. Nathalie Marchand, “sürekli olarak olumsuz düşünmenin bunama için bağımsız bir risk faktörü olarak kabul edilmesi gerektiğini” bile ileri sürdü. Bilindiği gibi olumsuz düşünceler sadece belleği değil, uykuyu, kalp-damar sistemini, sindirim sistemini hatta metabolizmayı da kötü yönde etkileyebiliyor. Bitmedi! Sürekli olumsuz şeyler düşünmenin depresyonu da tetikleyebileceği biliniyor.

Not: Bu Yazı hurriyet.com.tr Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir