Basında Yaşlılık

Herkesin Annesi Olmak Yazar: İpek GÜRKAYNAK

Herkesin Annesi Olmak Yazar: İpek GÜRKAYNAK

Yaşlı olmak hoşuma gidiyor benim! Daha ge­çen hafta, sokakta karşıdan karşıya geçip kaldırı­ma yaklaştığımda, yanımda yürüyen tanımadığım bir genç insana, “evlatçım, kaldırıma çıkarken ko­lunuza dayanabilir miyim, çok yüksekmiş” dedim. Hemen uzatıverdi kolunu…

* Bu yazıyı Birikim dergisinin, Haziran/Temmuz 2019 sayısında yer alan “Yaşlılara da bir yer var mı?” başlıklı dosyadan kullandık.

Çiçeği burnundalıkla, yeniyetmelikle, gençlik­le hatta orta yaşlılıkla ilgili bir dosya olsaydı bu, kimse bana, “yazı yazar mısın bu dosyaya?” de­meyecekti.

Oysa ben ne zaman, yaşımdan, yaşlan­dığımdan, yaşlı olduğumdan dem vursam, karşımdaki, benden çok daha genç kişi(ler), “a, olur mu hiç”; “ben sizin enerjinize hayranım, keşke bende de olsa” gibisinden bir lafla başlayıp, “hem 72 yaş ne ki, artık orta yaş sayılıyor biliyorsunuz” gibisinden bir cümleyle devam ediyor ya da ko­nuyu sonlandırıyor(lar).

Yaşlının yaşlılığının far­kında olması, bunu açıkça ortaya koyması (itiraf etmesi?), o konuda söz sahibi olması yasak yani. Başka hiçbir yaş grubu için bu reddediş söz konu­su değil sanırım.

“Yaş almak” da neymiş; yaşlanıyoruz işte. Yaş alma falan değil; yaşlılık, yaşlanmışlık. O kadar. Alınan bir şey, alınmayabilirdi ya da alındıktan sonra başkasına verilebilir ya da devredilebilir­di. “Yaş almayacağım ben, teşekkür ederim. Sizde kalsın” ya da “almayacağım; bendekini size vere­yim” denilebiliyor mu?!

Kendine, yaşlanmışlığıma acıma oyununa gel­meyeceğim. “Doğal bir süreç” gibisinden laflar da etmeyeceğim. İşin psikolojisine, bilişsel süreçle­re falan hiç girmeyeceğim. Hukuksal, teknik vb. olarak yaşlı kimdir, yaşlı kime denir/denmeli so­rularına yanıt da aramayacağım.

Uzmanlar bunla­rı yapıyor. Kuramsal, bilimsel, araştırmaya daya­lı olandan değil, benim ya da yakınlarım tarafın­dan deneyimlenmişten, yaşanmışlığa dayalı olan­dan ya da gözlemlenenden söz edeceğim. Hani, neredeyse, yaşlının iç dünyasına gireceğim demek geliyor içimden. Kendi deneyimlerim ve gözlem­lerim üzerinden de yapıyor olsam, bunu söyle­mek, böyle söylemek, biraz fazla kendini büyümsemek olur diye kaygılanıyorum.

Yine de, belki o dünyanın, bana özel ya da herkese ait kapısını aralama çabası denilebilir. Bu çabayı gösterirken, daldan dala konmayı, kendimi serbest çağrışımın akışına bırakmayı düşünüyorum!

Yaşlı olmak hoşuma gidiyor benim! Daha ge­çen hafta, sokakta karşıdan karşıya geçip kaldırı­ma yaklaştığımda, yanımda yürüyen tanımadığım bir genç insana, “evlatçım, kaldırıma çıkarken ko­lunuza dayanabilir miyim, çok yüksekmiş” dedim. Hemen uzatıverdi kolunu karşımdaki… Aynı şekil­de, otobüste anında yer verileceğini bilmenin keyfi. “Geç şöyle teyze”nin, sen diye hitap edilmiş olma­nın yarattığı kızgınlığı aşan, örtüveren, görünmez/ duyulmaz kılan rahatlatıcılığı. Gerçi son zamanlar­da yaşlılara otobüste yer vermeyin diye bir akımın da olduğunu biliyorum! Neymiş efendim: Yaşlıda hareketsizliğe katkı yapılmayacak, egzersiz özendirilecekmiş! Elde paketlerle, dermansız bacaklar üzerinde dikilmek, egzersizmiş yani! Hadi canım!

