Basında Yaşlılık, Hayata Dair

Yaşamın anlamı nedir? Bu soru sizce felsefi mi yoksa biyolojik mi?

Yaşamın anlamı nedir? Bu soru sizce felsefi mi yoksa biyolojik mi?

İnsanlar olarak varlığımızın nefes almanın ötesinde önemi olması gerektiği fikrini sarsmamız zor. Hayat başlar, biter, evet, ama kesinlikle daha büyük bir anlam vardır. Sorun şu ki, kendimize anlattığımız bu hikâyeler sert gerçekliği yumuşatmak için yetersiz kalmaktadır: Evren söz konusu olduğunda, belki de kısa ve rastgele toplanan enerji ve maddenin koleksiyonlarından başka bir şey değiliz. Ve bir gün, hepimiz yok olup gideceğiz.

Tabi bir gün, ama henüz değil diye de düşünebiliriz. Hayatta iken sürekli anlam arar dururuz. Bazıları bunu dinde arar, bazıları ise kariyer, para, aile veya hayal âleminde. Aradığımız ise, psikologların “amaç” dediği şeydir.

‘Hayat amacı’ nedir?

“Hayat amacı” kavramı, yanlış tanımlanmış ve hatta bilime aykırı görünebilir. Ancak giderek artan bir araştırma yığını, “amacın” ne olduğunu ve hayatlarımızı nasıl etkilediğini tespit etmeye çalışıyor. Amacı olan insanlar daha uzun yaşıyor, daha iyi uyuyor ve daha iyi seks yapıyorlar. Amaç inme ve depresyon riskini azaltıyor. Diyabetik kişilerin glikoz düzeylerini yönetmelerine yardımcı oluyor. Bir ilaç şirketi bunu şişeleyebilse milyarlarca dolar kazanırdı. Ancak sizde kendi amacınızı bulabilirsiniz üstelik tamamen ücretsiz.

Amacın sağlığımızı nasıl etkilediği üzerine yapılan çalışma Nazi toplama kamplarından kurtulan Avusturyalı bir psikiyatr Viktor Frankl ile başladı. Tutsaklardan bazılarının hayatta kalma ihtimalinin diğerlerine oranla çok daha fazla olduğunu fark etti. “Yaşamım hiçbir amaç taşımıyor ve bu nedenle devam etmenin bir anlamı yok” diye düşünenler zaman içerisinde kayboldu, “diye yazdı daha sonra.  İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Frankl, çalışmalarını amaç rolünü anlamaya adadı ve bulgularına dayanan bir terapi geliştirdi.

Yaşamdaki yön duygusu olarak AMAÇ

Günümüzde araştırmacılar, amacı, yaşamdaki bir yön duygusu olarak tanımlamaktadır – bir kimsenin temel değerlerini içeren uzun vadeli bir hedef, bu hedef ise yaşamı, kişi için değerli kılar ve günlük davranışlarını şekillendirir. “Amaç kavramı”  son yirmi yılda büyük bir ilgi uyandıran, öznel mutluluk* tanımının da bir bileşenidir esasında (bkz. “Amacı nasıl ölçüyorsunuz?”). Bu nedenle, 2012’de Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon, her yıl güncellenen Dünya Mutluluk Raporu’nu oluşturmuştur.

Mutluluk ölçütleri “eşitsizlik” gibi daha geniş toplumsal konuları yansıtabilir, ancak araştırmacılar mutluluğu oluşturan bireysel unsurlara baktıklarında sadece  “Amaç”’ın dahi sağlık üzerinde benzersiz bir etkisi olduğunu ortaya koymuşlardır. Özelikle son 10 yılda “amacın ” sağlığa yararları ile ilgili bulgular ciddi biçimde öne çıkmaya başlamıştır. Tedavi sırasında amaç belirleyen alkoliklerin, altı ay sonra yoğun şekilde içmeye devam etme olasılığının daha düşük olduğu ortaya çıkmış; bir amacı olan kişilerde yaşla birlikte uyku bozukluklarının daha az yaşandığı ve amacı olan kadınların cinsel yaşamlarında daha mutlu oldukları tespit edilmiştir. Michigan Üniversitesi’nden bir halk sağlığı araştırmacısı ve “Life on Purpose” adlı kitabın yazarı Victor Strecher, bu bulgular “istatistiksel olarak yaş, ırk, cinsiyet, eğitim, gelir, sağlık durumu ve sağlık davranışları arındırıldıktan sonra bile” devam ediyor demektedir.ABD’deki 7000 orta yaşlı insanla yapılan araştırmada, amaç anlamında küçük artışların bile sonraki 14 yıl boyunca ölüm oranlarında ciddi düşüşlerle ilişkili olduğu belirlendi. 50 yaş üzeri 9000’den fazla İngiliz üzerinde yapılan bir diğer araştırma ise, eğitim, depresyon, sigara içme ve egzersiz gibi unsurlar arındırıldıktan sonra bile bir amaç benimseyenlerin ölüm riskinin % 30,  kalp rahatsızlığı riskinin % 27, felç riskinin % 22 ve Alzheimer hastalığı riskinin % 50 kadar azalttığını gösteriyor.

Strecher, amaç konusunun halk sağlığı araştırmalarında öncelikli olarak yer almamasının sebebini biraz anlaşılamaz olmasına bağlıyor. “Yeterince bilimsel hissedilen bir yapı değil. Bu fiziksel bir sorun ya da yeni bir ilaç ya da bir gen olsaydı, emin olun ciddi fonlar konuyla ilgilenecekti” diyor.

Sağlığa yararları

2007 yılında 132 farklı ülkedeki 141.000 kişi ile gerçekleştirilen bir ankette, zengin ülkelerden ankete katılan insanlar kendilerini mutluluk ölçütlerine göre daha yüksek bir seviyede değerlendirirken, yoksul ülkelerden ankete katılanların kendilerini daha kanaatkâr ve tatminkâr olarak gördükleri ortaya çıktı. Anket sonuçlarını analiz eden Charlottesville’deki Virginia Üniversitesi’nden Shigehiro Oishi, bunun kısmen doğru olduğunu belirtiyor; çünkü gelişmekte olan ülkelerdeki insanların üzerinde odaklanacak daha somut şeyler var. “Hedefleri belki de daha nettir: hayatta kalmak ve inanmak gibi. Zengin ülkelerde ise, çok sayıda potansiyel seçim var bu da net bir görüş elde etmeyi zorlaştırıyor” diye belirtiyor. Aranılan amaç başka bir ifade ile belirtirsek  “dini inanç”  olabilir mi? Oishi’nin araştırması, hayatlarını anlamlandırma konusunda en yüksek derecelendirmeye sahip ulusların da en dindar uluslar olduğunu bulmuştu. Ve dindar insanlar daha fazla amaca sahip olduklarını bildirirler. Fakat dindarlığı ve amacı sağlık açısından birleştirme çabaları bazı farklılıkları ortaya çıkardı. Dindarlık, örneğin, kalp krizi veya inme riskini azaltmadığı gibi dindar olmayan insanlar da, kendilerini anlamlı hissettikleri farklı bir amaca sahip olabiliyor. Virginia Üniversitesi’nden Samantha Heintzelman  “Aslında, çok azımız ölçeğin en alçak tarafında yer alan dünyadaki anlamsızlığa odaklanmaya eğilimliyiz.  Çoğu insan hayatlarının oldukça anlamlı olduğu görüşünde” diyor.

Peki, bu anlam, bu amaç duygusu aslında sağlığınızı iyileştirir mi? Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi’nden Steven Cole,  “İnsanlar daha uzun yaşıyorsa, bunu destekleyen bazı biyolojik bulgular olması gerekir” diyor. Cole yıllarca yalnızlık ve stres gibi olumsuz deneyimlerin, kardiyovasküler hastalık, Alzheimer veya kansere neden olabilen iltihaplanmayı teşvik eden gen ifadesini** nasıl artırabileceğini araştırdı.

Hedonizm ve evdemonizm

2013’te Cole, mutluluğun “gen ifadesi” üzerine etkisini incelemeye koyuldu. İki tip üzerinde yoğunlaştı: hedonik (hazza dayalı-zevk ve ödül tarafından güdülenen)  ve evdemonik (kişisel tatmine dayalı-tatmin edici bir amaç tarafından güdülenen). Katılımcılardan bu iki yönü, bir önceki haftaya kıyasla mutluluk seviyelerini göz önüne alarak değerlendirmelerini istedi. Örneğin, ne sıklıkta mutlu olduklarını (hedonik) veya yaşamlarını ne ölçüde anlamlı hissettiklerini (evdemonik ) değerlendirmelerini istedi. Sonuçta yüksek skordakiler her iki tipte de düşük depresyon seviyeleri ile korelasyona girmiş olsa da, gen ifadesi üzerinde ters etkilere sahipti. Hedonik tarafta skorları yüksek olanlarda, iltihaplı genlerin daha fazla ifadesine ve hastalıkla mücadele eden antikorlarla ilgili genlerin daha düşük ifadesi sahip olduğu gözlendi; bu da yalnızlık ve stres anında ortaya çıkan bir yapıydı. Evdemonik tarafta yüksek skora sahip insanlar için ise tam tersi oldu. “Her yerde sürprizler vardı” diye konuşan Cole, “En büyük sürpriz, benzer şekilde aynı mutluluk hissine sahip olmamız, ancak biyolojinin çok farklı görünmesi” diyor Cole, amaç/anlam odaklı evdemonya’nın, kalp hızını, adrenalini ve solunumunu artıran ani tehlikelere karşı sinir sisteminin tepkisini azaltmasından şüphelendi. Bu stres- tepki sisteminin aşırı aktivasyonu, kronik streste gözlemlendiği gibi, gen ifadesi olarak zararlı iltihaplanmaya neden olmaktaydı. Buradan yola çıkarak Cole, “‘Sanki vücudumuzda bize daha az kork, daha az endişeli ol” diyen bir şey olabilir” diyor. “Eğer amaçları olan insanlar daha uzun yaşıyorsa, bunu destekleyen bazı biyolojik bulgular olmalı” Bu “bir şey” beyin bölgesindeki ventral striatum adı verilen yer olabilir mi? Ventral striatum insanların değer konusuna odaklanmaları istendiğinde beyinde aktive olan bölgenin adıdır.Cole, henüz yayınlanmamış bir araştırmada, bu bölgesi daha aktif olan kişilerin, Evdemonik tarafta olan kişilerle benzer şekilde gen ifadesi sergilediğini bulmuştu. Pozitif ve kendinizden daha büyük bir şeye/amaca odaklanmak ventral striatum’u harekete geçirebilir bu da amigdala gibi stres tepkisini genellikle teşvik eden alanları baskılayabilir. Bunun bir başka göstergesi, amaç odaklı insanlarda daha düşük amigdala aktivasyonu gözlemlenmiş olmasıdır. Bir diğer çalışma, evdemonik tarafta olan kişilerin hem faal bir ventral striatuma hem de daha düşük seviyelerde stres hormonu kortizole sahip olduğunu gösteriyor. “Değer verdiğiniz şeyleri korktuğunuz şeylerin üzerine yazabiliriz,” diyor Cole. Amacın biyolojiyi nasıl etkileyebileceğine dair alternatif bir teori, telomerlerin*** korunmasıdır. Stres azaltma üzerine yapılan bir araştırma, telomerlerin meditasyon ile korunabileceğini bulmuştur. Ancak detaylı incelemede, faydanın doğrudan doğruya meditasyon değil, amaç/niyet ile de bağlantılı olduğu gözlemlenmiştir: Amaç sahibi kişilerin telomerleri daha iyi korunmaktadır.

Buna benzer bulgular nedeniyle, bazı araştırmacılar, amaç konusunun kamu politikalarının da içerisinde daha fazla yer alması gerektiğini düşünüyor. Fort Collins’deki Colorado Eyalet Üniversitesi’nden Michael Steger, bunun yapılması, erken ölüm oranını düşürebilir,  toplum sağlığını arttırır ve tıbbi yardıma ihtiyacı azaltır diyor.

Peki, ama amacımızı nasıl tespit edeceğiz. Bunun için birkaç farklı strateji mevcut. Telomer üzerine yapılan çalışmada da belirtildiği gibi, meditasyon etkili olabilir. Ve diğer araştırmalar rastgele iyilik eylemleri gerçekleştirerek eudaemonik tarafın güçlendirilebileceğini göstermiştir. Cole, diğer insanlara fayda sağlamayı amaç olarak edinmenin çok yardımcı olduğunu söylemektedir.“Ancak şart değil” diye ilave ediyor, bir dağa tırmanmak gibi başkaları için anlam ifade etmeyen bir hedef için çabalamak da sağlığı güçlendirici biyolojiyi yaratmak için yeterli olabilir.

Steger, amacınızı belirlemek veya güçlendirmek için, önce yaptığınız işi daha anlamlı hale getirmeye veya ilişkilere daha fazla yatırım yapmaya odaklanarak küçük hedeflerle başlamayı öneriyor. Strecher, hayatta – aile, iş, toplum ve kişisel – dört alanın her biri için farklı bir amaç belirlemeyi ve odaklandıklarınızın hedeflediklerinizin zaman içinde değişebileceğini kabul etmenizi öneriyor.

Amaç hapları

“Öldüğünde mezar taşına ne yazılsın istiyorsun?” ya da “hayatta iken örnek almak istediğin kişileri belirlemeye çalış!” diyor. Strecher. Ayrıca bir çeşit “amaç hapı” olarak hizmet edebileceğini umduğu Jool adlı bir uygulama geliştiriyor. Bu uygulamada kullanıcılar kendileri için bir değerlendirme ile başlıyor ve devam ettikçe teşvik ve rehberlik alıyorlar. Hâlihazırda bu uygulama bazı şirketler tarafından çalışanların amaçları konusunda bilgi sahibi olmalarına yardımcı olmak ve verimliliği artırmak için test ediliyor. Ekibi, bir yıldan fazla bir süredir kullanıcıların ilk gruplarını takip ediyor ve önümüzdeki aylarda çalışmaları genişletmeyi planlıyor.

Depresyonda olan insanlar için hayatta amaç ve anlamı arttıran daha başka terapiler de mevcut. Örneğin, California’daki Stanford Üniversitesi’ndeki Dolores Gallagher-Thompson, bilişsel davranış terapisinin anlam farkındalığını geliştirebileceğini bulmuştur. Terapide hastalarını, çocuklarına ve torunlarına nasıl iyi bir örnek teşkil edebileceklerini düşünmeye teşvik ediyor.

Asla geç değil

Amaç sabit bir varlık değildir – hayatta değişikliklerle paralel olarak sabitleşir ya da anlamını yitirir. Örneğin, emeklilikten sonra birçok kişi için iş amaç olmaktan çıkar ve anlam kaybolabilir, ancak topluluğa girerek, başkalarına yardım ederek ve sosyalleşerek tekrar geri kazanılabilir.  Hill’in belirttiği gibi amaç yaş ile oldukça alakalıdır. Amacın sağlığa olan etkisi kişinin 20 yaşında mı yoksa 70 yaşında mı olduğunla da çok belirgindir. Amaç farklı da olsa amacın kendisi oldukça faydalıdır. Bir başka deyişle, yaşamın anlamını aramaya başlamak için asla geç değildir.

Amacın sağlık ve ömrün uzunluğunu etkileyip etkilemediğini belirlemek için öncelikle onu ölçmek zorundasınız. Bunu yapmak için, birçok araştırmacı Madison’daki Wisconsin Üniversitesi’nden psikolog Carol Ryff tarafından 1980’lerde geliştirilen bir metodu kullanır.

Ryff öznel mutluluğu altı farklı bileşen üzerinden ölçer: Özerklik; Çevresel hâkimiyet (günlük yaşantımızı kontrol altında alma hissi); Kişisel gelişim; Başkaları ile olumlu ilişkiler; Hayat amacı ve Kişisel memnuniyet. Her bir bileşen için katılımcılar bir dizi ifade okur ve “kesinlikle katılmıyorum” dan “kesinlikle katılıyorum” ya kadar değişen altı değerlendirmeden birini seçmesini ister. Bu metot sıklıkla ulusal refah düzeylerini değerlendirmek için de kullanılır.

Amaçlar açısından bakıldığında  “Hayatımdaki amaçlarım bana hayal kırıklığından daha çok bir tatmin kaynağıdır” veya “Son tahlilde hayatımın çok fazla değerli bulunduğu konusunda emin değilim” gibi ifadeler sorgulanır.

Yüksek puanlar şu tip ifadelere katılanlara, “Bazı insanlar amaçsızca hayat boyunca dolaşıyor, ancak ben onlardan değilim” ve şu ifadelere katılmayanlara veriliyor: “Günlük yaşarım ve geleceği düşünmem “. Skorlamaya göre en düşük yüzde 25 puanı alanların amaçları olmadığı ya da düşük seviyede amaçları olduğu kabul edilir. En üst dilimdeki yüzde 25 içerisindeki birinin ise hayatına yön veren kuvvetli amaçları olduğu, hayatını kendine göre anlamlı geçirdiği ve kişiye yön veren kuvvetli inançlara sahip olduğu kabul edilir.

Derleyen: Özant Yüzak

Öznel Mutluluk* (Subjective well-being) İngilizce “mutluluk” sözcüğü birkaç farklı anlam ifade eder (örn. Sevinç, memnuniyet vb.) Bu nedenle birçok bilim insanı “öznel mutluluk” terimini tercih eder. Bununla birlikte, öznel mutluluk kişinin hayatının bir değerlendirmesini içeren bir şemsiye terimdir –  Anahtar, kişinin kendisinin hayatın değerlendirmesini yapmasıdır –  Böylece, kişi kendisi yine kendi seçtiği standartlara göre hayatını değerlendirir.  

Gen ifadesi** DNA’da depolanan bilgi, proteinlerin veya başka moleküllerin yapılması için yönergelere dönüştürüldüğünde, bu olaya “genin ifade edilmesi” ya da kısaca “gen ifadesi” denir. * Gen ifadesi, bir hücrenin değişen çevresine yanıt vermesine olanak tanıyan sıkı düzenlenmiş bir süreçtir.

Telomer*** Her bir DNA sarmalının ucunda bulunan ve kromozomları koruyan parçalardır. Tıpkı ayakkabı bağcıklarının ucundaki plastik parçalara benzerler. DNA’yı hasardan ve parçalanmaktan korurlar ancak yaş ve stresle kısalırlar. 

Not: Bu Yazı herkesebilimteknoloji.com Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir