Yaşlılık

Yaş, Yaşam, Yaşlılık Üzerine – II

Yaş, Yaşam, Yaşlılık Üzerine - II

Yaşlılığa ilişkin yazılarımda bu döneme özgü güzelliklere ve olumlu özelliklere yer verdiğimde bana deniyor ki: “Yaşlı bir insan nasıl mutlu olabilir ki… İşiyosun. Üşüyosun… Üşeniyosun… Bunun neresi insanı mutlu eder?”

Evet; yaşlılık çok yönlü gerileme dönemi. Başkalarına belli düzeyde bağımlılık dönemi. Ölümün daha yakın olduğu bir dönem. Ama gençlik ya da orta yaş dönemleri çok mu kolay bir dönem?

Bir düşünün -eğer o dönemleri geride bıraktıysanız ya da elan şimdilerde sürdürüyorsanız- yaşadığınız taşkalayı. Hak etmediğiniz halde alt etme mücadelesi verdiğiniz zorlukları. Yapmak zorunda olduğunuz işleri? Yorgunluğunuzu, kaygılarınızı, gerginliğinizi, hayatın size dayattığı vazifeleri.

İnsan yaşarken hayatın dayattıklarını ’emriniz başım üstüne’ diyerek yerine getirirken fark etmiyor yaşadıklarını. İşte bir gün -çoğu kez emeklilik sonrası döneme denk düşer nedense kendine ve dolayısıyla geçmişe döndüğünde anlarsın, fark edersin. Ve de el’an yaşadığın o dönemin güzelliklerini istersen görürsün.

Yaşlılığın iyi yönü var mı? yok mu? Bence bu sorunun yanıtını ben değil, kendini “dinazor” ilan eden Mina Urgan vermeli. Ne diyordu anılarında:

“(…)Gençliğin bir mutluluk, yaşlılığın ise bir mutsuzluk dönemi olduğu mitosunu yıkmak istiyorum. Gençliğin mutluluğu, gençlerin kendileri dışında neredeyse herkesin inandığı koca bir yalandır. Hiçbir gencin ‘genç olduğum için aman ne mutluyum!’ dediği duyulmamıştır. Ama nedense ihtiyarlar ‘Ah! Gençken ne mutluydum.‘ diyerek kendilerini aldatıp dururlar.

Gençliği bir mutluluk dönemi sanmak yanılgısına düşenler, ihtiyarlığı da, acıklı, hatta biraz ayıp bir dönem sayıyorlar. ‘Artık ben ihtiyarladım’ deyince ‘hayır ihtiyarlamadınız, sadece yaşlandınız’ diyorlar. Sanki yaşlanmakla, ihtiyarlamak aynı anlama gelmiyormuş gibi, ‘ihtiyarlamak’ hafifçe müstehcen bir sözcükmüş gibi…

(…) Benden genç olanlar, benimle karşılaşır karşılaşmaz, ‘sizi çok iyi gördüm’ diyorlar selam yerine. Bunu otomatik olarak söylerken, iyi niyetliler, ‘vah zavallı! Amma da çökmüş!’ diye düşünüyorlar. Kötü niyetliler de ‘bu moruk da hâlâ ayakta kaldı’ diyorlar içlerinden.

İhtiyarlamak, hiç utanılacak, üzülecek bir durum değil. Yaşımı bildirmekten hiçbir zaman çekinmedim. Hatta iyice ihtiyarladıktan sonra, biraz gururla, neredeyse övünerek ilan etmeye başladım tam kaç yaşında olduğumu.

Atmışından sonra, yaşlanmaya yüz tuttuğunuz gerçeğine katlanmak zorunda kalırsınız. Bu acı gerçeğe katlananlar, ‘artık ben yaşlıyım’ diyenler, aklın alamayacağı bir rahata kavuşurlar. Eğer sağlık durumları az çok yerindeyse, hiç kimseye muhtaç olmadan bir evde yalnız yaşayabiliyorsa, yaşlılığın huzurlu, hatta mutlu bir dönem olabileceğini anlarlar. Bunu anladıktan sonra da, yaşlılığın nimetlerinden yararlanabilmenin yolunu arayabilirler. Örneğin, yaşlandıklarını bahane ederek şımarabilirler.(…) Ben de hiç utanmadan, elimden geldiğince sömürüyorum bu durumu.

(…) Gencecik insanlar ölüp giderken, bu kadar uzun yaşamanın bedelini ödemek zorundasınız elbette. Bu bedeli fazlasıyla ağır ödemek istemeyenlerin, ‘İyi ihtiyarlamak için yiğit olmak gerekir.’ sloganına uymaktan, sağlıkları konusunda dırdırlarını kesmekten, bedenleriyle birlikte kafalarının da yaşlanmasını engellemek için yoğun bir çaba göstermekten başka çareleri yoktur.

(…) Yaşlılığa ikinci çocukluk derler. Bende bundan yararlandım. ‘Sekseninden sonra, insanın çocuklaşmaya, hatta bunamaya hakkı vardır.’ dedim kendi kendime. ‘Vah zavallı, bunadı desinler canları isterse’ dedim. ”

Yaşayan birinin ağzından yaşlılık dönemine olumlu bir bakış daha inandırıcı olmalı. Cicero’nun yaşlılığa bakışı da aynı minvalde.

” (…)Kendilerinde iyi ve mutlu ömür sürmek için azıcık yetenek olmayan kimselere her çağ ağır gelir, ama her iyiliği kendinden bekleyen insanlar için doğal zorunlulukların hiçbiri kötü görünemez.

Yaşlılığa herkes ulaşmak ister, ulaşınca da onu kötülerler.

(…) Suç yaşlılık da olsaydı, aynı dertleri bende çekerdim, diğer yaşlı kimseler de. Oysa öylelerini tanırım ki yaşlılığa sızlanmadan katlanırlar, ‘ne iyi oldu da tutkuların zincirinden kurtulduk’ derler. Sızlanmalara yol açan suç yaşta değil, huydadır. Ilımlı olan, hırçınlık, terslik etmeyen kimselerin yaşlılığı dayanılmaz bir şey değildir; huysuzlukla terslikse, insanı her çağda sıkar.

(…) Yaşlılığa karşı en yetkin silahlar bilgili ve erdemli olmaktır. Bu erdemler uzun ve dolu bir ömür sürdükten sonra insana tadına doyulmaz bir zevk verir; çünkü bunlar insanı hiçbir zaman, dahası yaşlanınca bile terk etmezler.

(…) Yaşlıların işe yaramadığını söyleyenler denizde dümencinin hiçbir şeye yaramadığını söylemiş gibi oluyorlar, ‘Öyle ya’ diyorlar,” gemide kimi direğe tırmanır, kimi güvertede koşuşur, kimi sintineyi boşaltır, dümenciyse dümen elinde geminin kıçında rahat rahat oturur.”

(…) ‘Yaşlandıkça bellek zayıflar’ derler. İşletmezsen ya da yaradılıştan ağır işliyorsa, zayıflar elbette.(…) Ne kadar yaşlı olursa olsun, bir yıl daha yaşayabileceğini düşünmeyen var mıdır? İnsan çok yaşayınca, görmek istemediği bir çok şeyi görür. Bence yaşlılıkta en acı şey; O yaşa gelen insanın başkalarına sızıntı verdiği düşüncesinde olmasıdır.

(…) Gençliğimde bir boğa ya da bir fil kadar güçlü olmak umurumda olmadığı gibi, şimdi de gençlikteki gücümü yitirişim umurumda değil. Elinde olanı kullanmak gerek ve her ne işe girişirsen, buna gücünün yetip yetmeyeceğini düşün. Güçsüzlük; yaşlılıktan çok gençlikteki yaramazlıkların bir sonucudur.Yaşlı insan gücünü yönetmesini bilmeli, ancak gücünün yettiği kadarına el atmalı.

(…) Yaşlılığa katlanmak, kusurlarını çabalarımızla gidermek gerekir.

Sağlığı göz önünde tutmak, bedeni ölçülü olarak işletmek, gücümüzü yok edecek denli değil, tazeleyecek denli yiyip, içmek gerek.
Hem yalnızca bedene değil, asıl zihne ve ruha özen göstermeli, çünkü yağsız kalan lambanın söndüğü gibi bunlar beslenmezse, yıkıma uğrarlar.

(…) Kendisini işe veren, çalışan insan, yaşlılığın ne zaman geldiğini duymaz. Böylece yavaş yavaş ayrımına varmaksızın yaşlanır ve birden çöküvermez de ağır ağır söner.(…) Öğrenim ve bilgi ile beslenirse, insana istediğini yapma zamanı bırakan yaşlılıktan hoş bir şey yoktur.

(…) Yaşlılık, hele onurlu bir ömür sürenlerin yaşlılığı, insana bütün gençlik zevklerinden daha değerli sayılacak derecede büyük bir saygınlık kazandırır.

Her şarap eskimekle ekşimediği gibi, her insan da yaşlanmakla aksileşmez.

(…) Evet ölüm yaşlılardan uzun süre uzak kalamaz. Ama onca yıl yaşayıp da ölümün küçümsenmemesi gerektiğini anlamayan yaşlıya yazık. Ölüm ruhu tamamıyla yok ediyorsa, üzerinde durmaya değmez yok. Onu sonsuz bir ömür yaşayacağı bir yere götürüyorsa, o zaman istenilmesi gereken bir şeydir. Üçüncü bir olasılık da yoktur ya. Gençlerin ölmesi bana, harlı ateşin bol suyla söndürülmesi gibi gelir. Yaşlıların ölümüyse;, geçmiş bir ateşin hiçbir etkiyle değil de, kendiliğinden sönmesi gibidir.

(…) Yaşlılar olgunluktan ölür. Bu olgunluk bana öyle tatlı geliyor ki; ölüme yaklaştıkça uzun bir deniz yolculuğundan sonra karayı görür gibi oluyor, sonunda limana varacağımı sanıyorum. Bir ömür sonunda en iyi şey; doğa kendi yarattığı yapıtı yavaş yavaş yok ederken, aklın ve duyguların olduğu gibi kalmasıdır.

(…)Yaşlılık yaşamın son perdesidir; bir oyunun bizi usandırmasından nasıl kaçınıyorsak, yaşlılıktan usanmaktan da kaçınmalıyız, hele yaşama doymuşsak…”

İşte yaşlılık aynı zamanda böyle bir şey. Ama bir duygu var ki; aslında hayatın her döneminde yaşanan ama yaşlılık döneminde daha da yoğunlaşan, o yaman yalnızlık duygusu. İşte onunla baş etmek çok zor.

O duyguya ilişkin yazılacak çok şey olsa da, kanımca bir turist rehberi olduğunu düşündüğüm Serapcanın yazdığı aşağıdaki gerçek öykü tek başına yeterli olacak.

“(…) Kahramanımız erkek. Yaşlı, ufak, tefek sevimli bir amcacık. Hiç evlenmemiş, dolayısıyla çoluk çocuk hak getire, bilinen yakın akrabası da yok. Emekli olduktan sonra Japonlar’ın maaşları yarıya iniyor, yaşlı amcanın da gelirinde çok önemli bir azalma olmuş ama aç kaldığı söylenemez. Sonra bir gün, Tokyo’nun merkeze yakın yerlerinde bile rastlanan evlerin arasındaki sebze bahçelerinden sebze çalmaya ve çaldıklarını sokak başlarında, başka satıcıların üçte bir fiyatına satmaya başlamış. Örneğin; karnı baharın normal fiyatı 200 yen’ken bizimkinden 80 yene alınabilirmiş.

Aynı yaş grubundan olmakla birlikte daha ilginç bir hayat yaşayan, yani yemek yapan, alışveriş eden, komşusuyla merhabası olan nineler arasında, bu ucuzcu amcanın namı süratle yayılmış. Adamın her gün başka bir sebze satıyor olması da açıkçası kimsenin dikkatini çekmemiş. Ta ki bir gün bahçesindeki turpların ‘iki ayaklı yaşlı bir tavşan’ tarafından yürütüldüğünü fark eden küçük çiftçi polisi arayana kadar.

Yaka paça götürüldüğü polis merkezinde ‘Neden çaldın?’ diye sormuşlar. ‘O kadar yalnızdım ki’ deyip devam etmiş: ‘konuşacak birilerini bulmak için bu yola başvurdum. Fiyat ucuz olduğundan alıcılar başıma üşüşüyordu, sadece pırasanın miktarını değil, o günkü hava durumunu, değişen dünyayı, her şeyi konuşuyorduk. Bunca kalabalığın içinde, benim kadar yalnız olup günlerce konuşamamak ne korkunçtur bilemezsiniz.’

Ne desem ki son söz yerine. “İçinden geçtiğin zaman gibi çoğalacaksın” diyen Umut’tan esinlenip “içinden geçtiğiniz zaman gibi çoğalın hepiniz yaşamınızın her döneminde, inşaallah” desem olur mu ki…(ŞD/EÜ)

__________________________________________________________________

* Şadiye Dönümcü, sosyal hizmet uzmanı.

* Başlık: Umut Yanardağ

* Mina Urgan. Bir Dinozorun Anıları. Yapı Kredi Yayınları, 20. Basım,1998. (Yaşlılık ve Ölüm ” başlıklı (s: 10-66) bölümden alıntı.)

* Cicero.(Çevirenler: Dr.Ayşe Sarıgöllü-Türkan Tungo) Yaşlılık ve Dostluk. Cumhuriyet Dünya Klasikleri, Eylül-1198 (s:11-56)

* Serapcan. Bir Yalnızlık Ağıdı. (üzerine not düşülmemiş bir gazete kupüründen alıntılandı)

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

İlgili Mesajlar

Bir cevap yazın