Yaşlıysanız, daha aldırmaz, toplumsal kurallara daha başkaldırıca olabiliyorsunuz (kuzinim buna “nasıl olsa yakında gidiyorum, ne istersem yapa­rım!” diyor).

Yaşıma sığınıp yapabildiğim nice şey var ki daha gençken yap(a)mazdım. Bunun basit örnekleri: Etrafı uluorta eleştirmek! Restoranda yemeği geri göndermek. Müzik sesinin yüksekli­ğinden yakınmak. Söz aramızda, beni gençliğim­den beri tanıyan dostların, bunu okusalar, “hadi hadi, sen gençken de yapardın bu ve daha nice ukalalıkları” diyeceklerini de öngörebiliyorum!

Ama bir sorun var: Biga pazarında, ne zaman, abladan/yengeden, önce teyzeye sonra da anneye, nasıl desem, “terfi” ettiğimi, düşün düşün bula­mıyorum. Ama bunun, adım adım ve son yirmi yılda olduğu kesin zira Biga’da kesintisiz oturma­ya başlayışımız yirmi yıl önceydi.

Çoook istenirse, herkesin annesi oluş, bir tür terfi olarak nitelendirilebilse de (!) siz yerine sen denilmek -yukarı­da bu konuda ne demiş olursam olayım- hiç öyle değil. İşte burası, bir, hatta iki, anının/anekdotun hadi adlı adınca söyleyeyim, yaşlı ayrımcılığına ilişkin iki yaşanmış vakanın tam yeri:

1. 1990’lı yılların başları olsa gerek. Kayınva­lidemi doktora götürdüm. Çıktığımızda pek key­fi yerindeydi. “İlaç verdi ya doktor, hemen keyfi­niz yerine geldi” dedim. “Yok, ondan değil” dedi ve devam etti “Bak kızım, herkes beni nasıl görür bilmem ama ben kendimi bir hanımefendi olarak görürüm. On yılı geçkin zamandır doktora yalnız gitmedim; ya sen götürdün, ya Mehmet, ya Gü­len. Doktor bizi karşısına oturtuyor, beni götüre­ne dönüyor ve “Nesi var teyzenin?” diye soruyor. Siz soruyu yanıtlıyorsunuz. Sonra bana dönüyor, “Hadi teyze bi soyun da muayene edelim seni” di­yor. Muayene bittikten sonra yine size dönüyor ve hangi ilaçları içmem ya da neler yapmam ge­rektiğini size anlatıyor. Bu doktor, bana döndü ve “Neyiniz var efendim?” dedi. “Buyrun, içeri­de üzerinizdekileri çıkartın” dedi; hangi ilacı ver­diğini, hangi egzersizleri yapacağımı bana anlat­tı. Hem benimle konuştu hem de bana ‘siz’ dedi. Tedavisi hiç işe yaramasa da ben bugün yarı yarı­ya iyileştim.”

2. Çok sevdiğim bir arkadaşımın -Akın’ın-yıl­lar önce anlattığı bir şeyi, aklımda kaldığı gibi paylaşacağım: “Annemle birlikte, Konur Sokakla Olgunlar Sokak’ın köşesindeki, şimdi hastane olan yerden çıktık ve yürüyerek Meşrutiyet  Caddesi’ne, oradan da Karanfil Sokak’tan inerek Ziya Gökalp’e geldik. Tam karşıya geçmek için üst ge­çidin merdivenlerine yönelmiştik ki annem kolu­mu sıkıp beni durdurdu ve yüzünü bana dönüp ‘sana bir şey anlatacağım’ dedi; gözlerinde yaş var­dı. ‘Aman anneciğim ne oluyor?’ deyince ben, şu­nu anlattı: Birkaç hafta önce bir gün, alışveriş yap­mak için Kızılay’a inip tam da o anda bulundu­ğumuz noktaya gelmiş. Eve dönmek üzere taksiye binmek için karşıya geçmesi gerektiğinde, üst­ geçidin merdivenleri gözünde büyümüş; bakmış, yol da epeyce boş. Hemen oracıkta duran trafik polisinin yanma gidip ‘memur bey, karşıya geç­mem gerek ama merdivenleri çıkıp üst geçitten geçecek dermanım yok; acaba şuradan geçivermeme yardım eder misiniz?’ demiş. Trafik polisi­nin yanıtı ‘Hanım eğer merdiven çıkamayacak ka­dar yaşlıysan, evinde otursaydın’ olmuş. Anlatısı­nın sonuna geldiğinde, ağlıyordu annem.”

Yukarıdaki örneklerin birincisinden çıkarılacak ders yalnızca doktorlar vb. profesyonellere değil, bize (bana, eşime, yaşlı kişinin aile bireylerine) de ait. Kayınvalidemin anlattıklarını o ana dek fark etmemiş olmak, o -en hafif sıfatla- şaşkın dok­torlara “kendisine sorun efendim sorununun ne olduğunu, bana değil” dememiş olmak da bizim ayıbımız.

Yaşlılıkla ve yaşlılarla ilgili önyargılar ve ayrım­cılık, yaşçılık, bilinçaltı yanlılık vb. olgular cilt­ler dolduracak ölçüde. Ben burada, kendi deneyimimden gelen bir örnek daha vereyim:

Susam Sokağı adlı TV programına danışmanlık yaparken, programdaki, tıp öğrencisi olan genç kadının bir anneannesi ya da babaannesi olsa da, arada bir torununu ziyarete gelse, izleyen çocuk­lara, farklı kuşakların birbiriyle ilişkisini de gös­terecek fırsatlar yaratılsa diye konuşuyorduk bir gün; masanın bir tarafında ben ve diğer danışman arkadaş, karşı tarafında da, o zamanki TRT ço­cuk ve gençlik yayınları sorumlularından kişiler.

Ben bir ara, “Ah olanak olsa da Macide Tanır’a ri­ca edilse, o oynasa yaratılacak anneanne/babaanneyi” dedim. TRT ekibinden, çok sevip çok dost­luk ettiğim, genç denecek yaşta kaybettiğimiz bir kadın “Ama olmaz ki ipek Hocam, Macide Hanım çok genç ve dinç; tayyörlü falan” dedi.

Ben şaşır­dım zira Macide Hanım’ın annemin, kendinden az daha genç bir sevgili arkadaşının liseden sınıf arkadaşı olduğunu biliyordum; yani Tanır az çok annem yaşında! Bunu söylediğimde TRT mensu­bu arkadaş, “yaşı tutmaz demiyorum; görünümü genç” gibisinden bir şey söyledi. “Aa, dedim, siz Barış Manço’nun Süper Babaanne’ sindeki gibi bir görüntü istiyorsunuz!” Karşımdaki duraladı. Bas­tırdım: “Sizin anneanneniz yaşıyor mu ya da siz, Susam Sokağı’nın tıp öğrencisi kızı yaşındayken, anneanneniz sağ mıydı?” Yanıt: “Evet”. “Peki, ba­ğa gözlüklü, biraz kambur, melek yüzlü, titrek sesli, yapyaşlı birisi miydi yoksa Macide Tanır gi­bi birisi mi?” Sonunda Macide Tanır oynadı Su­sam Sokağı’nın anneannesini!

Başka türlü yaşlılık örnekleri vereyim aşağıda; ciddi önyargı ya da ayrımcılık içermeyenler:

“Sizin spor şık tercihlerinize bayılıyorum. Abiyenin altına da düz ayakkabı giyiyorsunuz mese­la” diyor bir arkadaşımın kızı. Ah kızcağızım, bilsen ki bu bir tercih -ya da şimdinin deyimi ile, tarz- değil, zorunluluk! Ayak numaramın, 40’lı yaşlarımdan bu yana iki numara büyüdüğü bir yana, ayaklarım o kadar rahatsız ki, öldürsen to­puklu giyemem. Amaaa, renkli, bol desenli giysi­ler giymekten çekinmiyorum. Cart  bordo montumu giyerken, her sefer, görümcemin vaktiyle anlattığı bir şey geliyor aklıma:

Kendisi Amerikan Kız Koleji’nde lise öğrencisi iken, onların gözün­de bin yaşında olan bir Amerikalı öğretmenleri sı­nıfa girdiğinde bütün kızlar bir hiii çekmiş ve ka­dına belli etmeme çabasıyla elleriyle ağızlarını ka­patarak kıkırdamışlar. Niye mi? Bakın, zil çalma­sından beş dakika önce dersi tatil eden öğretmen onlara, kulağa küpe olabilecek neler demiş:

Bugün derse girdiğimde, şaşırdığınızı ve bana gül­düğünüzü gördüm, duydum. Nedenini tahmin edebiliyorum; kıpkırmızı ceketim! Sizin bildiği­niz, az çok benim yaşımda olan öteki kadınlar, si­yah, gri, lacivert, kahverengi renkleri dışında renk giymiyorlar pek. Dolayısıyla, benim renk seçimim size acayip geldi. Sizler artık genç kadınlarsınız; bence şunu aklınızda tutmalısınız: gençken kişi­nin cildi yani yüzü içten ışıltılıdır; yaşlandıktan sonradır ki, ancak parlak renkler giyerek yüzünü­ze ışık katabilirsiniz.

Romatizma uzmanı yaşlıca doktor, derdimi, ha­yır dertlerimi anlattığımda, “onu çekelim”, “buna bakalım”, “şunu yapalım” demek yerine, sırıtarak sırtımı sıvazlıyor ve “hep nüfus kâğıdından bun­lar” diyerek beni illet ediyor!

Biga’daki taksi şoförü, taksiye epey zar zor bin­diğimi, yerde kalan bacağımı elimle kaldırıp ara­banın içine aldığımı görünce, “İyisiniz siz, sizin yaşınızdakiler bastonla geziyor” diyor! Adamla tanışmıyoruz. Yaşımı bilmiyor. Aslında demek is­tediği, “sizin yaşlılığmızdakiler…”

Şunu da unutmamak gerek: Herkes farklı algı­lıyor ve yaşıyor yaşı ve yaşlılığı. Yaşıtım olan çok eski, çok sevgili, kardeşim gibi bir arkadaşıma, Esin’e, bana internet üzerinden gelmiş olan, yaş­lılıkla ve yaşlanmayla ilgili komik bir yazıyı gön­derdim geçenlerde. Yanıt verdi: “Gönderdiğin ya­zıyı, yaşlandığımda okumak üzere bir kenara ayır­dım, şekerim”!

Benden yaşça epeyce büyük, değerli meslekta­şım Prof. Dr. Gülseren Günce, sanırım 1990’lı yıl­ların bir yerlerinde, kendisi ‘60’lı yaşlarındayken, bir gün beraber öğle yemeği yerken, “papaz eriği sevmekten vazgeçtiğimde çocukluğum, sinemada film izlemeyi sevmekten vazgeçtiğimde de genç­liğim elden gitmiş olacak; neyse ki ikisini de hâlâ seviyorum” demişti. Beni çok etkileyen bu cümle­yi kendisine naklettiğim çok sevgili Celile halam (ki Gülseren Hanım’dan daha yaşlıydı) da şu ya­nıtı vermişti: “İpekçim, ben sana yaşlılığı tek keli­meyle tanıtayım mı? Hevessizlik”.

Celile halamın yaşlılık tanımına bakarsak, yaşlı değilim ben daha! Nice heveslerim var; birisi to­runumdan İspanyolca öğrenmek, örneğin. Daha­sı, Nurten Bengi Aksoy, şu diyeceğim hariç her sözcüğüne katıldığım, “Azalıyorum” başlıklı ya­zısında (adadergi.com, 6 Nisan 2019), “Saçları­ma aklar düştü, azaldım, gözüme gözlük taktım, azaldım…” diyor ya hani. Bendeki duygu tam ter­si: Gözlük takmakla da, saçıma ak düşmesiyle de azalmadım arttım ben. Daha bir yerleştim yerime, daha bir sıkı bastım ayaklarımı yere!

Ancaaak, bütün bunları dedim diye, yaşlılı­ğı, “elden ayaktan (en kötüsü de, ‘zihinden’) düşme”yi, düşünmediğim, işin kolayına kaçtığım, benden sonra tufan anlayışında olduğum sanıl­masın. Tam tersine:

1) Yaşlanma süreci içinde alıştıklarımı ve alı­şamadıklarımı düşünüyorum zaman zaman: Zor da olsa, alıştıklarım arasında, en başta, yavaşla­mak ya da yavaşlamış olmak var. Daha dün, ban­kanın merdivenlerini inebilmek için trabzanı tut­maya uzanırken, arkamda olduğunu fark ettiğim bir genç adama “siz önden inin, beni beklerse­niz çok uzun sürer” dedim; teşekkür edip önü­me geçti ve bir saniyede gözden kayboldu. Baka­kaldım! Yavaşlamaya alıştım dediysem siz yine de pek inanmayın bana! İkide bir, diyelim konukla­rıma sofra hazırlarken, şöyle şeyler geliyor aklı­ma: Yahu ben daha birkaç yıl önce yarım saatte hallettiğim şeyleri yapmak için şimdi saatler ayı­rıyorum! Üstelik bir yıl, bir ay hatta bir gün ön­ceden bilmiyorsunuz bir gün, bir ay, bir yıl sonra şu ana göre daha ne kadar yavaşlamış, neleri ar­tık zorlukla yapıyor ya da zorlukla da olsa yapa­mıyor olacağınızı. Yine de, Yusuf Atılgan’ın Erdal Öz’e yazdığı 1975 tarihli bir mektupta sözünü et­tiği, “… yaşama edimle katılma olanaklarının git­gide azaltması]…” (Sevgili Erdal, Can Yay. 2019, s. 329), sanırım benim kabullenmekte sorun ya­şadığım olgulardan değil.

Alışamadıklarım mı neler? Eskiden, başkaların­ca “güzel”, “işlek” gibi sıfatlarla nitelendirilen elyazımın, benim bile okuyamadığım hale gelmiş olması! Şaka gibi değil mi? Ama gerçek! Sağ eli­min eklemleri sorunlu; eh, yazı yazmak da kale­mi doğru dürüst tutmayı/tutabilmeyi gerektiri­yor! Unutmalar, her şeyi not etme ve notların yerini anımsama gereği. Gel de alış! Bunlar ve ben­zerleri, gerçekten şaka gibi. Başka bir alışamadı­ğım, çok ağır ama: Dost, arkadaş, akraba ölümle­ri. Ayrıntıya giremeyeceğim…

Benim değil de başka birisinin, alışmaması/alışamaması konusunda bir örnek geldi aklıma: Otuz yıl kadar önce, bir arkadaş toplantısında, eşinin nasıl olduğunu sorduğum bir sınıf arkadaşım, En­gin, “aman be, okuma gözlüğü takıyor” dedi! Gü­lerek “şekerim, yavaş yavaş hepimiz takıyoruz” yollu yatıştırma çabama karşılık, “evet ama yal­nız okurken değil yemek yerken de takıyor” de­diğinde kahkahayı basmıştım. Uzun zaman, bunu anımsadıkça güldüm; artık gülmüyorum!

2) Ölümden sonrasını düşünüyorum. Yok yok, öteki dünya falan demek istemiyorum; hiç işim yok öyle konularla. Aslında yakılacak olmayı is­tediğimi ama bizim  memlekette bunun olanak­lı olmadığını, organlarımın herhalde kimsenin işine yaramaz hale gelmiş olduğunu ama kadav­ra olarak bedenimi bir üniversitenin tıp fakülte­sine bırakabileceğimi, bunu yapmanın yollarının neler olduğunu, ben ölünce kimlere haber veril­mesi gerekeceğini (o kişilerin telefon numaraları­nın olduğu bir listeyi, evlatlarım için hazırladığım ve bunu onların bildiği, bilgisayarımdaki “Vasiyetimdir” başlıklı word dosyasına ekleyerek) ve ben­zer “pratik” meseleleri düşünüyorum!1 Fiziksel ve/ya da zihinsel anlamda çok çökmem halinde, beyin ölümü halinde neler yapılmasını istediğimi düşünüyorum (ve yazıyorum)! Yaşlılık üzerine, yaşlanma süreci üzerine kitaplar okuyorum, hat­ta Gelecekteki Cesetlere Tavsiyeler’i bile okudum (başlık çevirisi bana ait; yazarı Sallie Tisdale).

Gülriz Sururi, Bir An Gelir’ de, (s. 355) ihtiyar­lığının hakkını vermeye kararlı olduğunu söylü­yor. Güzel laf. Bitirirken, ben de, ölüme, ölmeye, cesetlere değil de, yaşlılıktaki mutluluklara deği­neyim tekrar:

Teknoloji ile idare edecek kadar geçinebiliyo­rum; ne mutluluk. (Hele de şunları düşününce: 1) Benim yaşam süremde (1947-2019) ben, geçtim televizyonu ya da bulaşık makinesini falan, evin­de çamaşır makinesi, buzdolabı, elektrikli ütü, yerleşik telefon olmayan çocuk olmaktan burala­ra geldim. O halde yaşlıların teknolojiyle ilişkisini beğenmeyenler, bunu göz önüne alarak şapka çı­karsınlar bana/bize! 2) Ben ABD’ye doktora yap­maya giderken 1968’de, atlasa bakayım, neredey­miş ki bu Kansas denilen eyalet diye; yedi yıl her hafta mektup yazayım aileme, onlar da bana. Ye­di yılda iki (sayıyla, 2!) kez telefonla konuşalım ve aynı sürede, bir (sayıyla, 1!) kez ben, yaz tati­li için gelebileyim memlekete. 25 yıl kadar sonra, büyük oğlum doktoraya giderken Amerika’ya, ba­na, okuyacağı üniversitenin binalarının içini bile göstersin internette. Onunla, yıllarca, her dakika e-postalaşalım.

Gözlerim duruyor, okuyabiliyorum; ne mutlu­luk.

Geniş sayılabilecek arkadaş ve genç meslektaş gruplarımla, çoğu zaman   e-postalaşmakla, tele­fonlaşmakla sınırlı da olsa, iletişimim sürüyor; ne mutluluk.

Evlatlarımın ve torunlarımın keyfini sürüyo­rum, ne mutluluk.

Kocamla birlikte yaşlanıyorum; ne mutlu­luk (Yukarıda andığım kitapta, hatta aynı sayfa­da, Andre Maurois’te naklen, “birbirine bağlı bir çiftin birlikte ihtiyarlama mutluluğu, ihtiyarlığın acısını unutturur” diyor Sururi. Haklı). (İG/EKN)

Birikim’in “Yaşlılara da bir yer var mı? dosyasında şu makaleler yer alıyor:

İpek Gürkaynak (Herkesin annesi olmak), Özlem Erdaki (Yaşlılık psikiyatrisi – Yaşlılarla nefes almak: Yaşlandıkça çeşitlenmek), Şadiye Dönümcü (Daralan zamanı sündürme telaşındaki insanlar kırılgandır), Sinan Sülün (Aslanların düşünü görenler),Özgür Arun (Yaşlananların bir çift sözü var!: Türkiye artık yaşlı bir toplum), Melek İpek (Hayatın yok yerinde yaşlılık: Neo-liberalizmin yaşlıları), Nadir Suğur (Yaşlılık ve sosyal politika),Osman Elbek (Her yaştan yaşlanma), Salih Işık Bora (“Genç nesillerin merhametine kalmak” mı?),Pınar Yanardağ Kocabaş (Feminist yaşlılık çalışmalarına bir bakış: Kocakarılığı kucaklamak), Reyhan Atasü-Topçuoğlu (Günümüz kapitalizmi ve ataerkil ilişkileri içinde bakım emeği ve sosyal haklar), Bahar Yalçın (Pürüzsüz kentler), Tolga Arvas (Bir kentin kırışıklarını kim silebilir?), Ayşe Gündüz Hoşgör (Kırsal yaşlılık), Sevilay Çelen (Gülten Akın’ın ömür-zamanda yürüşü: “Yürürken bakma hayata”), Adalet Çavdar (İnsan yüzü ruhunu yansıtır), Aslı Çetinkaya (Yaşsız Sanat), Zehra Çelenk (Yaşsızlık çağı), Eylül Deniz Yaşar (Estetik, etik ve varoluşsal anlamı ile yaşlanmaya bir bakış: İhtiyarlara yer yok), Elifcan Çelebi-Asya Saydam (Yerli dizilerdeki yaşlı karakterlere ilişkin seyirci algısı ve bir aykırı olarak Esma Boran örneği: Olağan yaşlılar).

 

Çanakkale – BİA Haber Merkezi

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir