Sair Yazılar

“Hapishanenin Olduğu Yerde Eşitsizlik Ve Adaletsizlik Var”

"Hapishanenin Olduğu Yerde Eşitsizlik Ve Adaletsizlik Var"

``Hapishanenin Olduğu Yerde Eşitsizlik Ve Adaletsizlik Var``

Çocuklar benim kaldığım dönemde buralar bu kadar kötü değildi valla… Şimdi çok kötü olmuş” diyen sesi duyunca arkama dönmüştüm; sesin sahibi kim merakıyla.

Kırklı yaşlarda, orta boylu, üzerinde eprimiş tişörtlü bir adamdı. Sağ ve sol yanına aldığı yaşları 12-14 dolaylarındaki biri kız biri erkek çocuğuna söylüyordu bu lafları.

Gülümsememden aldığı güçle “Yattım burada. Kader mahkûmuydum. Çıktım, evlendim. Çocuklarım oldu. Oto tamirhanesinde çalışıyorum. Patrondan yarım gün izin aldım; yevmiyemden kesilmek kaydıyla. İstedim ki; çocuklarım hayatımın 12 yılını geçirdiğim burayı görsün. Saklım, gizlim yok onlardan. Valla bacım; o zamanlar burası bu kadar kötü değildi.”

O iki çocuğun yüzündeki donuk ifade sohbeti uzatmamı engelledi. “Babanızla gurur duymalısınız; bu paylaşımı yaşama cesareti nedeniyle” deyip saçlarını okşadım vedalaşırken. Onları arkamda bırakıp, hızlı adımlarla yürümüştüm film gösteriminin yapılacağı salona doğru.

* * * * *

1979’da Kadınlar koğuşunda yatan bir arkadaşıma giysi götürmek için gitmiştim ilk kez Ankara Merkez (Ulucanlar) Kapalı Ceza ve Tevkifevi’ne.

Bir de yüreğim gitmişti oraya; 26 Eylül 1999’da. “40 kişilik koğuşlarda 100 kişinin kalması sağlıklı değil” diyerek cezaevi yönetiminden koğuş isteyen mahkûmların talebi dikkate alınmayıp da mahkumlar boş olan bir koğuşa kendi iradeleriyle geçince yönetim ‘Tünel kazıyorlar’ gerekçesiyle operasyon başlattığında…

Coplar, kancalı demirler, dipçikler… Namluları alevli silahlar, gaz bombaları, mermi yağmuru… İtfaiye araçlarından sıkılan su ve köpük… Tarumar edilen koğuşlar… Ölenler, yaralananlar… Televizyondan izlerken o haberleri; yüreğim oradaydı o günlerde.

İkinci gidişim ise; Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin düzenlediği “Mimarlığın Sosyal Forumuna Doğru Mimarlık Şenliği” (18-30 Haziran 2007) kapsamında düzenlenen etkinliklere katılmak içindi. Karmakarışık duygularla izlemiştim “Beynelmilel” filmini ve avluda düzenlenen söyleşiyi. Yutkunmakta güçlük çekerek gezmiştim sergileri, ziyarete açık olan cezaevi koğuşlarını, tecrit odalarını.

* * * * *

İlkin askeri depo (1920), ardından cezaevine (1925) dönüştürülen ve yaklaşık 80 yıllık kurumsal tarihi boyunca orada yaşananlarla ve orada kalanlarla ülke tarihine zifiri kara notlar düşürten, konuk ettiği binlerce insanın kişisel tarihinde önemli yer tutan, filmlere, şiirlere, öykülere, romanlara konu olan Ulucanlar Cezaevi’nin Altındağ Belediye Başkanlığınca, kültür merkezine dönüştürülmesine ilişkin restorasyon çalışmalarının sürdüğünü biliyordum.

* * * * *

Dün akşam televizyonda Ulucanlar Cezaevi Müze ve Kültür Sanat Merkezi’ne ilişkin haberi izledim.

Alan şimdilik: 20 bin metrekare. İleride açık cezaevi de eklendiğinde toplam alan 30 bin metrekare olacakmış. 22 balmumu heykel yaptırılmış Çin’de. Koğuş ve tecrit odalarındaki yerleştirilmiş heykeller. Bazı ünlü kişilerin heykellerinin yaptırılması da planlanıyormuş.

Bazı mahkûmların isim-resimleri asılmış bir dilek ağacına. Koğuşlardaki ranza başlarına orada kalanların biyografileri ve resimleri konmuş. Her türlü detay düşünülürken tecrit odasındaki fareler bile unutulmamış.

Işıklandırma ve seslendirilme de yapılmış. Çığlıklar, türküler yayımlanıyormuş merkezi ses yayım sistemi aracılığıyla. Duvar-dolap resimleri ve duvar yazıları korunmuş. Gelecekte isteyen ziyaretçilerin tecrit odasında 3-4 saatliğine kalmaları da sağlanacakmış; gerçek bir mahkum gibi.

* * * * *

Ulucanlar “utanç müzesi”ne ilişkin izlediğim haber aklıma getirdi; bahçesinde gördüğüm iki çocuklu eski mahkûmu ve Tuncay (Çelen) hediye ettiğinde, göz gezdirip kitaplığıma kaldırdığım “Tanıkların Ulucanlar’ı: Sözlü Tarih” kitabını.

* * * * *

Kitabı bulup oturdum koltuğuma; elimde kalem, önümde defter.

Tanıkların Ulucanlar’ı: Sözlü Tarih” kitabı “Mimarlık Şenliği 2007” çalışmalarının yayınlarından (***)biri.

Ulucanlar Cezaevi’nde 2. ve 7. koğuşlarda kalan ve “Sözlü Tarih Atölyesi“ne katılarak bilgi ve anılarını paylaşan Muzaffer İlhan Erdost, Vahap Erdoğdu, Aptullah Nefes, Tuncay Çelen, Oktay Etiman, Ahmet Sönmez, Ayten Canatan Gümüşel, Halil Çelimli, Hüseyin Sünger, Ahmet Karagücük, Kemal Çeliker, Hazeli Akgöl, Bülent Tanık, Hüseyin Esentürk, Teoman Ata, Hasan Barutçu, Ali Artun’un anlattıklarına, Avukat Halit Çelenk’le cezaevi infaz avlusunda yapılan söyleşiye, Yılmaz Güney’in “Soba, pencere camı ve ekmek istiyoruz” kitabından alınan “Ulucanlar Cezaevi Ankara Kapalı Cezaevi Raporu”na ve ‘Ulucanlar Albümü’ne yer verilmiş kitapta.

* * * * *

“(…) Kavak ağacı duruyor; ben ona bakarım, o bana bakar, ikimiz ağlamaklı oluruz’ diye bir yazı yazmıştım. Burası gerçekten tarihi bir yer. (…) Ben, 1960’dan bu tarafa olan tarihini biliyorum; yaklaşık 50 yıl, yarım yüzyıldır bu cezaevine geldim, gittim. Türkiye’nin en önde gelen yazarları, sanatçıları, karikatüristleri, Ankara Sanat Tiyatrosu oyuncuları mahkemelerde yargılandılar ve burada yattılar, biz onlarla görüştük. Bu duvarlar bütün bunlara tanık oldu, o insanlara tanık oldu, yatanlara tanık oldu, işkencelere tanık oldu, infazlara tanık oldu. Yani bu cezaevi bütün bu olayların tanığıdır. Yani burası, adeta Ankara’daki ceza adaletinin serüvenine tanık olmuştur” diyor Avukat Halit Çelenk son derece etkileyici şeyler anlattığı (s:9-25) söyleşisinde.

* * * * *

“(…) Cezaevinin giriş kapısıyla ikinci kapısı arasına kapıaltı denir. Burada cezaevi zimmetine geçesiniz. Kapıaltını geçince küçük, dört yanı duvarlarla çevrili bir bahçeye çıkarsınız. İdam mahkumlarının infazı bu küçük bahçede yapılır. O uzun ve ince kavak, (en son) Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın idamına tanık olmuştur. İlk girenlerin araması burada yapılır. Cepleriniz boşaltılır kemeriniz alınır ve her yanınız didik edilir, ayakkabınıza bakılır. Sakıncalı bulunan eşyalarınız varsa onlara el konulur. Yüz, iki yüz liranın üstünde paranız varsa alınır. (…) Üçüncü kapıdan geçince saçınızı sıfır numarayla keserler. Ya merdivene oturursunuz tıraş sırasında, ya da ayakta… saçlarınız önünüze dökülür.

Tecrit, tutukluların genellikle üç gün kalmak zorunda oldukları, üç metre eninde, yedi metre boyunda, üç-üç buçuk metre yüksekliğinde, köhne, pis bir koğuştur. Yan yana, birbirine ekli sekiz ranzası vardır. Bu ranzalar altlı üstlü oldukları için tecrit on altı kişiliktir. İşte bu on altı kişilik yere yetmiş seksen kişi sıkıştırılır, üç günlük yasal bekleyiş içinde. Pislik ve bakımsızlık örneği bir helayı paylaşırlar. Su, temizlik, hava gibi en doğal ihtiyaçlardan yoksun bulunan tecrit koğuşu; bit, pire, hamamböceği, tahtakurusu ve başka her türlü haşeratın, her türlü bulaşıcı hastalığın kaynağı olan bir yerdir.

(…)Sık sık bit araması yapılır, bitlilerin bir kısmı azarlanır, dayak yerler. Her yerin bit pire istilasına uğradığı yerde bitli olmak yasaktır. Fakat bu kurala uymak elde değildir. Bitlerimiz ve pirelerimizle dostça yaşarız. Fare kardeşlerimizle ekmeklerimizi, yiyeceklerimizi bölüşürüz.

(…) Yarım metrekarelik, camlı ve tel örgülü kabinlerde, yüksek sesle görüşmek zorundasınız. Yavaş konuşursanız, karşınızdaki camlardan ve daracık tel örgülerden sesiniz duyulmaz. Görüş on beş dakikadır. (…)Yenmeyecek kadar kötü olan karavanaları yemek zorunda olan garibanlar vardır. Karavanaları yiyemeyenler ve dışarıdan yemeği gelmeyenler ihtiyaçlarını tabldot ya da kantinden karşılarlar. Çayımız ucuzdur yalnız.(…) “diye yazmış Yılmaz Güney’; “Soba, Pencere Camı Ve Ekmek İstiyoruz” kitabında yer alan “Ulucanlar Cezaevi Ankara Kapalı Cezaevi Raporu“nda (s:27-36) söyleşisinde.

* * * * *

Vahap Erdoğdu anlatıyor: “(…)Bir komün hayatı yaşıyorduk. Hergün bütün gazeteleri alıyorduk; o gazeteleri bir arkadaş okuyordu. Akşam olunca o arkadaş o günün siyasi olaylarını, o gazeteleri özetleyerek bir oturum yapıyorduk ve tartışıyorduk. (…) Komünde gerçekten çok mütevazi yaşıyoruz. Şunun için mütevazi yaşıyoruz? Mesela Samsun sigarası falan hediye geldiği zaman her yemekten sonra arkadaşlara birer tane dağıtıyoruz.(…) ”

‘Rakıya kement atan adam’, Abdullah Nefes anlatıyor: (…) Koğuş üstündeki kulede nöbet tutan askeri tavladık. Haftada bir bize rakı getiriyordu. İple aşağı sallandırıyor, biz de pencereden alıyorduk. Bir şişe ona çalışıyor, bir şişe bize çalışıyordu. Biz iki şişe parası veriyorduk. Fukara, Tokat’lı bir çocuktu, unutmuyorum da. Bir akşam tam alacağız, iyi bağlamamış, küt düştü rakı şişesi betonun üzerine ama kırılmadı. Rakının düştüğü yer öyle garip bir yer ki, saat başı gardiyan geliyor, saat kuruyor. Tam onun gelip ayağına dokunacağı yerde, öyle kötü bir yerde duruyor. Her kafadan bir ses çıkıyor. Hela sık sık tıkanırdı, onu açmak için kullandığımız şöyle bir uzun sopa var, kimi ‘O sopayla itelim rakıyı karşıya, görünmeyecek bir yere’ , kimi ‘Oraya çamaşır asıyorduk, oraya çamaşır atalım ‘ gibi öneriler yapıyordu. Olacak gibi değildi. Şaşkındık.

Ben o aralar boncuk işi yapıyorum. Boncuk örüyorum. (…) Tamam, kement yapacağım ve onu kementle alacağım, ancak ip tutmuyor ki; boşalıyor. O ilmiği atıyorsunuz, boşalıyor. Naylon iplik olduğu için sigarayla çok hafif yakıp tutturdum onu. Oturttuk, gardiyanın gelmesine üç dakika kala şişe içerideydi. Yukarıdan sevinç çığlıkları geliyordu, tabiî ki, asıl bizden çok yukarısı önemli, yukarıdan nasıl alkışlar falan geliyor anlatamam. Adettir rakı geldiği zaman hemen boşaltılır şişe kırılır, toz halne getirilir, tuvalete atılır. Çünkü şişe en önemli kanıttır o suça. O arada Süleyman Ege söyledi galiba, ‘ Tamam adını bulduk senin, rakıya kement atan adam’ Ertesi hafta artık utandık, ısmarlayamadık. Ama yukarıdan bir yetmişlik rakı indi bize. Cebinden almış asker(…)”

* * * * *

Tuncay Çelen anlatıyor: “(…) 5 mayıs gecesi… (…) Oranın en gaddar gardiyanı, Nafız, cellat derlerdi. ‘Cellat Nafız’ , görüntüsü de öyleydi. Diğer eski mahkumlara da çok çektirmiş ama bize karşı bir gaddarlığını görmedik. Baktım Nafız geldi sabah, boynuma sarıldı, hüngür hüngür ağlıyor. Tabii biz de hüzünlendik. Boynundaki kravatı çıkardı, ‘bu’ dedi ‘Deniz’in anısı’. Giderken kravatını ona hediye etmiş.(…)

Oktay Etiman anlatıyor: “(…) O zamanlar buraya aileler, mahkum yakınları, yiyecek getirebiliyordu, karpuz, kavun filan. Bir akşam çay bardaklarında limonata dağıtıyorlar. Küçücük bir yer zaten, tek gözlü bir yerdir orası. Çay bardaklarında sarı bir su dağıtılıyor, herkese dağıtıldı, bana da verildi. Ben de limonata içeceğim zannettim, ağzıma götürdüm, şarap yapmışlar. Ağzıma götürdüğüm anda hepsi çok güldüler, çok büyük bir komplo yapmışlar, bana espri yapacaklar, çünkü o zaman benim yedinci yılımdı. Daha önce sormuşlardı bana, biliyorlardı içki içmediğimi.(…)

Ahmet Sönmez anlatıyor: “(…) Bizim günlerimiz avluda boncuk dizerek veya tespih yaparak geçerdi. Boncuk dizerek, sallama yapılırdı, tespih yapılırdı veya örme keseler, cüzdanlar… Kapının üzerine kuş gibi asarsın… Bunların hepsi önceden hesap edilmek suretiyle, kareli kağıtlara, işte şuraya üç tane mavi boncuk, arkasından beş tane kırmızı, iki tane sarı boncuk diye tasarlanır ve iple dizilirdi. Bu ipler de hemen hemen otuz metre. Volta atarken iplere çarpmayacaksın. Bilmem neredeki pencere parmaklığından, bilmem hangi ağaca gerilmiş ipler şeklinde olurdu. Orada, ha baba, de baba boncuk dizilirdi. Yani boncuklarla uğraşarak, hepimiz iyi-kötü yattık hapiste, saatlerin nasıl geçeceğini insan bilemez, kendi iç dünyasına hapis olursa, hapislik içinde bir hapislik daha olur ki, en tehlikeli ruh hali de budur. O nedenle, bu gibi uğraşlarla vakit geçirmeğe çalışırdık.(…)

Ayten Canatan Gümüşel anlatıyor: “(…) Ortalıkta dolaşan, hatta gece yattığımız yere gelip, ranzalara tırmanıp, yorganları, yatağı kemiren kocaman fareler vardı. Bize mutfak diye ayrılan bölümün üstünde, tuvaletler ve banyolar vardı. Yapı zaten böyle bir iş için yapılmadığından sağlıksız bir mekan, yaptığımız yemeğin içine lağım sularsının damladığını çok iyi biliyorum. Tencere kapağını açamazdınız, pişene kadar veya dışarı kaçırır, yemek pişti mi diye bakar, sonra geri getirir koyarsınız. (…)

* * * * *

Hüseyin Sünger anlatıyor: (…) Bizim komünler vardı, daha önceden sistem oturmuş. Dışarıdan yemekler geliyor, müthiş bir organizasyon, Bir gün Siyasal, üsteleniyor, bir gün Ziraat, bir gün ODTÜ. Dışarıda korkunç bir organizasyon var; içerdekilerin buradaki hayatlarının idamesini kolaylaştırmak amacıyla ama nefis bir organizasyon. Komünler hazır, yiyecekler geliyor. Burada idare sürekli yemek veriyor; kuru fasulye, nohut, kapuska şudur budur. O yemekleri yememiz mümkün değil. Kuru fasulye çuvaldan doğrudan doğruya tencereye dökülüp pişiriliyor. (…) Kuru fasulye çıktığı zaman, çinko çanaklar vardı, herkes hakkını alıyor. Koğuşta kaç kişiysek… Bir araya getiriliyor, yemek dökülüyor süzgeçlerden, fasulyesi ayıklanıyor, haşlanmış fasulye haline getiriliyor, ondan sonra tekrar yağı, soğanı, salçası konularak tekrar pişiriliyor ve temiz bir kuru fasulye yiyoruz.(…)”

(…) Dışarıda yatacak yeri olmayan, yiyecek bulamayan, buraya gelip, bu yemeklerden ve bu yatacak yerden yararlanmak için, kışını burada geçirmek için kendileri bir şekilde tutuklattıran insanlar gördüm. Cezaevinin anlamı ıslah olarak tanımlanıyor, fakat buraya gelen bu tür insanlar da var.(…)”

Ali Artun anlatıyor: (…) Bir daha hiç karşılaşmayacağım tipler tanıdım. Örneğin bir kalpazanı hiç unutamıyorum. Son derece beyefendi, Cumhuriyet gazetesi okuru bir sanatkardı. Aslında suçu son derece yetenekli bir baskı ustası olmasıydı. Her akşam bir müebbetliğe misafir oldum, kant içerek ve meyve yiyerek onların dramlarını dinledim. Bol bol safiyane propoganda yaptım: ‘her şeytanlığın başı Amerikan emperyalizmi‘ gibisinden. İkramlarını ve ısrarlarını reddedemeyerek ucundan bir kez esrar bile çektim. Sallama çevirmenin, volta atmanın inceliklerine ve derinliklerine vardım.(…) ”

Hasan Barutçu anlatıyor: “(…) Cezaevlerinde bazı temel kurallar vardır. Sabah koğuş kapıları açıldıktan sonra yatakta kalamazsın. Yatağını düzenler, yorganını dürüp yatağın başucuna koyar, giyinir ve avluya çıkarsın. Söyle ‘bir sat daha kestireyim’ yoktur.(…) Geceleri de ışıklar sabaha kadar yanar ve ikişer kişilik nöbetlerle koğuş içinde düzen sağlanır, ahlaksızlık önlenir. Bu nöbetçilerin bir görevi de fazla horlayanları dürtüp uyandırmaktır. Ben de çok uyandırılanlardan biriydim. Arada bir de bit kontrolü yapılır. Koğuş kıdemlilerinden iki kişi sırayla herkesin fanilasını çıkarttırır ve fanilanın altına gelen yerinde bit aranır. Bit çıkarsa hamama gönderilirsin, sonra da ceza nöbeti yersin. İlk zamanlarda bizlerde fazlaca çıkmağa başladı. Şaşırdık. Çünkü temizliğimize dikkat ediyoruz. Sonra mesele anlaşıldı. Yenilere hep yapılan bir şakaymış. Kıdemli tırnağının arasına sakladığı bit senden çıkmış gibi yaparmış, sen de ceza nöbeti yermişsin. Böyle gırgırlar olurdu.(…)”

* * * * *

Hazeli Akgöl anlatıyor: “(…) Tutuklu olarak gelmeden önce buraya devamlı ziyaretçi olarak geliyordum.(…) Beni Ulucanlar Cezaevine getirdiler. Sabahın erken saatinde geldik, kapıaltı denilen yerden içeri gireceğimize, Topal Sadık denilen başgardiyan kapıyı açtı, beni kapıaltı yerine içeri aldılar. Orası sürekli dayak yenilen, ilk gelene hoş geldin denilen bir alan. Ben oraya geldim, bu Sadık koşarak geldi: ‘Çık dışarı, ne giriyorsun?’ falan beni itekliyor. Yanımda sivil bir polis vardı, o da diyor ki: ‘Ne oluyor beyefendi, bir dakika ben de görevli falan filan’ ‘Buraya kadar girmeyeceğini yıllardır kaç kere söyledim, anlamadın’ diyor beni dışarı atıyor. Ben de ‘tamam, çıkayım’ falan diyorum ortada kaldım. Dediler ki’ Yaaa, biz tutuklu getirdik.’ Bu inanamadı ‘Tutuklu mu geldin, iyi gel o zaman’ dedi.

Beni içeri aldılar, içeri geçtim. Belgeleri filan aldılar. ‘Yaa, bizim kız buraya tutuklu olarak geleceğine hiç inanamıyorum. Niye seni Mamak’a götürmediler? Yoksa başka bir suçtan mı geldin, bak o zaman döverim seni’ dedi. Böyle tuhaf hareketler, neyse içeri girdik. ‘Benim moralim senden çok bozuk. Siz beni çok kötü bilirsiniz’ dedi. Ben ‘neden’ diye sordum. Morali bozuk olacak kişi biziz, biz tutuklanmış geliyoruz. ‘Yaa, bir kaç gün önce burada bir idam oldu. Çocuğu çok tanıyorduk, çok üzüldük. ‘ Hemen aklıma Necdet geldi. Çünkü 8 Kasım’da Necdet Adalı burada idam edilmişti. Necdet’in de uzun yıllar ziyaretine gelmiştim.(…) Öyle deyince birden kendimden çok utandım. Ben tutuklandım, karşımdaki sağ görüşlü bir gardiyan olmasına rağmen o idamın üzüntülerini yaşıyor.

Neyse geçtik. Sadece giderken ‘ Nerede olduğunu bana gösterebilir misin?’ dedim. ‘Tabii’ dedi, beni aldı, geçerken o idam edilen yeri de gösterdi: ‘ İşte burasıydı’ dedi. Daha kenarda böyle şeyler falan da duruyordu, kaldırmamışlar, kuruları, şeyleri kenar tarafa yığmışlar.(…) ”

Bülent Tanık anlatıyor: “(…) Ben çocuklarıma o günleri fazla anlatmadım. İki tane oğlum var, küçük oğlum daha politize kimliği olan birisi. Cezaevinin ilk ziyarete açıldığı dönemde onu da aldım, cezaevini gezdirdim. Şok oldu, yani onun için olağanüstü, çarpıcı bir şeydi. Bunlara kendimizi öğrencilik döneminde de siyasete bulaşma döneminde de hazırlamıştık. Yani böyle bir mekanın var olabileceği ve bu mekanda insanların adalet deyimiyle terbiye edilip, topluma yeniden kazandırılması gibi amaçlarla tutulacağı, haklarının kısıtlanacağı gibi şeylerin böyle bir yerde nasıl olabileceği konusunda daha uyanık, daha doğrusu daha politize olmasın rağmen ufak oğlumun çok büyük bir şok yaşadığını gözledim.(…)”

* * * * *

“Tanıkların Ulucanlar’ı kitabından alıntılanacak çok şey var ama yerimiz dar.

Ulucanlar’ın tanığı o kadar çok ki; anlatacakları yazacakları o kadar çok şey var(dır) ki…

* * * * *

O günlerin anısı olan fotoğraflar eklenmiş kitaba.

Teoman Ata’nın orada yaptığı desenler eklenmiş kitaba.

Duvar resimleri eklenmiş kitaba.

78’liler Derneği sergisinden resimler eklenmiş kitaba.

Ulucanlar albümünden fotoğraflar klenmiş kitaba.

Duvar yazıları eklenmiş kitaba.

“Hürriyetini kaybettin, onurunu kaybetme”

“Taş taşı, laf taşıma”

“iyiler affeder. Sen affet”

“Tek yol devirim”

“Umutlarım yarına kaldı, kardaşım”

“Kendimize değil bu isyan, sizler için” İmza : Kader Mahkumları

“Ne savcı, ne hakim Allah’ın dediği olur”

“Adalet yok, adalet gezmeğe gitmiş”

* * * * *

Televizyonda izlediğim ‘Utanç Müzesi’ haberi sonrası hatırladıklarım, Ulucanlar’ın tanıklarının anlatılarını okumak, dönemin görsellerine bakmak ve tüm bunların çağrışımlarının bende yarattığı ağırlıklı duygu ile “utanmak” oldu.

Sonra yazmak istedim; eski kader mahkumu yeni oto tamircisi ve iki çocuk babası o geçmişinin onurunu taşıyan o güzel yürekli adam için ve geçmişte inançları ve değerleri için Ulucanlar’a konuk olan güzel insanlar için. (ŞD/BB)

*Şadiye Dönümcü.

**Başlık: Aristoteles’in ‘Suçun Olduğu Yerde Adaletsizlik var’ özdeyişinden esinlenen Oktay Etiman’a ait.

*** Tanıkların Ulucanları – Sözlü Tarih, derleyen: Çetin Ünalın, Mimarlar Odası Ankara Şubesi yayını, Ankara, Ocak 2010, 238 sayfa

Not: Bu Yazı bianet.org Sitesinde Yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın